|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« : Nisan 28, 2009, 01:19:09 ÖÖ » |
|
EZ-ZÜMER (39) MEKKEDE NAZİL OLMUŞTUR 73 AYETTİR. Rahman Rahim olan 'ın adıyla 1(Bu) Kitabın indirilmesi, üstün ve güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi bulunan (katın)dandır.1 2 Hiç şüphesiz, biz sana bu Kitabı hak ile indirdik;2 öyleyse sen de dini yalnızca O'na halis kılarak3 'a ibadet et. 3 Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca 'ındır.4 O'ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) "Biz, bunlara bizi 'a daha fazla yaklaştırsınlar5 diye ibadet ediyoruz." Hiç şüphesiz , kendi aralarında, hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden6 hüküm verecektir. Gerçekten , yalancı, kâfir olan7 kimseyi hidayete eriştirmez. 1. Kâfirlerin "Kur'an'ı Muhammed uydurdu" şeklindeki ithamlarına cevap olmak üzere, surenin hemen girişinde Hz. Muhammed'in (s.a) söylediklerinin kendisinden olmadığı gibi kısa bir beyanla yetinilmiş ve , Kur'an'ın kendisi tarafından nazil olduğunu bildirmiştir. Bunun yanısıra muhatablara bu esasın iki unsuru daha açıklanmıştır. Birincisi, "Bu sözü inzal eden Aziz'dir" yani, muhteşem bir kudret ve kuvvet sahibidir. O'na karşı koymak ve O'nun takdirinin gerçekleşmesini engellemeye kalkışmak kimsenin haddi değildir. İkincisi, "O Hakîm'dir". Yani, O'nun gönderdiği her söz bir hikmete mebnidir. Dolayısıyla, bu "Hidayet"ten yüz çevirenler cahillerden başkası değildirler. (Daha fazla bilgi için bkz. Secde an:1) 2. Yani, bu kitab baştan sona kadar Hak'tır ve ona hiç bir surette batıl karışmamıştır. 3. Bu, İslâm'ın asıl maksadının anlatıldığı çok önemli bir ayet olduğu için, onu üstünkörü okuyarak geçmemeli ve ayetin işaret ettiği anlam iyice kavranmalıdır. Burada iki temel esas vardır ki, onlar anlaşılmadan ayetin tazammun ettiği anlamların kavranması mümkün değildir. Birincisi, " 'a ibadet edin", ikincisi, "Dini ancak 'a halis kılarak, O'na kullukta bulunun" "İbadet" kelimesi "abd" kökünden türemiştir ve lûgatta kul, köle için kullanılır. Bu bakımdan "ibadet" kelimesi iki anlama delâlet eder. İlki, Lisanu'l-Arab'ta kullanıldığı şekliyle "Abdullah" ( 'ın kulu) kulluk etmek, diğeriyse aciz olmanın idraki içinde, severek itaatte bulunmak. (Ayrıntı için bkz. "Kur'an'da Dört Terim adlı eserim) Yani 'ın kulundan istediği, sadece kendisine kulluk ve itaat etmesi, ayrıca koyduğu kurallara harfiyyen uymasıdır. "Din" kavramı çeşitli anlamlara gelir. 1) Galip, Muktedir, Hakim ve Sahip, "insanlara hükmeden" (Lisanu'l-Arab), 2) İtaat ve kölelik, "O'na itaat etti" (Lisanu'l-Arab), 3) İnsanların tabi oldukları örf ve adetler. Yukarıda zikredilen her üç anlamı da dikkate aldığımızda "din" kavramıyla, bir insanın, başkaları üzerinde kendisine otorite ve yetki vehmederek, onların hayatlarını tanzim etmeye kalkışmak istemesinin kastolunduğu anlaşılır. Dini 'a halis kılarak, O'na itaat etmek için 'a kulluk etmekle birlikte, başkalarına kulluk etmemeyi, sadece 'ın koyduğu kural ve ilkelerle yaşamayı ve O'nun hükümlerine tâbi olup, yasaklarından kaçmayı tazammun eder. 4. "Dini yalnızca 'a halis kılarak kulluk etmek" şeklindeki ilke, kesin ve değişmez bir gerçek olarak ortaya konmuştur. Çünkü bu, yalnız ve yalnız 'ın hakkıdır. Kulluk edilmeye layık olan sadece O'dur ve sadece O'na itaat edilmesi gerekir. 