Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: İMAN NURU  (Okunma Sayısı 1511 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Faruk
Süper Moderatör
Hep Burda
*****

Karma: 0
Online Online

Mesaj Sayısı: 1217



« : Ağustos 15, 2011, 04:27:43 ÖÖ »

İman Nuru
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), bütün beşeriyetin dini olması, şeriatının bütün insanların yasası olması, son merci olması için kendisinden önce gelen şeriatleri neshetmesi ve sisteminin kıyamete kadar beşerin hayat sistemi olması için İslamı en son şekliyle sunmuştur. Bütün yeryüzünün ve onun üzerindeki her şeyin, varisinin olduğunu ilan etmiştir böylece...
Bu din, hayatın bütün yönleriyle kendisine dayanması gereken bir sistemdir.
Aynı şekilde, hayatın sınırları içinde devam etmesi ve mihverinden dışarı çıkmaması gereken bir şeriattır.
İtikadi düşünce, sosyal nizam, ferdi ve toplumsal davranışlar ondan kaynaklanmalıdır.
Çünkü bu din, hükmetmek için gönderilmiştir. Bilinmesi ve öğrenilmesi ya da kitap sayfaları arasında korunan bir kültür birikimi olması için değil.
Büyük bir itina ile kendisine uyulması, büyük küçük hayatla ilgili hiçbir konuda hükmünün değiştirilmemesi ve başka hükme başvurulmaması için gönderilmiştir.
Ya bu, ya cahiliye ve heva- hevesler...
Dinde kolaylık için, insanların arasını bulmaya çalıştığını söyleyen insanın bu tavrı hiçbir esasa dayanmamaktadır. Şüphesiz yüce dileseydi, bütün insanları bir tek ümmet yapardı. Ancak yüce , şeriatının hakim olmasını diliyor. Sonuçta insanların tavrı buna göre belirlenir.
"Sana da kitabı, daha önce gelen kitabı doğrulayıcı ve ona şahit olarak hakla indirdik. Onların arasında ’ın indirdiğiyle hükmet! Sana hak geldikten sonra onların hevalarına uyma! Sizden her birinize bir şeriat ve bir yol kıldık. dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı. Fakat bu, verdikleriyle sizi denemek içindir. Hayırlarda yarışın! Hepinizin dönüşü ’a’dır. Hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir."
"Aralarında ’ın indirdiğiyle hükmet! Onların hevalarına uyma! Onların seni, ’ın sana indirdiği şeylerin bir kısmında fitneye düşürmelerinden sakın! Şayet yüz çevirirlerse bil ki , bir kısım günahları sebebiyle onları cezalandırmak ister. Muhakkak ki insanların çoğu fasıktır."
"Cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar. Yakinen bilen bir kavim için ’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?" (Maide 48,49,50)
İfadedeki bu berraklık, yerleştirdiği hakikatlerde bu kesinlik, bazı şartlarda bu şeriatın bir noktasını dahi terketme fikrinin akıldan uzak bulunması hususundaki bu titizlik insanı hayrete sevk ediyor, İnsan dehşete kapılıyor...
O halde, müslümanlık iddiasında bulunan bir insan, şartların değişmesini bahane ederek 'ın şeriatını nasıl tamamiyle terkedebilir? ...
Evet şeriatı terkettiği halde hala İslam iddiasında bulunması bir anlam ifade eder mi?
Bazı insanlar, İslam'ın musahabesinden uzaklaştıkları, 'ın şeriatını tamamiyle terkettikleri, her şart ve durumda şeriatını tamamiyle terkettikleri, her şart ve durumda şeriatın selahiyetini ve tatbikinin zaruretinin reddi suretiyle 'ın uluhiyetini kabul etmedikleri halde
"Müslüman" ismini kullanmaları mümkün mü?...
Bu, 'a karşı işlenmiş bir zulüm ve iftiradır.
"'a yalan iftirada bulunan ya da ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?"
Kendi kendilerine müslüman diyen ve Muhammed (s. a. s.) in getirdiği 'ın dini üzere olduklarını zannedenler gibi...
Bu iddia, 'a iftira etmektir...
Çünkü onlar, kendi yanlarından hükümler çıkarıyor, kurallar koyuyorlar. 'ın hakimiyetini reddedip, kendilerini bu hakka sahip ilan etmek suretiyle hayat için değerler ve ölçüler koymakta, sonra da bu uydurdukları şeyin 'ın dini olduğunu iddia etmektedirler. Bunları da cehennemi satın almak için 'ın dinini satmakta, bununla da yüce 'ın Muhammed (s.a.s.)'e gönderdiği dini reddetmiş oluyorlar.
Onlar bu davranışlarıyla aynen şunu demek istiyorlar. Muhammed (s.a.s.) in getirdiği 'ın dini değildir. Kendi cahilliklerinin ürünü sistemin 'ın dini olduğunu iddia ediyorlar böylece.
