|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #1 : Kasım 17, 2008, 09:33:34 ÖS » |
|
PANELİN İKİNCİ BÖLÜMÜ Mehmet Pamak’ın konuşması Panelin son konuşmacısı olan Mehmet Pamak, Askeri vesayet rejiminde asker bürokratların toplum ve devlet kurumları üzerinde etkisinin altını bir daha çizerek başladı.
Yargının asker vesayetinde olma nedenleri:
Pamak, yargıç ve savcıların önemli bir kısmının, asker bürokratlar ve TSK karşısında tarafsız/yansız olamamasının bazı nedenlerini şöyle sıraladı; “1 - Güce teslimiyet psikolojisi ve ataerkil kültürün kalıntıları. (Devlet-i ebed müddet, ilah devlet anlayışı) 2 - Yargı ve asker arasındaki resmi ideoloji ortak paydası ve askerin devletin asıl sahibi, devletin ve resmi ideolojinin koruyucusu olduğu inancı ve basına da intikal eden, yargıyı yönlendirme içerikli gizli Genelkurmay belgelerde yer aldığı üzere askerlerin yargıçlarla kurdukları etkileyici ilişkiler. 3 - Darbe ve muhtıraların sürekliliği içinde, zarar görme ve kaybetme korkusu. Bu konuda yapıldığı bilinen çeşitli baskıların, tehditlerin varlığı. 4 - Yargının oligarşi içindeki konumunun ve statükonun kendisine sağladığı imkânları, yani ülkenin efendilerinden, egemen beyazlarından olma ayrıcalığını koruma refleksi.”
Yargı üzerindeki asker etkisinin bazı örnekleri:
Mehmet Pamak konuşmasının devamında, yargı üzerindeki asker etkisinin göstergesi olan pek çok örnek sıraladı. İşte bunlardan bazıları; “1 – İstiklal mahkemelerinde, DGM’lerde zaten askerler var, darbe süreçlerinde “sizi buraya tıkan güç böyle istiyor” diyerek emre girmeye teşne yargıçlar var. 2 – Anayasa Mahkemesi başkan ve üyeleri, 12 Eylül’de anayasayı silah zoruyla yürürlükten kaldıran darbeci Kenan Evren ve arkadaşlarını tebrik edip saygılarını sunmuşlar ve anayasasız dönemin AYM üyeleri olma vasfını kazanmaktan rencide olup istifa etmeyi düşünmeden, asker emrinde anlamı kalmamış görevlerine devamla maaşlarını almayı sürdürmüşlerdir. 3 – Günün Adalet Bakanının yazılı uyarısına rağmen, 28 Şubat darbesinde askerin davetine icabet ederek brifing almaya koşan yargıç ve savcılar, darbecileri ve hukuka aykırı konuşmalarını ayakta alkışlamaktan kaçınmamışlardı. 4 – Asker bürokratlar ve TSK ile ilişkili haklı ve önemli eleştiriler bile hemen devletin askeri gücünü aşağılama suçu sayılarak TCK 301’le susturulmaya çalışılıyor. 5 – Asker bürokratları ilgilendiren çok basit eleştirilerde kullanılan üslup hemen hakaret sayılarak, yüklü tazminat kararları kolayca veriliyor. (Vakit’ açılan 312 General davası vb). Halbûki asker bürokratların üstü olan Başbakana en ağır hakaretler yargıda düşünce özgürlüğü sayılarak beraat ettiriliyor. 6 – Yargı, asker bürokratların darbeleri, çeteleri ya da siyasi içerikli bildiri ve muhtıraları için dava açmaya kalkışan kendi müntesiplerini bile, hem de açlığa mahkûm edecek kadar büyük bir hınçla üzerlerine giderek, HSYK kararlarıyla meslekten atmakta, geçimlerini sağlamak üzere avukatlık yapmaları bile engellenmektedir. Sacit Kayasu, Ferhat Sarıkaya örneğinde yaşandığı gibi. 7 - Üzerlerine vazife olmadığı halde "başörtüsü" konusunda anında açıklama yapan yargı mensupları, bazı askerlerin hukuksuzluk itirafları karşısında kılını kıpırdatmıyor. Mesela, emekli Albay Erdal Sarızeybek’in Şemdinli'yi bir hafta boyunca keyfi olarak bombaladıkları itiraflarını görmezden gelmişler, Emekli general Altay Tokat’ın, hakim ve savcıları hizaya sokmak için lojmanlarının yanına bomba attırdığı itirafının, geçmişe dönük yanlış yaptık diyen Genelkurmay Başkanlarının, Kuvvet komutanlarının bu yanlışlık sonucu on binlerce cana mal olan hukuksuzluk itiraflarını duymazdan gelmişlerdir. Yargıç ve savcıların çoğunluğunun, asker bürokratların karıştıkları darbe ve çete olaylarını soruşturmada ve açılan davalarda tutuk ve yanlı davrandıkları pek çok örnekle ortaya çıkmış bulunmaktadır. (Susurluk, Şemdinli, Yüksekova, Atabeyler vb).
İdeolojik, siyasi, keyfi ve hukuka aykırı kararlara bazı örnekler: Konuşmasının devamında, yargıç ve savcıların büyük ekseriyetinin askerden ve resmi ideolojiden bağımsız, devlet ve ideolojisi karşısında yansız olamamaları ve doğrusunun da bu olduğuna inanmalarının sonucunda, ideolojik ve siyasi kararlar, keyfi tutum ve davranışlar kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır diyen M. Pamak, “özellikle siyasi ve ideolojik davalarda, bir yanda resmi ideoloji ve devletin yer aldığı davalarda, hukuku, anayasa ve yasaları çiğnemek pahasına, halkın iradesi, kimlik ve değerleri aleyhine, devlet iktidarı ve ideolojisi lehine kolayca karar verilebilmektedir”. “Çünkü, resmi ideoloji Kemalizm ulusalcı laik bir din gibi kurgulanıp, hayatın bütün alanlarını kuşatması gereken bir hayat tarzı olduğu askeri ve sivil ders kitaplarında ifade edilerek zihinlere işlenmiştir. Bu sebeple de hayatın bütün alanlarında geçerli olan başka din ve kültürlere müsamaha göstermemiş, onları ötekileştirip yok etmeye çalışmıştır. Böyle bir devlet dini dayatması hayatı kuşatmaya kalkınca, sistem başından beri bazı toplum kesimlerini ötekileştirip tehdit ve düşman kategorisine almıştır. Bu anlamda sistemin değişmez ve sürekli tehdit olarak algıladığı sistemin iki ötekisi İslami kimlik ve Kürt kimliğidir. Egemen sistem, ülkedeki bu halk kesimlerini asimile etmek ve farklılıkları yok edip, resmi ideoloji istikametinde dönüştürüp tektipleştirmek istemiştir. Böylece oluşturmak istediği suni ve zorlama seküler “Türk Ulusu” projesinin önünde en büyük engel olarak gördüğü için, bu kesimleri sindirmek, hizaya sokmak amacıyla yargıyı terbiye edici bir kırbaç gibi kullanmayı tercih etmiştir. Üstelik bu durum, İttihat Terakkiye kadar uzanan bir kötü gelenektir. İşte bu sebeple de yargı, adaleti ve hukuku hâkim kılmaya değil devleti ve ideolojisini korumaya şartlandırıldığı için, bu kesimlerle ilgili siyasi ve ideolojik davalarda genellikle devlet ve ideolojisini kayıran yanlı ve ideolojik kararlar vermeyi bir görev ve sorumluluk olarak algılamaktadır” dedi. Bu konuda Sincan davasını ve Nurettin Şirin’e verilen 17,5 yıllık cezayı, Sivas’ta sadece masum bir protestoyu gerçekleştirdikleri için, artık bir derin devlet provokasyonu olduğu kimi Sivas mağdurlarınca da ifade edilen bir senaryo sonucunda, onlarca Müslüman’ın haksız yere ömür boyu hapse mahkûm edilmiş olmalarını ideolojik kararlara örnek olarak veren M. Pamak, “işte bu tür cezalandırmalar, aslında hepimize, bütün adalet ve özgürlük yanlılarına, sistemin ideolojisinden yana olmayan bütün kesimlere gözdağı vermek, susturmak, hizaya sokmak ve başınıza aynı şeyin gelmesini istemiyorsanız hak ve özgürlük arayışından, zulme itirazdan vazgeçin mesajı veren temsili cezalardır. Yani onlara verilen cezalar aslında hepimize, hepimiz adına temsilen bu mazlum insanlara verilen cezalar mahiyetindedir” dedi. Bu konuda kendisine verilen hukuksuz cezalardan da örnekler veren Pamak, “yargılandığım ve halen yargılanmaya devam ettiğim 20’yi aşkın davanın, hiç birisi mevcut yasalara uygun değildir. Mesela bir tanesini örnek vereyim, yıllar önce Selam Gazetesinde yazdığım bir yazıda, Kürtleri ve Türkleri, Alevileri ve Sünnileri oligarşinin böl yönet oyununa gelmemeye, birbiriyle çatışmamaya, el ele verip güç birliği yaparak despot sistemi değiştirmek ve özgürlük ve adaleti ikame etmek için birlikte çalışmaya çağırmam sebebiyle, TCK 312. madde gereğince ırk ve mezhep ayırımı yaparak farklı ırk ve mezhepleri birbirine karşı kin ve düşmanlığa tahrik suçunu işlediğim iddiasıyla 2 yıl ceza verildi” dedi. Bir ara ötekileştirilen sol kesimlere ilişkin de büyük halksızlıklar yapıldığını, keyfi ve ideolojik kararlar verildiğini, halen solun çok marjinal bir kesimini teşkil eden ve sistemle uzlaşmaya yanaşmayan devrimci solcu kesimlere karşı bu ideolojik yargı baskısının sürdürüldüğünü ifade eden Pamak, bu konuda da bazı örnekler verdi. “Anayasalarını sürekli kendileri ihlal etmekten, darbe ve muhtıralarla silah zoruyla ortadan kaldırmaktan çekinmeyenler, bunu yapmaya asla gücü yetmeyecek az sayıda devrimci genci ise anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs suçundan yargılayıp idam cezalarına çarptırmaktan, sonra da ‘asmalayalım da besleyelim mi’ demekten utanmadılar. ‘Hayata dönüş’ adı altında, ceza evlerinde emanları altında bulunan insanları katledenlerin davası zaman aşımına uğratılarak sonuçsuz bırakılabildi.” Pamak, bir çok örneği hatırlatarak bu kesimlere yapılan pek çok ağır işkencenin faillerinin ya beraat ettirildiklerini ya da davaları çok uzatılarak zaman aşımına uğratıldıklarını söyledi. Diyarbakır ceza evindeki vahşi işkenceler konusunda yargının tutumunun, Kürt bölgelerinde verilen çok sayıda ideolojik kararların ve en son sokaklarda polise taş atan 13 yaştan küçük çocuklara, Yargıtay Ceza Genel Kurul kararının yönlendirmesiyle, terör örgütü muamelesi yaparak 23 yıl ceza istenmesinin de, bu konulardaki pek çok örnekten bazıları olduğunu ifade etti. Mehmet Pamak, hakaret ve tazminat davalarında bile ideolojik mahalle ayrımının yapıldığına dikkat çekerek, halkın seçtiklerine yapılan en açık hakaretler, eleştiri ve düşünce özgürlüğü sınırları içinde kabul edilip beraat ettirilirken, asker ve yargı bürokratlarına ve ideolojik yandaşları CHP’ye yönelik son derece basit eleştiriler zorlama yorumlarla hakaret sayılıp, eleştiriyi yapanların yüklü tazminat cezalarına çarptırılmakta olduklarını örneklerle açıkladı. Sistemin ideolojik yandaşlarının, statükonun destekçilerinin yolsuzlukları ve hortumlamalarının da yargıda ya beraatla sonuçlandığına ya da davaların zaman aşımına uğratıldığına yargının bir başka ideolojik tutumu olduğuna dikkat çekti. Bu konuya da, 28 Şubat darbesini sırtlarında taşıyan Bakanların yolsuzluklarının ve darbe destekçisi medyanın da sahibi konumundaki yandaş sermayedarların bankaları batırarak halkın 100 milyar dolarını çalmalarıyla ilgili davaların ya beraat ya da zaman aşımı ile kapatılmasını, aynı bankaların yönetimlerindeki emekli generallerin ise takibe bile alınmamasını örnek olarak verdi. “Halbuki aynı ülkede, İzmir’de aç olduğu gerekçesiyle arkadaşının 85 yeni kuruşunu zorla alan bir çocuğa 10 yıl, aynı şekilde yine aç oldukları için Gaziantep’te baklava çalan çocuklara 12 yıl cezaya verilebilmiştir” dedi. Yargının resmi ideoloji etkisinde olmasının nedenleri Mehmet Pamak, yargının ideolojik olmasının nedenlerini de şöyle sıraladı: “1 – İdeolojik eğitim sisteminde zihinler işgal edilip, fıtratlar bozulmakta, beyinler ideolojik dogmatizmle şartlandırılmakta ve sonuçta yargıç ve savcılar da bu militarist eğitimin mağdurları arasından atanmaktadır. 2 - Tek parti döneminden beri, ağırlıkla CHP tarafından gerçekleştirilen ideolojik kadrolaşma (Ki Mehmet Moğultay yargı kadrolarına sadece kendi döneminde 5 000 CHP’liyi atadığını itiraf etmişti.) 3 – HSYK’daki aynı ideolojik kadronun, atamalarda, ideolojik tercihlerinin tesirinden kurtulamamaları. 4 – TBMM ve Hükümeti belli ölçüde olsa denetleyebilen halkın, yargı bürokratlarının atamalarında söz sahibi olmaması ve onları denetleyememesi, yargının kendi atamalarında ve denetiminde yine kendilerinin söz sahibi olması, toplumla yargı arasında kopukluğa, yabancılaşmaya ve yargıdaki bu denetimsizlik de keyfiliğe yol açıyor.” Yargıda insan hakları eksenli köklü bir yeniden yapılanma acilen gereklidir “Avrupa’yı taklit eden Türkiye, hiç değilse bu taklidine süreklilik kazandırsaydı, hareketli bir taklidi esas alsaydı bugünkü kadar ağır bir zulüm bataklığı oluşmayabilirdi” diyen Pamak, “Türk Ceza Kanununu bile faşist Mussolini İtalya’sından olduğu gibi alacak kadar Avrupa’nın faşist dönemini taklit edenler, bu dönemi dondurarak ve o günün tercihlerini değişmez, değiştirilemez ‘Asr-ı Saadet” dönemi gibi idrak ederek 1930’lar Türkiye’sini kutsallaştırıp dogmalaştırınca, daha sonraki süreçte faşizmi aşan Avrupa’daki görece iyileşmeyi, özgürleşmeyi bile takip edemediler. Bu sebeple, geriliğin, faşizmin kucağında, yozlaşmanın, hukuksuzluğun, keyfiliğin, taassubun, seviyesizliğin, niteliksizliğin, sığlığın, yaygın ve derin çürümenin ve yargıdaki yozlaşmayla da tuzun kokmasının müsebbibi oldular. İçerisine sürüklendikleri sığlık, gerilik ve dogmatizm sebebiyle, akletme, sağlıklı düşünme yetileri de dumura uğradığı için bu büyük erozyonun, çürümenin müsebbibi olduklarını da fark edemediler. Mehmet Pamak, konuşmasını sonunda, sistem içinde görece bir özgürleşmeyi sağlayabilmek ve nispi bir adalet vasatını hazırlayabilmek için yapılması gerekenleri de şu şekilde sıraladı: “1 – Öncelikle asker bürokratlara anayasal hadlerini bildirecek, ülkenin, devletin, halkın sahibi, efendisi değil hizmetkârı olduklarını kabul ettirecek ve bir daha çıkmamak üzere kışlalarına dönmelerini sağlayacak her türlü hukuki tedbiri almak. 2 – Eğitim sistemini (asker ve sivil) topyekun ve köklü bir biçimde, resmi ideolojiden arındırarak, militarist-faşist kuşatmadan kurtararak, insan hakları ve fıtri insani değerler istikametinde, insan hakları hukuku ekseninde yeniden yapılandırmak. Okulları fıtri-insani erdemler ekseninde, ideoloji dayatılmayan, insan haklarını belirleyici kılan özgürlük adaları haline getirmek. 3 – Yargıçları atamada, halk iradesinin belirleyici olduğu yöntemler geliştirmek ve yargıyı halk denetimine açmak. Sonuçta yargıyı, askeri vesayet ve resmi ideoloji kuşatmasından kurtarmak. 4 – Yargıda var olan ideolojik yapı, hiç değilse taklit edilen Batıdaki kadar da olsa hukuk eksenli bir reorganizasyonla yeniden yapılandırılmalıdır. Bu süreçte, mevcut ideolojik zaaflı kadrolar, bu ideolojik taassuptan arındırarak hukuk formasyonu kazandırabilmek, özgürlükçü değişime ayak uydurmalarını sağlayabilmek için, insan hakları eksenli bir rehabilitasyon ve hizmet içi eğitim programından geçirilmelidir. Sonuçta hâlâ yeni hukuki döneme ve insan haklarının belirleyici olduğu özgürlükçü sürece ayak uyduramayanlar ise tasfiye edilmelidir. 5 – Bunca ideolojik ve askeri kuşatmaya rağmen yargı içinde var olmayı sürdüren, erdemli, insan haklarına saygılı, davalarda yansız ve tarafsız olmayı ahlak edinmiş yargıç ve savcılar, bu yeniden yapılandırmada öncü rolü üstlenmelidirler. Aslında içerideki bu iyiler, böyle bir yeniden yapılandırmanın önünü açacak, çabuklaştıracak çıkışlar yapmalıdırlar. Bu bağlamda, ideolojik, siyasi, keyfi ve hukuksuz kararlar veren, siyasi ve ideolojik açıklama ve bildiriler yayınlayan meslektaşlarına içerde ve kamuoyu önünde karşı çıkmalı, itiraz etmeli, bu tür karar ve açıklamaların hukuki değil ideolojik olduğunu ve katılmadıklarını aynı yöntemlerle ortaya koymalıdırlar. Bu erdemli, insan haklarından yana ve kararlarında objektif olmayı başaran yargı mensupları, eğer yargı alanındaki bunca çürümeye, kokuşmuşluğa ve adaletsizliğe karşı çıkıp itiraz etmezlerse, ıslah etmeye çalışmazlarsa, sonuçta mazlum insanlara yönelik bütün ideolojik zulümlerin ortağı olacaklarını unutmamalıdırlar.”
|