|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« : Mart 10, 2010, 09:35:44 ÖS » |
|
V E S Î L E Vesîle; Anlam ve Mâhiyeti el-Vesile kelimesinden türemiştir. el-Vesile: Bir şeye "istek" ile ulaşmadır. İstek-arzu anlamını içerdiğinden "el-Vasile" ifadesinden daha özeldir (dar anlamdadır). (c.c.) şöyle buyurur: "Ey iman edenler, ’tan korkun ve O'na vesile (yaklaşma yolu) arayın ve O’nun yolunda cihâd edin, umulur ki böylece kurtuluşa erersiniz., " (5/Mâide, 35) " (c.c.)'a (yaklaştıran) gerçek vesile; ilim ve ibâdetle onun yolundan gitmek ve şeriatın güzelliklerini benimsemektir. Kurbet ( 'a yakınlık) gibi. el-Vasil, 'ı arzulayandır. İbnü'l-Esîr şöyle der: el-Vâsil; arzulayan-isteyen demektir. el-Vesîle; Kurbet, vasıta ve kendisiyle birşeye ulaşılabilen ve yakınlaşma sağlanabilen şey anlamındadır. Çoğulu, "vesâil'dir
cc bize emrettiği ibâdetler ise mutluluk ve sıkıntı halinde ona yalvarmamız, ondan yardım istememiz ve ona sığınmamızdır. Cenab-ı buyuruyor ki: "Rabbiniz buyurdu; Bana duâ edin, size icabet edeyim. Çünkü bana ibâdeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir" (Mü'min, 40/60). 1- Meşrû Tevessül: Hakkında Kitab'dan ve sahih hadislerden bir delil bulunur. (c.c.)'ın güzel isimlerinden veya yüce sıfatlarından biriyle ona tevessül. Örneğin şöyle duâ etmesi gibi: " 'ım sen Rahmân ve Rahim'sin, Senden merhamet diliyorum..."Bu konudaki delil şudur: "En güzel isimler 'ındır, o halde O'na o güzel isimlerle duâ edin" (7/A'râf, 180). 2- Bid'at Olan Tevessül: Bu zâtlarla, makamla, hürmet, büyüklük ve benzeri şeylerle tevessül etmektir. Şöyle demek gibi; " 'ım, Muhammed (s.a.s)'in hürmetine veya Ka'be'nin hürmetine -veya benzeri şeylerle senden diliyorum..." Bu tür "tevessüller, hakkında bid'at olduğuna dair açık delil bulunan tevessüllerdir. Bu sebeple hiçbir imamdan, cevazlarına dair bir nakil yoktur. 3- Şirk olan Tevessül: Bu (c.c.)'dan başka ölülerle, dirilerle ve hali hazırda bulunmayanlarla duâ etmek ve menfaat sağlamak, sıkıntıları gidermek için onlardan yardım istemektir. Veya ondan şefaat ve duâ dilemektir. (Şefaat ta duâ çeşitlerindendir). Bu doğru anlamda tevessül olmamasına rağmen, halkın cahil kesimi ve bazı ilim mensupları bu tevessül'ün (en azından) ihtilaflı tevessül olduğu imajını vermek amacıyla halkın kafasını bulandırıyorlar. Halbuki işin gerçeği, bu haram kılınan ve haramlığında icma edilen tevessüldür. (c.c.) şöyle buyurur: "Mescidler Şüphesiz 'ındır. O halde, ile birlikte kimseye yalvarmayın" (72/Cinn, 18 . Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette " 'tır" derler. De ki: Öyleyse bana söyler misiniz? bana bir zarar vermek isterse, 'ı bırakıp da taptıklarınız, O'nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut , bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun bu rahmetini önleyebilirler mi? De ki: Bana yeter. Tevekkül edenler, ancak O'na güvenip dayanırlar.39 ZÜMER 38 Halk önce onlardan dilekte bulunuyor, onlar da (c.c.)'dan diliyorlar. Kralların yanındaki aracılar gibi. Onlar halka (da) yakın oldukları için ihtiyaçları krallara onlar dile getirirler. Halk da edep göstererek kraldan dileklerini onların yapmalarını isterler. Veya halkın onlardan (önce) dilekte bulunması, belki direkt kraldan dilekte bulunmalarından daha faydalı olabilir. Her kim bu tarzda aracılar oluşturursa o kişi kâfirdir, müşrikdir. Ondan tevbe etmesi istenir eğer tevbe etmezse öldürülür" (Mecmu'ul-Fetâvâ, I/126). İşte bu önceki müşriklerin şirkinin aynısıdır. Nitekim (c.c.) şöyle buyurur: "Onlar 'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘Bunlar, katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar" (10/Yunus, 18).Bunun (c.c.)'a şirk koşmak olduğunu söyleyenler çoğunluktadır ‘Vesile’, sözlükte, bir şeye arzu ile ulaşmak demektir. Bir başka deyişle ‘vesile’, kendisiyle bir maksada ulaşılan, yaklaşma sebebi, bir şeye yaklaşmak için ona yakınlığından faydalanılan şey demektir. Kavram olarak ‘vesile’, ’a yaklaşmada kendisinden yararlanılan şeydir. ‘Tevessül’ ise, vesileye baş vurmak, ’a yaklaşmak için bir sebep veya bir imkan aramak demektir. Vesile’nin çoğulu ‘vesâil’ dir.Putperestlerin taptıkları putlar veya putların arkasında var zannedilen ruhlar, cinler ve melekler, bazı insanların medet umduğu ölmüşler ve azizler bile; birakın başkalarına yardım etmeyi, kendileri ’ın rahmetini umarak O’na yaklaşmak, O’nun sevgisini kazanmak için bir vesile arıyorlar. Öylese mü‘minler de, ’ın sevgisine götürecek sebepleri, imkanları arayıp bulmalılar. Bu vesilenin anlamı, ’a boyun eğerek, O’ndan korkarak ve O’nu razı edecek ameller işleyerek O’nun yakınlığını kazanmaya çalışmak demektir. Kavram Olarak Vesile-Tevessül: Vesile, maksadın meydana gelmesine sebep olan şey olduğuna göre kişiyi rızasına götürecek bütün sâlih ameller, bütün hayırlı işler bir ‘vesile’dir. Bu sâlih amellerin adının değil ölçüsünün ve ilkelerinin Hz. Peygamber tarafından konulması önemlidir. Bu yola baş vurmak da ‘tevessül’dür. Mü’min, ‘ bizi imanımız ile’ sever deyip, bir köşeye çekilmez. O, Rabbinden ittika eder (korkup çekinir). Bununla da kalmaz, haram işlerden ve yasaklardan kaçınır, kötü ahlâkı terkeder, iradesini kullanarak ’ı razı edecek diğer sâlih amellere devam eder. Mü’min, farzlar vacipler dışında, nafile ibâdetlerle bu vesile yollarını arar. Peygamberimiz, mü’minin nafile ibâdetlerle ’a yaklaşmaya devam edeceğini haber vermektedir (Buhârî, Rikak 38, 8/131). Mü’mini vesileye ulaştıracak yol iman ve takvadır. Asıl vesile de, ’a yaklaşma niyeti ve O’nu sevme arzusudur. Bu kasıt ve niyet ile güzel ahlâk sahibi olmaya çalışır, sâlih amellere devam eder, ’ın rızasına uygun işlerle meşgul olur. Âyetin devamında yolunda cihad etmek emredilmektedir. ’a yakınlık kazandıracak ‘vesile’nin cihad ibâdetiyle yakından ilgisi bulunmaktadır. Bu noktanın altını çizmek gerekiyor. Kimileri ‘vesile’yi ’a yaklaştıracak yol gösterici bir mürşid diye anlarlar. Halbuki âyetin ifadesi gâyet açıktır ve onların dediği gibi anlamanın imkanı yoktur. Ilim ehli kimseler insana yol gösterebilirler, güzel ahlâk örneği olabilirler; ama kul ile arasında kimse aracı olamaz. Buradaki vesile, ibâdet cinsinden bir şeyle ’a yakınlık arama arzusudur. Mü’mini ’a yaklaştıracak vesile; ilim, ibâdet ve şeriatın güzelliklerini arama ve yaşamadır. Bu, kişiyi manevi olarak Rabbine bağlar. Kul ile arasındaki bağ, kulluk zilleti, ’a ihtiyaç duyma, O’nun önünde boyun bükme, O’nun Rububiyyetinin (Rabliğinin) karşısında ubudiyet (kulluk) yapmadır. Kaldı ki, ’ı bilme ve O’na ibâdet etme, ’a olan yakınlaşmanın olmazsa olmaz şartıdır.
’a tevessül etmeyi sağlayan şeylerden biri de cihad’tır. Âyet, önce takvayı, arkasından ’a yaklaşmak için vesile aramayı, arkasından da cihadı emrediyor ve bunların kurtuluş sebebi olacağını açıklıyor. Bu bir anlamda iman edenlerin takva sahibi olup, sâlih amel işleyerek, yolunda cihad etmelerini, kulluk görevi olarak sıralamaktır. Iman takva ile, takva vesileyi aramak ile, vesileyi aramak ta cihad ile tamam olmaktadır. Öyleyse, ’a vesile aramayı, yolunda cihad’tan ayrı düşünmek, âyeti eksik anlama olur. Bu cihad ister Islâmın düşmanlarıyla olsun, isterse azgın nefse karşı, isterse aldatıcı şeytana karşı olsun; farketmez. Kur’an şöyle buyuruyor: “Artık her kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine olan ibâdetinde hiç bir şeyi ortak koşmasın.” (18/Kehf, 110). Bu âyet de ‘vesile’ konusunda önemli ip uçları veriyor. ’a manevi olarak kavuşmanın yolu, sâlih amel işlemek ve ibâdette hiç kimseyi ortak koşmamaktır. Bu demektir ki ilâhlara tapınmak sapıklık olduğu gibi, ibâdette aracı bulmak da sapıklıktır. Tevessül, ibâdette bir aracı, bir torpilci bulmak değil; ibâdet cinsinden bir sâlih ameli ihlasla yaparak, takvaya sarılarak ve yolunda cehd ederek (çalışarak) O’nun rızasını kazanmaya çaba harcamaktır. İbâdette, zikirde, duâda başkalarını aracı yapmak doğru değildir. Ölmüşleri, aziz zannedilenleri, yaşayan kimseleri ‘falancanın yüzü suyu hürmetine’ diyerek işin içine katmak vesile değildir. Duâların ve zikirlerin kabulü için uzaklarda yaşayanları veya mezarlarda un ufak olmuş ölmüşleri araya koymak tevhide aykırıdır. Kimileri duâlarını ve zikirlerini önce hocalarına (şeyhlerine) sunuyorlar, onların da bu duâ ve zikirlerini ’a arzetmesini istiyorlar.Bu yolla duâ ve zikirlerinin kabul göreceğini hayal ediyorlar. Halbuki (cc) kuluna, onun şahdamarından daha yakındır, duâ edenin duâsını işitir ve karşılığını verir (Kaf, 16; 2/Bakara, 186). Rabbimiz (c.c.) kulun ibâdetinde başkalarını ortak etmesini kesinlikle yasaklıyor (bkz. 18/Kehf, 110). Peygamberin Makamı Olarak ‘Vesile’: ‘Vesile’ aynı zamanda Cennet’te bir makamın adıdır. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Bana salavat getirdiğiniz zaman, Vesile’yi de teyiniz.” Denildi ki, ‘Vesile nedir ya Rasûlellah?’ Buyurdu ki; “O Cennette yüce bir makamdır ki o yalnızca bir kula verilecektir. O kulun ben olmasını umit ederim.” (Ah. b.Hanbel, Tirmizí, nak. Ibni Kesir, 1 /514) Bir başka hadiste şöyle buyuruluyor: “Müezzini işittiğiniz zaman siz de onun söylediklerini söyleyiniz, sonra da bana salat okuyunuz. Kim bana bir salat okursa, ona on salat verir (rahmet eder). Sonra benim için ‘vesile’ isteyiniz ki o, Cennette, yalnızca ’ın bir kuluna verilecek bir makamdır. O kulun ben olmasını dilerim. Kim bana vesile isterse ona şefaat edilir.” (Müslim, Salât 7, Hadis no: 384; Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 523)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|
|
Yakup
|
 |
« Yanıtla #2 : Mart 11, 2010, 12:48:31 ÖÖ » |
|
Cenab-ı buyuruyor ki: "Rabbiniz buyurdu; Bana duâ edin, size icabet edeyim. Çünkü bana ibâdeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir" (Mü'min, 40/60).
[/CENTER]  korusun,cehennemin şiddetinden.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #3 : Mart 11, 2010, 02:46:21 ÖÖ » |
|
Tevessülün Çeşitleri: Tevessül konusunda şöyle bir soru ile karşı karşıyayız: Peygamberimizin, sahâbelerinin veya diğer sâlih mü’minlerin adıyla tevessül yapılabilir mi? ‘Falancanin yüzü suyu hurmetine, falancanın hatırı için, falancanın yüce makamı için’ şeklinde duâ edelebilir mi? Tevessül deyince bir çoklarına göre bu anlam anlaşılmaktadır. Yani duâ ve ibâdette birinin adıyla hareket etmek şeklinde. Kimileri de tevessül’ü, kişiyi doğru yola götürecek bir mürşid bulma diye anlamaktadır. Bu konuyu kısa da olsa açıklamakta fayda var: Hatırlayalım ki, yukarıda geçtiği gibi, tevessül yapmak, yani ’a yaklaşmak için sebep aramak Kur’an’ın emridir. Bu sebepler de ibâdet cinsinden bir şey olmalı, takva ve cihad ile çoğaltılmalıdır. Din’e sonradan sokulmuş ve bid’at halini almış şeylerle tevessül yapılamaz. Çünkü Peygamberimiz (sav), din adına sonradan uydurulmuş bütün âdetlere bid’at diyor ve hepsini de reddediyor (Müslim, Cum'a 13, Hadis no: 867). Âlimler tevessülü üçe ayırmışlardır: a) Meşrû Olan Tevessül: 1- ’ın yüce isimleriyle veya O’na ait sıfatlarla vesile aramak. Rabbimiz A’raf sûresinin 140. âyetinde, kendi isimleriyle duâ etmemizi söylüyor. Öyleyse, ‘ ’ım, senin rahmetinle, lütfunla, ilminle bağışlanma istiyorum’ gibi duâlar meşrûdur. Islâmın temellerinden biri, Rasûlüllah’a iman ve O’na itaat etmektir. O’na itaat etmek ’a itaat etmektir. (Nisa, 80) Peygambere itaat ederek ’a tevessül etmek farzdır ve iman bu itaatle tamamlanır. 2- Duâ edenin işlediği sâlih bir amelle tevessülde bulunması. Âl-i Imran Sûresi 16. ve 53. âyetlerinde buna işaret vardır. Bir hadiste geçtiği gibi, bir mağarada, mağaranın ağzını kapatan bir kaya sebebiyle mahsur kalan üç kişi işledikleri sâlih amelleri anlatarak ’tan yardım istediler ve mağaradan kurtuldular. (Müslim, Zikir ve Duâ 27, Hadis no: 2743; Buhârî, Nesâî, nak. N. el-Bâni, Tevessül-Çeşitleri Hükümleri, s 53. Ş. Isl. Ans. 6/346) 3- Sâlih bir insanın duâsıyla tevessülde bulunmak. Bazı kimseler Peygamberimize gelerek kendileri için yağmur duâsı yapmasını iştemişlerdi. O da onlar için duâ etmişti. (Buharí, nak. El-Bâni, Tevessül, s: 58, Ş. Isl. Ans. 6/346) Peygamberimizin vefatından sonra başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahâbeler Hz. Abbas’a giderek onun kendileri için duâ etmesini istemişlerdir. Burada kastedilen Peygamberimizin duâsı ve şefaatıdır. (nak. Ibni Teymiyye, Tevessül, s: 252) Peygamberimiz kör bir adama duâ öğreterek bu duâ ile tevessül yapmasını söylemiştir. (Ş. Isl. Ans. 6/346) b) Bid’at Olan Tevessül: Peygamberimizin kendi zatıyla, Kâbe'nin veya bir makamın, kişilerin adıyla, ‘yüzlerinin suyu hürmetine’, ya da Peygamberimiz'in zatına yemin ederek tevessül yapmak bir çok âlime göre câiz değildir.Sahâbeler ne yağmur duâsında, ne sağlığında veya vefatından sonra başka işlerinde, ne mezarı başında bu şekilde tevessül yapmadılar. Bununla ilgili gelen rivâyetler zayıftır. c) Şirk Olan Tevessül:
’ın dışında başka kişilerden, ölülerden, mezarlardan, yatırlardan, şeyhlerden ve somut veya soyut putlardan, ’tan istenebilecek şeyleri onlardan istemek, bu anlamdaki sıkıntıların onlar tarafından giderilmesini beklemek Tevhid inancına aykırıdır. ’tan istenebilecek bir şey kesinlikle ne sağ ne de ölmüş kullardan istenir. Ölmüş kişilerin kendisi için ’a duâ etmelerini istemek te aynıdır. Bilindiği gibi ölenlerin böyle şeylere güçleri yetmez. Çünkü dünyada iken fani ve gücü çok sınırlı olan insan, öldüktan sonra çürüyüp toprak olur. Kendisine bile bir hayrı olmayan kemiklerin, dirilere ne faydası dokunabilir? Ölmüşlerden medet umanların bu anlayışlarını anlamak mümkün değildir. Böyle bir tavır ’a ortak koşmaktır ve Islâmla bağdaşmaz. İbâdette ve duâda zaten aracı olmaz. Islâm inancı buna izin vermemektedir. İbâdetlerinde herhangi bir şeyi, ölmüşleri veya putlarını aracı kılanlar, onlarla ’a yaklaşmak isteyenler müşriklerdir. Onlar, ’ın dışındaki bir takım varlıklardan, ya da tanrı edindikleri şeylerden istekte bulunurlar, onlara duâ ederler. Bir kulun ’tan istemesi gereken şeyleri onlardan isterler. Şüphesiz bütün bunlar şirk olan ‘tevessül’ yollarıdır. Kur’an şöyle diyor: “De ki: ’ı bırakıp da O’nun yerine kendinize ilâh edindiklerinizi çağırın yardımınıza. Onlar sizin herhangi bir sıkıntınızı gideremeyecekleri gibi, size gelecek herhangi bir belayı da savamazlar.” (17/İsrâ, 56) Duâ ve ibâdette bir başka varlığı aracı koyma sapıklık olduğu gibi buna ihtiyaç ta yoktur. Tekrar edelim ki (cc) kullarına, kendilerinden daha yakındır. Duâ veya ibâdet edenin duâsını işitir, ibâdetini bilir ve karşılığını verir. Ihlasla ibâdet edenlerden haberi vardır ve onların yaptıkları sâlih amellerin mükâfatını fazlasıyla onlara geri öder. (Bakara, 186) Ebû Hureyre (ra) Peygamberimiz (sav) şöyle dediğini rivâyet ediyor: “ (cc) buyuruyor ki: ‘Ben kulumun Beni zannı ile beraberim. Bana duâ ettiği (zaman da) onun yanındayım.” (Müslim, Zikir 19, Hadis no: 2675) (2)
Vesile Sâlih Ameldir İnsan, fıtratının gereği 'a inanmaya meyilli yaratılmıştır. Zihinsel olarak O'nu inkâra yeltenenler için sebepler zinciri bir noktada mutlaka sona ermektedir. Her insanın müşâhede alanı içerisinde yer alan kevnî/âfâkî ve enfüsî âyetler fıtrî yeteneklerle bütünleştiğinde 'a teslimiyet (müslüman oluş) gerçekleşmektedir. Fakat yaratıcı olarak 'ı inkâr etmeye fıtratı elvermeyen nankör insan, ortaklar koşarak kendi özüne ve 'a ihânet etmekte, örtülü şirkle O'nu hayatından uzaklaştırmaya yeltenmektedir. Rabbimiz Kur'an'da insanın şirk/ortak koşmadan inanmama inadını şöyle haber vermektedir: "Onların çoğu 'a şirk/ortak koşmadan inanmazlar." (12/Yûsuf, 106). Ortak koşmanın çeşitli biçimleri vardır: Duâ yapmada, ibâdette, itaatte, sevgide, gayb biliciliğinde, hüküm koymada, ayrıca ile kendisi arasına aracı koymada gerçekleşen ortak koşmalar en yaygın şirklerdir. ile kendisi arasında aracı koymak şeklinde gerçekleşen şirk, mâsum gözüken, ama tevhid'in yeryüzündeki temel amacını, 'tan başkasına kulluğu engelleme amacını içten içe yok etmeye yönelik sinsi bir karakter arzetmektedir. İnsanın ortak koşmadan inanmama karakterinden dolayı tevhid üzerinde yapılan kültürel tahrifler insanın hem dünya ve hem de esas olarak âhiretini etkilemektedir. Konu ile ilgili olarak vesile, şefaat ve velî kavramları, Kur'ânî düzlemde, 'ın irâdesine uygun bir şekilde anlaşılmayınca, inanç ve ona dayalı hayat da sağlam olmayacak, ebedî saâdet de sağlanamayacaktır. Bu üç terim, bazı kültürel ve itikadî tahriflere uğratılarak aracılık düşüncesini savunanlarca yanlış bağlamlar içinde kullanılmış ve tevhid'e zarar verici sonuçlara yol açan bir akîdevî sapma meydana gelmiştir. Sahih İslâm itikadının temel kaynağı olan korunmuş, yakînî, kesin İlâhî bildirimi içeren Kur'an, her tür ifsâda, bozulmaya, zihinsel ve pratik bulanıklığa karşı gönlümüzü ışıtan bir rehber olarak bu konuda da bize yol gösterecektir. Vesile, Sâlih Ameldir: Vesile, kendisiyle bir amaca ulaşmak için yapılan yakınlaştırıcı ameldir. Birçok müfessir vesileyi yakınlık diye yorumlamıştır. Diğer bir ifâdeyle vesile, yaklaşma vâsıtası katında yakınlık kazandırıcı, sevâba nâil kılıcı hususlardır. O halde katında yakınlık kazandırıcı her güzel iş, O'na bağlılığı pekiştiren her amel vesilenin konusuna dâhildir. Vesile, Kur'ân-ı Kerim'de iki âyette geçmektedir: "Ey iman edenler, 'tan ittika edin/sakının. O'na vesile arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz." (5/Mâide, 35) "O yalvardıkları da, onların ( 'a) en yakın olan(lar)ı da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar. O'nun merhametini umarlar, azâbından korkarlar. Çünkü Rabbinin azâbı, cidden korkunçtur." (17/İsrâ, 57). Bu âyet-i kerimelere göre insanların 'a yakın diye yarar umdukları, şefaat bekledikleri, hatta duâ ile yönelip yalvardıkları varlıklar bile O'na yaklaşmak için vesile aramaktadırlar. O halde vesile, sâlih amel yapmaktır. Yoksa yakınlık kursun diye ile kendimiz arasında aracılar bulmak değildir. Mâide Sûresi 35. âyette vesile aramaya yapılan çağrının hemen ardından gelen " yolunda cihad" bu kavramın en iyi tefsiridir. Yani yolunda her tür gayret, vesilenin kapsamına girmektedir. Mü'minleri kendisinden sakınmaya dâvet eden Teâlâ, takvânın vesilelerini/yollarını da bu ve benzeri birçok âyette göstermiştir. Mü'minleri mü'min yapan, 'a dost ve yakın yapan mücerred/soyut iman değildir. Bizi müslüman yapan, 'tan lâyıkıyla korkmak, Kur'an ahlâkına göre eylemlerimizi biçimlendirmek, kötü işlere, münkere bulaşmamak, iyiliği yaygınlaştırmaktır. 'tan sakınmak (takvâ) da soyut bir vicdan işi değildir. Muttakî olmak, eldeki tüm olanaklarla O'na yaklaşma vesileleri (yolları) aramaktan geçer. Her fırsatta yapılacak sâlih ameller ile olan yakınlığımızın teminatıdır.
'a yaklaşmak, yakın olmak fiziksel değildir. Zâten insana şahdamarından daha yakındır. O halde sözkonusu yakınlık mânevî ve değer açısından yakınlıktır. duâ ve isteklere cevap verme bakımından da insana yakındır. Nerede olursak olalım bizi işitir. O halde duâ ve istekte bulunurken de aracı koymak anlamsızdır: "Kullarım, sana Benden sorar(lar)sa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık veririm. O halde onlar da Bana yönelsinler, Bana inansınlar ki, doğru yolu bulalar." (2/Bakara, 186). Ayrıca bak. 7/A'râf, 56; 11/Hûd, 61; 34/Sebe', 50.
ile insanlar arasında zaman açısından da uzaklık yoktur: " 'a göre, şu kimselerin tevbesi makbuldür ki, câhillikle bir kötülük yapıp hemen ardından dönerler. İşte onların tevbesini kabul eder. bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (4/Nisâ, 17). Ayrıca bak. 2/Bakara, 214; 4/Nisâ, 77; 11/Hûd, 64-81; 14/İbrâhim, 44; 21/Enbiyâ, 109; 42/Şûrâ, 17; 61/Saff, 3; 63/Münâfıkun, 10; 72/Cinn, 25. İnsanlara katında ne zenginlik, ne evlât çokluğu bir yakınlık sağlar. katında yakınlık sağlayıcı vesile, iman edip sâlih amel işlemektir. Kur'an'da şöyle buyrulmaktadır: "Mallarınız da evlâtlarınız da size katımızda bir yakınlık sağlamaz. Ancak iman edip sâlih ameller yapanlar başka. Onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır ve onlar saraylarda güven içindedirler." (34/Sebe', 37) Ayrıca bak. 3/Âl-i İmrân, 45; 5/Mâide, 27; 9/Tevbe, 99; 11/Hûd, 6; 46/Ahkaf, 28; 56/Vâkıa, 11; 83/Mutaffifîn, 21-28; 96/Alak, 19. Burada tasavvuf erbâbının vesile ve kurbet kavramları üzerinde yaptıkları tahriften söz etmeden geçmek doğru olmaz. Tasavvuf felsefesine göre, 'a yaklaşmak için vesile olarak şeyhin eteğine yapışmak gerekir. Bu aşamadan sonra, fenâ fi'r-Rasûl (Peygamberde yok olmak) ve fenâ fi'llâh ( 'da yok olmak, O'na ulaşmak) aşamaları gelmekte ve artık yeni bir aşamadan söz edilmemektedir. Peki, bir mekâna mı sahiptir ki, O'na ulaşma çabası içerisine girilmekte, bu boş amaç için de şeyh, vesile ittihaz edilmektedir? Şüphesiz mekânsal ve zamansal olarak insana uzak değildir. O halde O'na takvâ ile yaklaşmak yerine, O'nda yok olmak idealini kendisine yol olarak seçenler ciddi bir değer bulanıklığına neden olmaktadırlar. O'na yaklaşmak için sâlih amelden başka bir vesile ittihaz etmek yanlıştır (39/Zümer, 3). llah'tan Başka Velî Yoktur: "Göklerin ve yerin mülkü 'ındır, diriltir ve öldürür. Sizin 'tan başka velîniz ve yardımcınız yoktur." (9/Tevbe, 116) "Onların 'ın dışında kendilerine yardım edecek velîleri yoktur." (42/Şûrâ, 46) "Yoksa O'nun dışında birtakım velîler mi edindiler? İşte , velî olan O'dur. Ölü olanları da diriltir. Her şeye güç yetiren O'dur." (42/Şûrâ, 9) "Haberin olsun, hâlis olan din yalnızca 'ındır. O'ndan başka velîler edinenler (şöyle derler): 'Biz bunlara bizi 'a daha yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.' Hiç şüphesiz kendi aralarında, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerde hüküm verecektir. Gerçekten yalancı, kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez." (39/Zümer, 3)
katında aracılığın, iltimasın mümkün olduğuna inananların hakiki anlamını tahrif ettiği kavramlardan biri de velî'dir. Dost, ahbap, arkadaş, yardımcı gibi anlamlara gelen velî, yukarıda alıntıladığımız âyetlerde de görüldüğü gibi, 'tan başkasına izâfe edilemeyecek bir yapıya sahiptir. ile insanlar arasında şefaatin, velâyetin var olduğuna inanılan muharref kültürlerde bu kavramın gerçek mânâsının içi boşaltılmış, ayrıcalıklı bir sınıfa nisbet edilir olmuştur. Kur'ân-ı Kerim'in birçok âyetinde 'ın tüm mü'minlerin velîsi olduğu vurgulanmaktadır. O halde tasavvuf kültüründe olduğu gibi velîlik, evliyâ sınıfına âit değildir: "Bizim velîmiz Sensin, öyleyse bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın." (7/A'râf, 155) " iman edenlerin velîsidir." (2/Bakara, 257) Mü'minlerin tek ve gerçek velîsi 'tır. 'a dost olmak bakımından mü'minler de birbirinin velîsidirler: "İman eden erkekler ve iman eden kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler. 'a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara rahmet edecektir. daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir." (9/Tevbe, 71). Ayrıca bak. 9/Tevbe, 74; 10/Yûnus, 62-63; 13/Ra'd, 37; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31. Bazı âyet-i kerimelerde de mü'minlere, kâfirlerin, zâlimlerin, şeytanların, yahûdi ve hıristiyanların velî ve yardımcı olamayacakları bildirilmektedir (3/Âl-i İmrân, 28; 4/Nisâ, 139-144; 5/Mâide, 51-57, 81; 45/Câsiye, 19; 60/Mümtehıne, 1). Bütün bu âyet-i kerimelerden çıkardığımız sonuç, peygamberlerin, mü'minlerin hepsi 'ın velîsidirler. 'a dost oluş, O'nu râzı etmekten dolayıdır. Yani Teâlâ, iman eden ve sâlih amel işleyen kullarını velî olarak kabul etmektedir. Aynı ilkelere inanan, aynı dâvâ için kalpleri çarpan, gönül birliği yapan mü'minler de birbirlerinin velîsidirler. Birbirlerini zâlimlere karşı koruyup kollarlar. Sözün özü, Kur'ân-ı Kerim'de muhkem bir şekilde açıklanan velî ve evliyânın vasıfları, beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler göstermesi veya günahları bağışlayan şefaatçi olması değil; tevhidî bir inanca sahip olması, sâlih amel yapması, münkerden kaçınıp iyiliği yaygınlaştırması, her türlü şirke, zulme ve haksızlığa karşı açıktan mücâdele etmesidir (Hak Söz, sayı 11, Şubat 92). Sonuç: İtikadımızın temel kaynağı Kur'an, mü'minleri tevhid konusunda hassas davranmaya yöneltmektedir. 'a ortak koşmaya yol açacak tüm girişimler İlâhî bildirimin ışığında önlenmiştir. Yaşadığımız toplumda "tevhid"e zarar vermeye müsâit vesile, velî ve şefaat telâkkîleri vardır. Eğer nefsimizi ve çevremizi Kur'an'ın gözüyle görmeye çalışırsak, yanlışlıkların önüne geçebiliriz. Böylece düşüncelerimizi, zihnimizi ve eylemlerimizi şirkin kirlerinden uzak tutmamız mümkün olabilir. İslâm'ın temel esaslarını oluşturan konularda Rabbimizin âyetleri şüpheye ve bulanıklığa yol açmayacak derecede açıktır. Yeter ki, sadece O'na teslim olalım. İtikadımızı şuna göre, buna göre değişir hale getirmeyelim. (3)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #4 : Mart 11, 2010, 02:31:38 ÖS » |
|
Vesile Sâlih Ameldir İnsan, fıtratının gereği 'a inanmaya meyilli yaratılmıştır. Zihinsel olarak O'nu inkâra yeltenenler için sebepler zinciri bir noktada mutlaka sona ermektedir. Her insanın müşâhede alanı içerisinde yer alan kevnî/âfâkî ve enfüsî âyetler fıtrî yeteneklerle bütünleştiğinde 'a teslimiyet (müslüman oluş) gerçekleşmektedir. Fakat yaratıcı olarak 'ı inkâr etmeye fıtratı elvermeyen nankör insan, ortaklar koşarak kendi özüne ve 'a ihânet etmekte, örtülü şirkle O'nu hayatından uzaklaştırmaya yeltenmektedir. Rabbimiz Kur'an'da insanın şirk/ortak koşmadan inanmama inadını şöyle haber vermektedir: "Onların çoğu 'a şirk/ortak koşmadan inanmazlar." (12/Yûsuf, 106). Ortak koşmanın çeşitli biçimleri vardır: Duâ yapmada, ibâdette, itaatte, sevgide, gayb biliciliğinde, hüküm koymada, ayrıca ile kendisi arasına aracı koymada gerçekleşen ortak koşmalar en yaygın şirklerdir. ile kendisi arasında aracı koymak şeklinde gerçekleşen şirk, mâsum gözüken, ama tevhid'in yeryüzündeki temel amacını, 'tan başkasına kulluğu engelleme amacını içten içe yok etmeye yönelik sinsi bir karakter arzetmektedir. İnsanın ortak koşmadan inanmama karakterinden dolayı tevhid üzerinde yapılan kültürel tahrifler insanın hem dünya ve hem de esas olarak âhiretini etkilemektedir. Konu ile ilgili olarak vesile, şefaat ve velî kavramları, Kur'ânî düzlemde, 'ın irâdesine uygun bir şekilde anlaşılmayınca, inanç ve ona dayalı hayat da sağlam olmayacak, ebedî saâdet de sağlanamayacaktır. Bu üç terim, bazı kültürel ve itikadî tahriflere uğratılarak aracılık düşüncesini savunanlarca yanlış bağlamlar içinde kullanılmış ve tevhid'e zarar verici sonuçlara yol açan bir akîdevî sapma meydana gelmiştir. Sahih İslâm itikadının temel kaynağı olan korunmuş, yakînî, kesin İlâhî bildirimi içeren Kur'an, her tür ifsâda, bozulmaya, zihinsel ve pratik bulanıklığa karşı gönlümüzü ışıtan bir rehber olarak bu konuda da bize yol gösterecektir. Vesile, Sâlih Ameldir: Vesile, kendisiyle bir amaca ulaşmak için yapılan yakınlaştırıcı ameldir. Birçok müfessir vesileyi yakınlık diye yorumlamıştır. Diğer bir ifâdeyle vesile, yaklaşma vâsıtası katında yakınlık kazandırıcı, sevâba nâil kılıcı hususlardır. O halde katında yakınlık kazandırıcı her güzel iş, O'na bağlılığı pekiştiren her amel vesilenin konusuna dâhildir. Vesile, Kur'ân-ı Kerim'de iki âyette geçmektedir: "Ey iman edenler, 'tan ittika edin/sakının. O'na vesile arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz." (5/Mâide, 35) "O yalvardıkları da, onların ( 'a) en yakın olan(lar)ı da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar. O'nun merhametini umarlar, azâbından korkarlar. Çünkü Rabbinin azâbı, cidden korkunçtur." (17/İsrâ, 57). Bu âyet-i kerimelere göre insanların 'a yakın diye yarar umdukları, şefaat bekledikleri, hatta duâ ile yönelip yalvardıkları varlıklar bile O'na yaklaşmak için vesile aramaktadırlar. O halde vesile, sâlih amel yapmaktır. Yoksa yakınlık kursun diye ile kendimiz arasında aracılar bulmak değildir. Mâide Sûresi 35. âyette vesile aramaya yapılan çağrının hemen ardından gelen " yolunda cihad" bu kavramın en iyi tefsiridir. Yani yolunda her tür gayret, vesilenin kapsamına girmektedir. Mü'minleri kendisinden sakınmaya dâvet eden Teâlâ, takvânın vesilelerini/yollarını da bu ve benzeri birçok âyette göstermiştir. Mü'minleri mü'min yapan, 'a dost ve yakın yapan mücerred/soyut iman değildir. Bizi müslüman yapan, 'tan lâyıkıyla korkmak, Kur'an ahlâkına göre eylemlerimizi biçimlendirmek, kötü işlere, münkere bulaşmamak, iyiliği yaygınlaştırmaktır. 'tan sakınmak (takvâ) da soyut bir vicdan işi değildir. Muttakî olmak, eldeki tüm olanaklarla O'na yaklaşma vesileleri (yolları) aramaktan geçer. Her fırsatta yapılacak sâlih ameller ile olan yakınlığımızın teminatıdır.
'a yaklaşmak, yakın olmak fiziksel değildir. Zâten insana şahdamarından daha yakındır. O halde sözkonusu yakınlık mânevî ve değer açısından yakınlıktır. duâ ve isteklere cevap verme bakımından da insana yakındır. Nerede olursak olalım bizi işitir. O halde duâ ve istekte bulunurken de aracı koymak anlamsızdır: "Kullarım, sana Benden sorar(lar)sa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık veririm. O halde onlar da Bana yönelsinler, Bana inansınlar ki, doğru yolu bulalar." (2/Bakara, 186). Ayrıca bak. 7/A'râf, 56; 11/Hûd, 61; 34/Sebe', 50.
ile insanlar arasında zaman açısından da uzaklık yoktur: " 'a göre, şu kimselerin tevbesi makbuldür ki, câhillikle bir kötülük yapıp hemen ardından dönerler. İşte onların tevbesini kabul eder. bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (4/Nisâ, 17). Ayrıca bak. 2/Bakara, 214; 4/Nisâ, 77; 11/Hûd, 64-81; 14/İbrâhim, 44; 21/Enbiyâ, 109; 42/Şûrâ, 17; 61/Saff, 3; 63/Münâfıkun, 10; 72/Cinn, 25. İnsanlara katında ne zenginlik, ne evlât çokluğu bir yakınlık sağlar. katında yakınlık sağlayıcı vesile, iman edip sâlih amel işlemektir. Kur'an'da şöyle buyrulmaktadır: "Mallarınız da evlâtlarınız da size katımızda bir yakınlık sağlamaz. Ancak iman edip sâlih ameller yapanlar başka. Onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır ve onlar saraylarda güven içindedirler." (34/Sebe', 37) Ayrıca bak. 3/Âl-i İmrân, 45; 5/Mâide, 27; 9/Tevbe, 99; 11/Hûd, 6; 46/Ahkaf, 28; 56/Vâkıa, 11; 83/Mutaffifîn, 21-28; 96/Alak, 19. Burada tasavvuf erbâbının vesile ve kurbet kavramları üzerinde yaptıkları tahriften söz etmeden geçmek doğru olmaz. Tasavvuf felsefesine göre, 'a yaklaşmak için vesile olarak şeyhin eteğine yapışmak gerekir. Bu aşamadan sonra, fenâ fi'r-Rasûl (Peygamberde yok olmak) ve fenâ fi'llâh ( 'da yok olmak, O'na ulaşmak) aşamaları gelmekte ve artık yeni bir aşamadan söz edilmemektedir. Peki, bir mekâna mı sahiptir ki, O'na ulaşma çabası içerisine girilmekte, bu boş amaç için de şeyh, vesile ittihaz edilmektedir? Şüphesiz mekânsal ve zamansal olarak insana uzak değildir. O halde O'na takvâ ile yaklaşmak yerine, O'nda yok olmak idealini kendisine yol olarak seçenler ciddi bir değer bulanıklığına neden olmaktadırlar. O'na yaklaşmak için sâlih amelden başka bir vesile ittihaz etmek yanlıştır (39/Zümer, 3). llah'tan Başka Velî Yoktur: "Göklerin ve yerin mülkü 'ındır, diriltir ve öldürür. Sizin 'tan başka velîniz ve yardımcınız yoktur." (9/Tevbe, 116) "Onların 'ın dışında kendilerine yardım edecek velîleri yoktur." (42/Şûrâ, 46) "Yoksa O'nun dışında birtakım velîler mi edindiler? İşte , velî olan O'dur. Ölü olanları da diriltir. Her şeye güç yetiren O'dur." (42/Şûrâ, 9) "Haberin olsun, hâlis olan din yalnızca 'ındır. O'ndan başka velîler edinenler (şöyle derler): 'Biz bunlara bizi 'a daha yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.' Hiç şüphesiz kendi aralarında, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerde hüküm verecektir. Gerçekten yalancı, kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez." (39/Zümer, 3)
katında aracılığın, iltimasın mümkün olduğuna inananların hakiki anlamını tahrif ettiği kavramlardan biri de velî'dir. Dost, ahbap, arkadaş, yardımcı gibi anlamlara gelen velî, yukarıda alıntıladığımız âyetlerde de görüldüğü gibi, 'tan başkasına izâfe edilemeyecek bir yapıya sahiptir. ile insanlar arasında şefaatin, velâyetin var olduğuna inanılan muharref kültürlerde bu kavramın gerçek mânâsının içi boşaltılmış, ayrıcalıklı bir sınıfa nisbet edilir olmuştur. Kur'ân-ı Kerim'in birçok âyetinde 'ın tüm mü'minlerin velîsi olduğu vurgulanmaktadır. O halde tasavvuf kültüründe olduğu gibi velîlik, evliyâ sınıfına âit değildir: "Bizim velîmiz Sensin, öyleyse bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın." (7/A'râf, 155) " iman edenlerin velîsidir." (2/Bakara, 257) Mü'minlerin tek ve gerçek velîsi 'tır. 'a dost olmak bakımından mü'minler de birbirinin velîsidirler: "İman eden erkekler ve iman eden kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler. 'a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara rahmet edecektir. daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir." (9/Tevbe, 71). Ayrıca bak. 9/Tevbe, 74; 10/Yûnus, 62-63; 13/Ra'd, 37; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31. Bazı âyet-i kerimelerde de mü'minlere, kâfirlerin, zâlimlerin, şeytanların, yahûdi ve hıristiyanların velî ve yardımcı olamayacakları bildirilmektedir (3/Âl-i İmrân, 28; 4/Nisâ, 139-144; 5/Mâide, 51-57, 81; 45/Câsiye, 19; 60/Mümtehıne, 1). Bütün bu âyet-i kerimelerden çıkardığımız sonuç, peygamberlerin, mü'minlerin hepsi 'ın velîsidirler. 'a dost oluş, O'nu râzı etmekten dolayıdır. Yani Teâlâ, iman eden ve sâlih amel işleyen kullarını velî olarak kabul etmektedir. Aynı ilkelere inanan, aynı dâvâ için kalpleri çarpan, gönül birliği yapan mü'minler de birbirlerinin velîsidirler. Birbirlerini zâlimlere karşı koruyup kollarlar. Sözün özü, Kur'ân-ı Kerim'de muhkem bir şekilde açıklanan velî ve evliyânın vasıfları, beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler göstermesi veya günahları bağışlayan şefaatçi olması değil; tevhidî bir inanca sahip olması, sâlih amel yapması, münkerden kaçınıp iyiliği yaygınlaştırması, her türlü şirke, zulme ve haksızlığa karşı açıktan mücâdele etmesidir (Hak Söz, sayı 11, Şubat 92). Sonuç: İtikadımızın temel kaynağı Kur'an, mü'minleri tevhid konusunda hassas davranmaya yöneltmektedir. 'a ortak koşmaya yol açacak tüm girişimler İlâhî bildirimin ışığında önlenmiştir. Yaşadığımız toplumda "tevhid"e zarar vermeye müsâit vesile, velî ve şefaat telâkkîleri vardır. Eğer nefsimizi ve çevremizi Kur'an'ın gözüyle görmeye çalışırsak, yanlışlıkların önüne geçebiliriz. Böylece düşüncelerimizi, zihnimizi ve eylemlerimizi şirkin kirlerinden uzak tutmamız mümkün olabilir. İslâm'ın temel esaslarını oluşturan konularda Rabbimizin âyetleri şüpheye ve bulanıklığa yol açmayacak derecede açıktır. Yeter ki, sadece O'na teslim olalım. İtikadımızı şuna göre, buna göre değişir hale getirmeyelim. (3)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #5 : Mart 12, 2010, 02:23:17 ÖS » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
RUMEYSA
|
 |
« Yanıtla #6 : Mart 12, 2010, 11:25:47 ÖS » |
|
İslâm’da kul ile arasında hiçbir vasıta yoktur. Kul istediği zaman ve istediği mekânda ’a teveccüh eder ve O’nunla vasıtasız ve bir kulluk dili kullanarak konuşabilir.
“İstediği zaman” dedim, çünkü nafile ibadetler için belli bir kayıt yoktur; insan Rabbine her zaman duâ ve münacaatla ve bunu en güzel şekilde sembolize eden namaz gibi ibadetlerle yerine getirebilir.Vaktin kerâhet vakti olup olmaması da mevzûmuzun tamamen dışında bir meseledir. Burada biz mutlak olarak kulluktan bahsediyoruz...
“İstediği mekân” dedim. Çünkü Rasûlü, “Yeryüzü bana mescid ve tahîr (temiz) kılındı” buyurmaktadır.
Kul nafile ibadetlerle Rabbine adım adım yaklaşır. Bu yaklaşma onu öyle bir duruma getirir ki, orada Rabbi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli vs... olur. İşte her kulun Cenâb-ı Hakk’la böyle münasebete geçmesi mümkündür ve arada hiçbir vasıtaya da ihtiyaç yoktur. Zira (cc) her insana şah damarından daha yakındır. Ve her kulun yalvarış ve yakarışını duyup, onun duâsına icabet etmektedir.
Cenâb-ı Hakk, nasıl Zâtında, Ef’alinde ve Rubûbiyetinde birdir; öyle de insan, O’na mukâbil kulluğunu birleme mecburiyetindedir.
Zaten bütün namazlarımızda Fâtihayı okurken aynı şeyleri söylemiyor muyuz? “Sadece Sana kulluk eder ve istediğimizi de sadece Sen’den isteriz.” Bunun manâsı, aradaki bütün vasıtaları silerek Rabb’e muhatap olmak değil midir? ..
Kâfirûn sûresinde anlatılan hakikatlar da, arada her hangi bir vesile ve vasıta olmadan doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a kulluk yapmayı göstermekte ve tevhîdin bu mertebesine işaret etmektedir.
Efendimiz de tevhid adına yaptıkları bir duâda şöyle buyurmaktadır: “ ’ım Sen’in vermek istemediğini kimse veremez. Evet, Sen ‘verilmesin’ dedikten sonra kimse veremez, ‘verilsin’ deyince de kimse mani olamaz. Sen’in hükmünü kimse geriye çeviremez. Eğer bir hüküm vermişsen mutlaka o yerini bulur ve geriye döndürülemez. Hiçbir soylu, büyük veya şerefli insan Sen’in verdiğin hükme muhalefette bulunamaz.” Mealen arz ettiğimiz ve hiçbir tefsîr ve tahlîle girmediğimiz, Rasûlü’ne ait bu dua ve yalvarış da gösteriyor ki, dilemedikten sonra kimsenin kimseye hiçbir faydası, hatta insanın kendine bile faydası olamaz. Bundan da anlıyoruz ki, Rasûlü bize, vesile ve vasıtalardan sıyrılarak hâlis ve sâfi kulluğa ulaşmanın yollarını göstermektedir.
Abdullah b. Abbas bir gün Rasûlü’nün terkisinde oturuyordu; Efendimiz ona şu ölümsüz nasihatte bulunmuştu: (Mealen) “Ey oğul! Nerede olursan ol, ’tan kork. ’a kulluk yap, yaptığın her şeyi karşında ve yanı başında bulursun. Bir şey isterken sadece ’tan iste. Ve yardım dilerken de sadece O’ndan yardım dile.”
İşte, mealen nakletmeye çalıştığımız bunlar ve emsâli âyet ve hadîslerden de anlıyoruz ki, kul, kimsenin tavassutuna muhtaç olmadan, ellerini kaldırıp duâ için gerildiğinde ve bu uğurda metafizik gerilime geçtiğinde, doğrudan doğruya, Rabb’in rahmetiyle bütünleşebilme; arzularını O’nun huzurunda şerh edebilme ve O’nunla âbid ve Ma’bûd münasebeti içinde
|
|
|
|
|
Logged
|
Bismillahirrahmanirrahim 48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı (Tevbe suresi-48).
|
|
|
|
ruveyda
|
 |
« Yanıtla #7 : Nisan 18, 2010, 07:51:27 ÖS » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|