Günümüzün cahiliyesinin mensupları işte bu durumdadırlar. Eski cahiliyeyi adım adım takip ediyorlar. Buna rağmen müslümanlık iddiasında bulunmalarını, yüce , reddediyor ve bunu 'a iftira olarak vasfediyor.
"'a yalan yere iftira edenden veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?"
Buradaki zulüm kavramı, sakındırmak ve kötülemek için şirk'ten kinaye olarak kullanılmıştır. Genellikle nefret ettirmek ve çirkin bir durum olarak göstermek istendiğinde şirkten zulüm olarak söz edilir.
Çünkü şirk, hakka karşı, nefse karşı ve bütün insanlığa karşı işlenmiş bir zulümdür. Birlenmesi ve ortaksız kulluk edilmesi gereken 'ın hakkına tecavüzdür...
Nefiste çeşitli hasar ve zarara sebebiyet vermesiyle zulümdür. Bu, insanları gerçek rabbleri dışındaki sahte ilahlara kul etmesi hasebiyle zulümdür...
Bu zulüm neticesinde, insanların hayatları, hükümleri gidişatları bozulur. Bu yüzden şirk, büyük bir zulümdür. Yüce 'ın dediği gibi şirk ve müşrikler için kurtuluş olmaz.
"Şüphesiz, zalimler kurtulamazlar."
kendisine hayırdan bir nasip verdikten, doğru yolu gösterdikten, hakka hidayet ettikten ve kullara kul olmaktan kurtardıktan sonra, insanların itaat ve teslimiyeti 'a has kılamadıkları, 'ın egemenliğini onlara vermek suretiyle 'tan başka Rabler edindikleri, tağuti cahiliye milletine geri dönen, bu davranışıyla ve dini hakkında, yanlış şehadette bulunmaktadır.
"Biz, 'a yalan iftirada bulunduk. bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize döndük."...
'ın dininde, hayır bulunmadığını ve bu yüzden tağutun milletine döndüğünü ima eden bir şehadet...
En azından, varlıkta, şeriatta ve hakimiyette, tağutun milletinin pay sahibi olduğunu ve 'a imanın bu hakkı kaldırmadığını vehmeden bir şehadet.
Çünkü o, 'a iman ettikten sonra tağutun milletini kabul etmiş ve ona geri dönmüştür. Bu şehadet, hidayeti bilmeyen ve İslam'ın bayrağını yükseltmeyenin aleyhteki şehadetinden daha tehlikeli bir şahitlik; tuğyanın bayrağını yükselten şahitlik. Oysa 'ın hakimiyet hakkını gasbetmekten daha şiddetli bir tuğyan yoktur.
Tevhid davası, öncelikle insanları 'tan başkasına kul olmaktan kurtarmayı ve zorba ilahların sultalarını yıkmayı amaç edinmiştir. Şahsiyetten feragat etmeyi ve zorbaların, müstekbirlerin önünde eğilmeyi, dünyada zilleti ve ahirette azabı gerektiren şirk ve küfür addetmiştir.
Yüce , insanları mahlukattan hiç kimseye kullukta bulunacak veya itaat etmeyecek şekilde hür yaratmıştır.
Bir tağutun, başkanın ya da önderin önünde eğilmek suretiyle hürriyetlerinden vazgeçmemeleri gerekir. Onların şeref ve yüceliklerinin esası budur, bunu korumadıkları zaman yanında hiçbir değerleri ve kurtuluş imkanları bulunmaz...
'tan başkasına itaat etmek suretiyle kulluk yaptıkları halde hiçbir topluluk şeref ve insanlık iddiasında bulunamaz.
'tan başkasına itaat etmek suretiyle onları rabbler edinenler zayıflıklarını ileri sürerek mazeret bildiremezler. Çünkü ne kadar kuvvetli olurlarsa olsunlar bile tağutlar sayıca onlardan çok azdırlar. Eğer hürriyetlerine kavuşmak isteseler, bu uğurda bir kısmı canını feda ederek, hepsinin can, mal ve ırzlarını zillet içinde tağutlara feda etmekten kurtarabilirler.
Kur'an-ı Kerim, beşer vicdanını uyandıran, hidayete teşvik edip doğru yolu gösteren ve iman hakikatini açıklayan bir ifade tarzıyla beşer idrakine hitap ediyor.
"Gerçekten hak ile batıl iyice ayrılmıştır."
İman, insanın arayıp bulması gereken ve büyük bir itina ile korumak zorunda olduğu haktır. Küfür ise, insanın nefret etmesi ve bulaşmasından sakınması gereken batıldır.
Mesele fiili olarak böyledir, İnsan, iman nimetini, onun beşer idrakine bahşettiği açık ve parlak düşünceyi, insan kalbine kazandırdığı güven ve selameti insan ruhunda meydana getirdiği yüce değerleri ve yüksek duyguları, toplum hayatında meydana getirdiği kuvvetli, sağlam nizam ve hayatı geliştirip yükseltmesini...