'a kulluk etmeyi reddedip de başkalarına itaat eden kimse dalâlettedir. Şayet 'a kulluk etmekle birlikte, başkalarına da kulluk ediyorsa, bu da şirktir. Nitekim bu ayeti kerimenin en güzel izahını Hz. Peygamber (s.a) yapmıştır. İbn Merduye'nin Yezid el-Kursî'den naklettiğine göre bir şahıs Hz. Peygamber'e, "Şayet bizler mallarımızı şan, şöhret olsun diye tasadduk edersek, bize bir mükafat verir mi?" diye sormuştur. Hz. Peygamber, "Hayır" diye cevap verince, bu sefer o şahıs, "Hem rızası, hem de şan, şöhret için tasadduk edersek?" diye sordu. Hz. Peygamber, " , hâlisane olarak sadece kendi rızası için yapılmamış hiçbir ameli kabul etmez" dedi ve bu ayeti okudu. 5. Mekkeli kâfirler ve genelde tüm müşrikler, "Biz başka kimselere yaratıcı oldukları için kulluk etmiyoruz. Biz sadece 'ı yaratıcı olarak kabul ediyor ve O'na itaatte bulunuyoruz. Ancak O'nun yüce makamına doğrudan ulaşamadığımız için, arada bulunan mübarek zatlara dua ediyor ve dualarımızı 'a çabucak ulaştırsınlar diye onlara müracaatta bulunuyoruz" demektedirler. 6. Yani, "İttifak ancak tevhid üzerinde sözkonusudur, şirk üzerinde ise ittifak etmek mümkün değildir." Hiçbir müşrik hangi ilâhın, hangi aracının 'a daha yakın olduğu konusunda hemfikir değildir. Bazıları aya, güneşe ve yıldızlara vs. aracı olarak tapmaktadır ama, aralarında, bunlardan hangisinin 'a daha yakın olduğu konusunda bir birliktelik yoktur. Yine bazıları ölmüş bulunan muhterem zevatın indinde kendilerine şefaat edeceğine inanmalarına rağmen hangisinin orada daha etkili olduğu konusunda ayrılık içindedirler. Dolayısıyla bu tür inançların hiçbiri bir ilme dayanmaz. Çünkü kimin ilahî yetkiyle donatıldığı, kimin sözlerinin indinde geçerli olduğu, tarafından bir liste halinde gönderilmiş değildir. Tüm bunlar cahilce inanışlar ve ataları körü körüne taklidin bir sonucu olduğu için, ihtilafın vukû bulması kaçınılmazdır. 7. Teâlâ, bu kimseler için "Kâzip" ve "Kâfir" olmak üzere iki tür ifade kullanmıştır. Kâzip denmesinin nedeni onların 'a yalan ve iftira uydurmuş olmalarıdır. Kâfir ifadesi ise, ilki, hakkı reddetmeleri ve tevhidi bildikleri halde batıl inançları üzerinde ısrar etmeleri, ikincisi ise, " 'ın nimetleri için başkalarına şükretmeleri ve 'ın verdiği rızık ve nimetlerde, O'nun yanında sözü geçtiğini zannettikleri kimselerin payı olduğuna inanmaları" dolayısıyla iki anlamda kullanılmıştır. NOT:TEFHİMUL KUR’AN TEFSİRİ. BURADA DİKKAT EDİLECEK HUSUS:DİN VE İBADET KAVRAMLARININ ANLAMINI BİLMEYEN OKUYUCU BU AYETLERİ ANLAYAMAZ.AYNİ ZAMANDA VELİ KELİMESİNİN ANLAMINI AÇIKLAMAKTADIR.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Yakup
|
 |
« Yanıtla #1 : Nisan 28, 2009, 01:29:34 ÖÖ » |
|
  Burada VELİ kavramını kısaca açıklayalım inşaallah. Velî; Anlam ve Mâhiyeti[“Velî” kelimesinin kökü “velâ”; bunun masdarı da ‘velâyet’tir. Velâ ve velâyet, sözlükte, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yan yana olma ve yaklaşma mânâsına gelir. Bu anlamdan hareketle ‘velâyet’ kavramına; arkadaşlık, yardımda, inançta tam bir yakınlık anlamları verilmektedir. Böylece “velâyet”e nusret (yardım) ve işi üzerine alma mânâları da eklenmiştir.
Aynı kökten gelen ‘vilâyet’, yardım; ‘velâyet’ ise, bir işi yüklenme, emirlik, riyâset (yönetim ve yetki) manasındadır. Velâyet’ aynı zamanda yardım işini üzerine almak, destek olmak, yardım etmek, sevgi/dostluk ve muhabbet göstermek, yakınlık duymak, hükmü altına almak, tasarrufta bulunmak ve yönetmek anlamlarına da gelir. Velî kelimesi, sözlük anlamlarına uygun olarak, bir kimsenin veya bir topluluğun menfaatleri ve elde ]etmek istedikleri amaçlar doğrultusunda her türlü işlerini üzerine alan ve bu konularda tam bir tasarruf hakkına sahip olan idareci, hâkim otorite, koruyucu, gözetici,mâlik, yardımcı, sırdaş ve dost anlamlarında kullanılan bir kavramdır. Velâyet kavramı, sözlük anlamına uygun olarak; “bir kimsenin veya bir topluluğun bir başkasına kendisini ilgilendiren her konuda tasarruf hakkını devretmesi ve bu hakkı devralan şahsın, aralarında meydana gelen hukukî bağa dayanarak kimseden izin alma ihtiyacı duymaksızın bu hakkı kullanması ve onu kendisine tevdî edenler üzerinde, koruma, gözetme, yardım etme, işlerine müdâhale ve üzerine aldığı i şi onun adına idare etme bakımından tam bir yetkiye sahip olması anlamına terim olmuştur
Fıkıh ıstılahında velâyet; “istese de istemese de başkası üzerindeki tasarruf hakkını yerine getirmek” şeklinde tanımlanmaktadır. İslâm hukukunda ‘velâyet’, başkası üzerine ister istemez sözünü geçirmeyi, itaat edenle işi üzerine alan arasındaki ilişkiyi konu alır. İçerisinde sevgi ve yardım mânâlarını da barındıran velâyet; genel olarak, aile içerisinde akrabalık,ümmet içerisinde ise imâmet (önderlik-halifelik) sebebiyle gündeme gelmektedir.Aile içerisinde öncelikli olarak baba velâyet hakkına sahiptir. Baba yoksa diğer yakın akrabalar bu hakkı elde ederler. Ümmet içerisinde (müslümanlar arasında) ise velâyet hakkı, müslüman olup diğer müslümanlar tarafından biat ile seçilen yetkili kimsenindir Bu nedenle babaya, çocuğun velîsi denir. Aynı şehirde oturanların meşrû haklarını koruyan veli’ye, “vâli” denmektedir ki, Türkçe’de bu anlamda kullanılmaktadır.Şehrin vâlisi, o kentte oturanların tümünün velîsidir bu vasıfta ve liyakatte olmak zorundadır). Hukukî anlamda velî, daha çok, bir çocuğun her türlü hareket ve halinden sorumlu olan kimse demektir.Bugün Türkçe’de de bu anlamda “çocuğun velîsi” olarak baba veya babanın yerini tutan, çocuğun sorumluluğunu üstlenen kişi için kullanılır. Bu velâyet haklarıyla ana babaların, kazanmış oldukları tecrübe ile evlâtlarının geleceği hakkında karar vermesine yardımcı olmaktadırlar.
Evlâtlarına fikir bazında yardım etmeleri, evlâdın müsbet ve menfî karar vermesi, velâyet konusu içinde değerlendirilir. Bunlara ilâve olarak, bir de nikâhta velîlik vardır ki, bu durum, ana babanın evlâdı hakkındaki tasarrufudur. Toplumda, halk arasında “velî” ve bu kelimenin çoğulu olan “evliyâ” kelimesi, ne lügat mânâsı, ne de Kur’an’da kullanıldığı anlam ile değil daha çok bu kelimenin mânâsının tarihî süreç içerisinde kaydırılmasıyla oluşan şekliyle kullanılmaktadır. Geleneksel anlamda velî ve evliyâ; benliğini
’ta yok etmek sûretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak hârikulâde şeyler gösterebilen büyük insan anlamında kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek,
adına kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mayıs 12, 2009, 05:46:50 ÖS Gönderen: Yakup »
|
Logged
|
|
|
|
|
|
|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #3 : Nisan 28, 2009, 02:49:23 ÖS » |
|
selamün aleykum Velâ kökünden gelen bir başka kelime de “mevlâ”dır. Mevlâ, anlam olarak ‘velâ ve velâyet’ kelimelerine yakındır. Ancak mevlâ’nın birçok anlamı vardır. Bunların içerisinde, dost, efendi, sahip, âzât edilmiş köle, Rabb, yardımcı, iyilik yapan anlamları daha yaygındır. Kur’an’da ‘mevlâ’ kelimesinin üç anlamda kullanıldığını görmekteyiz: 1- Velî, 2- Yardımcı, ni’met veren, koruyup kollayan, işini üzerine alan, 3- Uygun, yakışan, münasip. bu katkılarından dolayı iki kardeşimden  
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
RUMEYSA
|
 |
« Yanıtla #4 : Nisan 28, 2009, 10:39:35 ÖS » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
Bismillahirrahmanirrahim 48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı (Tevbe suresi-48).
|
|
|
|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #5 : Mayıs 03, 2009, 12:01:28 ÖÖ » |
|
ZÜMER AYET 7 7- Eğer inkâr ederseniz bilin ki, sizin imanınıza muhtaç değildir. Fakat kulları için küfre razı olmaz. Ve eğer şükrederseniz sizden hoşnut olur. Hiçbir günahkâr, diğerinin günahını çekmez. Sonra dönüşünüz Rabb'inizedir. O size, yaptıklarınızı haber verir. O, kalblerde olanı bilir. Annelerin karınlarında geçen bu yolculuk, uzun yolculuğun bir aşamasıdır. Bundan sonra karınların dışında geçen hayat aşaması gelmektedir. Bunun ardından ise son aşama, hesaba çekilme ve ceza aşaması yer almaktadır. Bütün bu aşamalar, her şeyi yoktan var eden, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan 'ın düzenlenmesi ile gerçekleşir. Yüce , güçsüz ve zavallı kulların hiçbir şeyine muhtaç değildir. Yalnız O, rahmeti ve ihsanı gereği kullarına yardım etmekte ve onları korumaktadır. Onlar ise alabildiğine güçsüz, alabildiğine takatsızdırlar! "Eğer inkâr ederseniz bilin ki, sizin imanınıza muhtaç değildir." İman etmeniz O'nun mülkünde hiçbir şeyi arttırmaz; inkâr etmeniz de O'ndan zerre kadar bir şey eksiltmez. Yalnız, kâfirlerin küfrüne razı değildir. Ve O, bu işi sevmez. "Fakat kulları için küfre razı olmaz. Ve eğer şükrederseniz sizden hoşnut olur." Şükretmeniz O'nun hoşuna gider. Bu eyleminizi sever. Bunu yaptığınız için ayrıca sizi güzelce ödüllendirir. Her insan yaptığından sorumludur; kazancından hesaba çekilecektir. Kimse kimsenin yükünü taşımaz. Herkesin yükü, günahı kendi boynunadır. "Hiçbir günahkâr diğerinin günahını çekmez." En sonunda dönüş, yüce 'adır; başkasına değil. O'ndan kaçış yok. Başkasının yanında hiçbir sığınak yok. "Sonra dönüşünüz Rabb'inizedir. O size yaptıklarını haber ver ir," Sizin hiçbir şeyiniz O'ndan gizli değildir. "O, kalblerde olanı bilir." İşte son budur. Şunlar da doğru yolun işaretidir. Ve işte yol ayrımı. Herkes dilediğini seçebilir. Bilerek; düşünerek. Bildikten ve düşündükten sonra... Birinci gezintide insanlığın varoluş hikâyesi sergilenerek onların kalblerine dokunulmuştu. Hepsinin tek bir canlıdan yaratılışları, bu yaratığın hemcinsi ile evlendirilişi, annelerinin karınlarında üç karanlık içinde yaratılmaları sergilenmişti. İlk etapta kendilerine insan denen varlığın özelliklerini bağışlayan, bunun ardından da süreklilik ve ilerleme, yükselme özelliklerini ihsan eden yüce 'ın elinin kendilerine tanıtılması ile kalblerine dokunulmuştu. Burada onların kalblerine bïr kere daha dokunulmaktadır. Şimdi de sıkıntı içindeki halleri ve sevinç içindeki durumları gözler önüne serilerek dokunuşta bulunulmaktadır. İstikrarsızlıkları, güçsüzlükleri, kuru iddia peşinde sürüklenmeleri herhangi bir yol üzerinde ne de az sebat ettikleri kendilerine gösterilmektedir. Bu hallerinden ancak, Rabb'leri olan ile bağlarını sağlamlaştırdıkları, O'na yöneldikleri, O'na boyun eğip itaat ettikleri, böylece yolu belirleyip gerçeği öğrendikleri ve yüce 'ın kendilerine bağışladığı insani özelliklerinden yararlandıkları zaman kurtulabilecekleri belirtilmektedir Yani, "Sizlerin inkar etmeniz, 'ın hükümranlığına bir halel getirmez. Sizler 'ı tek ma'bud olarak kabul etseniz de, etmeseniz de, için farkeden bir şey olmaz." Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle söylediği rivayet olunur: " ; ey kullarım! Gelmiş-geçmiş tüm ins ve cinden daha fazla fâcir olsanız, yine de benim hükümranlığıma bir halel getiremezsiniz" demiştir. (Müslim). Yani, kendi çıkarı için değil, kullarının iyiliği için küfrü tasvib etmez. Çünkü küfür için değil, insanlar için zararlıdır. Burada dikkate değer husus, 'ın dilemesiyle rızasının ayrı şeyler olmasıdır. Çünkü 'ın dileği dışında hiçbir şey vuku bulmaz. Fakat O'nun razı olmadığı olaylar cereyan edebilir, zaten olmaktadır da. Dünyada zalimler, zorbalar, haydutlar, hırsızlar, katiller, caniler, gece gündüz faaliyet göstermektedirler. Teâlâ, yaratmış olduğu nizamda bu kimselere fırsat tanımıştır. tıpkı salih insanlara iyilik yapmaları için fırsat tanıdığı gibi, fâcir insanlara da kötülük yapmaları için fırsat tanımıştır. onlara böyle bir fırsat tanımamış olsaydı yeryüzünde kötülük diye bir şey olmazdı. Tüm bunlar 'ın dilemesi dahilinde olmaktadır, yoksa bu, 'ın bu kötülüklerden razı olduğu anlamına gelmez. Nitekim bir kimse haram yol ile rızkını kazanmak istediğinde, o kimseye fırsat tanır. 'ın bir hırsıza ya da rüşvet alan bir kimseye bu şekilde rızıklarını kazanmaları için fırsat tanıması, yaptıkları o işten razı olduğu anlamına gelmez. Sizler eğer küfür üzerinde ısrar ederseniz, biz sizi zorla mü'min yapmayız. Fakat yaratıcınızı inkar etmenizden de hoşlanmayız. Çünkü bu sizin zararınızadır. Aksi takdirde benim hükümranlığıma halel gelmez. Burada küfrün karşıtı olarak, iman değil, şükür kelimesi kullanılmıştır. Bu kullanımdan küfrün nankörlük, imanın da şükür olduğu anlaşılıyor. 'ın ihsanını idrak eden bir kimse için, iman etmenin dışında başka çıkar bir yol yoktur. Bu kimse eninde sonunda mutlaka iman edecektir. Dolayısıyla şükür ile iman birbirine bağlıdır. Şükreden kimse iman eder. Tam aksine küfür sözkonusu iken şükür olmaz. . Yani, hepiniz kendi yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Başkasının tesiriyle küfür içinde olan bir kimsenin vebalini onu küfre sokan kimse taşımayacaktır. Dolayısıyla suçunun cezasını kendisi çekecektir. Bu yüzden küfür ile iman arasındaki farkı anlayan kimse, hemen küfrü terketmeli ve İslâm'ı kabul etmek suretiyle kendisini cehennem azabından kurtarmalıdır ŞEHİT SEYYİT KUTUB VE ÂLA MEVDUDİ TEFSİRLERİNDEN ALINMIŞTIR
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
ruveyda
|
 |
« Yanıtla #6 : Mayıs 03, 2009, 12:42:06 ÖÖ » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #7 : Mayıs 12, 2009, 05:41:47 ÖS » |
|
ZÜMER 41 41- Biz, insanlar için bu Kitab'ı hak ile sana indirdik. Artık kim doğru yola gelirse kendi yararınadır; kim de saparsa kendi zararınadır. Sen onların üzerine vekil değilsin. 42- , öleceklerin ölümleri anında, ölmeyeceklerinde uykuları esnasında ruhlarını alır. Sonra ölümlerine hükmettiği kimselerinkini tutar; diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Doğrusu bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır. 43- Yoksa 'dan başka şefaatçiler mi ediniyorlar? De ki: "Onlar, hiçbir şeye sahip olmadıkları, akıl da edemedikleri halde mi şefaat edecekler?" 44- De ki: "Bütün şefaat 'ın iznine bağlıdır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Sonra O'na döneceksiniz. " "Biz, insanlar için bu Kitab'ı hak ile sana indirdik." Hak, O'nun yapısında. Hak, O'nun metodunda. Hak, O'nun şeriatında. Gökleri ve yeri ayakta tutan Hak. Bu Kitap'da insanlığın hayatı için gereken düzenin ve bütün bir evrenin düzeninin tam bir ahenkle üzerinde buluştuğu Hak. Bu Hak, "insanlar" için inmiştir. Onunla yollarını doğrultsunlar, onunla birlikte yaşasınlar ve ona dayanarak ayağa kalksınlar. Sen ise sadece bir haberci. Onlar bu haberi duyduktan sonra dilediklerini kendilerine seçsinler. İstersin doğru yolu, ister sapıklığı; ister nimetleri, ister azabı. Herkes kendisini, dilediği tarafa götürür. Sen onların başına bekçi değilsin. Onlardan sorumlu da de ilsin. "Artık kim doğru yola gelirse kendi yararınadır; kim de saparsa kendi zararınadır. Sen onların üzerine vekil değilsin." Onların başında vekil olan sadece 'dır Onlar hem uyanıkken hem de uyurken tüm hallerinde O'nun avucu içindedirler. O, onlara dilediğini yapabilir: " öleceklerin ölümleri anında, ölmeyeceklerinde uykuları esnasında ruhlarını alır. Sonra ölümlerine hükmetti i kimselerinkini tutar; diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Doğrusu bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır." Ölen insanların ecellerini belirleyen 'dır. Uyuyan insanları belli bir zaman kadar u utan da O'dur. İnsanlara, uyurken, ölmemekle beraber bir tür ölüm hali yaşatan da O'dur. Uyku halindeki insanın eceli gelmişse, onun canım alır; O da bir daha uyanamaz. Eceli gelmeyen insanın canını ise serbest bırakır: o da yeniden uyanır. Yani bütün insanların canları hem uyanıklık hem de uyku halinde O'nun elindedir. "Doğrusu bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır." Onlar, bu şekilde sürekli olarak 'ın avucundadırlar. Onların başına vekil olan da O'dur. Sen onların başına vekil değilsin. Eğer onlar doğru yolu seçerlerse kendileri lehine olur. Sapıklığı seçerlerse aleyhlerine olur. Yani onlar her halde hesaba çekilecekler. Kendi hallerine bırakılmayacaklar. Öyleyse bağlarının çözülmesini ve kurtulmayı nasıl bekleyebiliyorlar? "Yoksa 'dan başka şefaatçılar mı ediniyorlar? De ki: "Onlar hiçbir şeye sahip olmadıkları, akıl da edemedikleri halde mi şefaat edecekler." "De ki: "Bütün şefaat 'ın iznine bağlıdır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Sonra O'na döneceksiniz." Bu soru, onları aşağılama, hafife alma amacına yöneliktir. Onların, kendilerini 'a yaklaştıran aracılar olsunlar diye meleklerin heykellerine tapmaya yönelik anlayışlarını eleştirmektedir. "De ki: "Onlar hiçbir şeye sahip olmadıkları, akıl da edemedikleri halde mi şefaat edecekler?" Bu sorudan hemen sonra şefaatin tamamen 'ın elinde olduğunu belirten hüküm yer alıyor. Dilediği kimse için "yine kendisinin" dilediği kimseye şefaat izni verecek olan da O'dur. Onların şefaate ehliyetli olarak gördüklerini, 'ın dışında ortaklar olarak kabul etmelerine neden olacak bir şey mi? "Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur." Bu hükümranlık içinde O'nun iradesine karşı çıkacak bir güç yoktur. "Sonra O'na döneceksiniz." Eninde sonunda O'na dönmekten başka çare ve kurtuluş yoktur. Yüce 'ın hükümranlık ve hakimiyet sıfatları ile tek başına ön plana çıktığı bu konumda onların Tevhid anlayışından nasıl nefret ettikleri ve etraflarını kuşatan bütün bir varlığın tiksindiği şirk anlayışına zevkle nasıl daldıkları arz edilmektedir.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Yakup
|
 |
« Yanıtla #8 : Mayıs 12, 2009, 07:25:15 ÖS » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #9 : Haziran 02, 2009, 01:00:24 ÖÖ » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #10 : Ağustos 04, 2009, 02:21:35 ÖS » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #11 : Ağustos 04, 2009, 02:25:58 ÖS » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|