Evet bütün bunları iman nimetinin içinde görüp bu şekilde kabul ettiği taktirde öyle harikalar ortaya çıkar ki, İslam hakikatinin açık delilleri olurlar. Bunlar, doğruyu eğriden ayıramayan beyinsizlerden başkası reddedemez. Bu beyinsizler, hidayet yerine dalaleti, huzur, selamet, yücelik ve üstünlük yerine dalaleti, sapıklığı, düşüklüğü ve kararsızlığı tercih ederler.
Sonra, Kur'an-ı Kerim, iman hakikatini daha açık ve geniş bir şekilde beyan için bir adım daha atıyor.
"Tağutu inkar edip, 'a iman eden kimse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır."
"Küfür", elbetteki küfre yakışır bir tarafa yönelecektir. O da "tağut" tur.
"İman" edenler de tabiatiyle inandıkları zata yöneleceklerdir. O da yüce "" 'tır.
"Tağut" kelimesi "tuğyan" masdarından türetilmiş bir kelimedir. Hakka karşı gelen, 'ın kulları için tayin ettiği sınırlara tecavüz eden her şeyi ifade eder.
'a dayanmayan bütün metod, düşünce, sistem, adap ve geleneklerin her biri tağuttur.
Kim bunları ne şekilde olursa olsun, reddedip bir tek 'a iman ederse ve sadece 'tan kanun ve nizamlarını alırsa şüphesiz kurtulmuştur...
Bu kurtuluş, kopmak bilmeyen sağlam kulpa bağlanmak şeklinde ifade edilmiştir.
Burada kendimizi bilinçle ilgili bir hakikatin, manevi bir hakikatin karşısında görüyoruz...
'a iman, ebediyyen kopmaz sağlam bir kulptur. Kopmayacak derecede metindir. Ona sarılan, kurtulup yolundan sapmaz. Çünkü bu kulp, helak etmeye ve kurtuluşa malik olan yüce 'a bağlıdır.
İman, varlıktaki diğer hakikatlerin neş'et ettiği ilk hakikate hidayet ettirici bir özelliğe sahiptir. 'ın hakikatına...
'ın varlık alemine yerleştirdiği ilahi yasaların hakikatına...
Çünkü varlık alemi bu değişmez yasaların üzerine kaimdir. Rabbine hidayet ettiren bu sağlam kulpa sarılan kişi, şaşkınlık içinde kalmaz, yolunu kaybetmez, alçaklığa ve sapıklığa duçar olmaz.
İman bir nurdur...
Hakikati ve tabiatı itibariyle bir nurdur...
Küfür de karanlıktır, zulümattır...
İmanın nur ile ifade edilmesi kadar derin ve kapsamlı bir tabir yoktur.
Küfrün de zulümat olarak ifade edilmesi aynı derecede etkileyicidir.
" inananların / iman edenlerin dostudur. Onları karanlıktan nura çıkarır. Kafirlerin dostları ise tağuttur. Onları nurdan karanlığa çıkarırlar."
İman, mü'minin kalbinde parlayınca onun bütün varlığını nura kavuşturur. Ruhu safiyete ulaşır, aydınlık olur ve çevresini aydınlatır.
Bu nur, insana, eşyanın, değerlerin, düşüncelerin hakikatini gösterir.
Bu sayede mü'mini, kalbi, herşeyi apaçık, dosdoğru ve yerli yerinde görür.
Alacağını güven ve bağlılık içinde alır. Almadığını da aynı şekilde kararlı bir tavırla bırakır.
Gerçekten iman, kainat kanunlarına giden yolu açar. Bu sayede mü'min kendi hareketlerini, çevresindeki varlıkların hareketine uydurur, hiçbir yere sapmadan yavaş yavaş kendi yolunda 'a doğru yol alır. Yürüdüğü yol, fıtratında apaçık gösterilmiştir. Çünkü; iman bir tek yola hidayet ettiren biricik nurdur.
Küfrün sapıklığına gelince, birçok şekliyle karanlığın ta kendisidir...
Hevanın ve şehvetin karanlığı...
Korkunç bataklıkların ve sapıklıkların karanlığı...
Kibir ve tuğyanın karanlığı...
Zayıflık ve zilletin karanlığı...
Riya ve nifakın karanlığı...
Tamah ve menfaatçiliğin karanlığı...
Şüphe ve sıkıntıların karanlığı...
Sayılmayacak kadar karanlık...
yolundan başka yollara sapıldığı, 'tan başkasına baş vurulduğu ve 'ın metodundan başkasıyla hükmedildiğinde insanların maruz kaldığı daha nice karanlıklar...
İnsan, 'ın biricik ve aydınlatıcı nurunu terkettiğinde bir yığın şekil ve rengi bulunan karanlıklara yuvarlanacaktır. 'ın nurundan başka her şey karanlıktır, zulümattır. Çünkü...
Bu nedenle ateş, karanlık ehline yaraşır bir akibettir.
"İşte onlar cehennem ashabıdırlar. Orada ebediyyen kalacaklardır. "
İman nuru ile doğru yolu bulmadıklarına göre, ateşte sonsuza kadar kalmaları gerekir.
Şüphesiz hak, birkaç çeşit değil, bir tek tanedir. Sapıklıksa, çeşitli renk ve özelliklere sahiptir.
Zaten haktan sonra sapıklıktan başka ne olabilir ki?
 

 

Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: