|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« : Ekim 22, 2008, 08:37:16 ÖS » |
|
İLÂH Şirki ve tevhidi tam değerlendirmek için iyi bilinmesi gereken kavramlardan biri de "ilâh" kavramıdır. Bu kavram iyi bilinmeden şirk de yeterince anlaşılmaz. Tevhid kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar. Sözlük anlamı; ısınmak, alışmak, birisine aşırı sevgi ile yönelinen, kulluk edilen, mâbud haline getirilen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği 'elihe' fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtmek, gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir. Kavram olarak; "kendisine ibâdet edilen, mâbud sayılan her şey, her şeyden çok sevilen, ta'zim edilen kutsal varlık" anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün mâbudların ortak adı "ilâh"tır. Türkçede bunu "tanrı" kelimesi ile karşılarız. İslâmî istılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye lâyık, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğip ibâdet ve itaat etme gereği duyulan, herşeyin O'na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi, gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh, görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır. İlâh, İslâmî ıstılahta şu anlamlara gelir: "Otorite sahibi, kanun koyan, ibâdet edilen, rızık veren, hesaba çeken, kendisine ihtiyaç duyulan." İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi (c.c.) gelmelidir. İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece 'a yöneltmezse, başka ilâhlara tapar ki, bu da insanı şirke ve küfre sokar. Kur'ân-ı Kerim'de öncelikle 'ın ilâhlığı üzerinde durulur. Tek ilâh 'tır, yani kendinden başka kulluk edilecek, tapınılacak, yönelinecek başka bir ilâh yoktur. Câhiliyye döneminde, gerek Mekke müşrikleri gerek yahûdi ve hristiyanlar 'a inanıyorlardı; fakat 'ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek, 'a karşı en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi. İlâh tektir ve O da 'tır. ; her şeyi yaratan, insanları bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekân sınırı olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır. O halde, sadece bütün bunlara gücü yeten "ilâh" tır ve O da bir tanedir. Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Birden fazla ilâh inancı, kâinatın var oluşu ve işleyişindeki nizam ile ters düşer. Evrenin varlık ve nizamındaki mükemmellik, 'ın tek ilâh olmasının bir delilidir. bu konuda şöyle buyurur: " hiç evlât edinmemiştir. O'na ortak hiç bir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idâre eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine gâlip gelir, üstün çıkıp büyüklenirdi. Onların (müşriklerin) bütün isnatlarından münezzehtir." (23/Mü'mi-nûn, 91) Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi. Her ilâh diğerinden farklı bir şey yapmak, bağımsız olduğunu ve egemenliğini göstermek isterdi. Bunun sonucunda da bütün kâinat yerle bir olurdu. Halbuki kâinatta muazzam bir düzen vardır. Öyleyse bütün kâinata hükmeden ilâh tekdir ki, O da 'tır. Bütün evren, içindeki varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her şeye ulaşan bir İlâh'ın kontrolündedir. İnsanlar bu İlâh'a yönelirler, O'na duâ ederler. Korkuları bu İlâh'tandır, güvenleri de bu İlâh'adır. Bu İlâh'a her şeyiyle bağlıdırlar, O'nu her şeyden çok severler. Elbette bu ilâh âlemlerin Rabbı olan 'tır. "Lâ ilâhe illâllah" kelimesinde belirtildiği gibi, 'tan başka hiç bir ilâh yoktur. İlâhlık vasıflarının en önemlisi, 'ın hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar için hukuk belirleme 'tan başkalarına verilirse, bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir. Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen şirk çeşiti budur. "Kim tâğutu reddedip 'a iman ederse, muhakkak ki, kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur." (Bakara, 256) Kur'ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akidesiyle gönderildiğini bildirir. Âyet-i kerimede şöyle buyurulur: "Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin diye vahyetmişizdir." (Enbiyâ, 25) İnsanoğlu her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım istemeye muhtaçtır. İnsan, bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü yetmez de başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerinin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli 'ilâh'tan yardım ister. Çevresinde gördüğü bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce, sığınak arar. Peygamberlerin tebliğ ettiği inancından uzaklaşan toplu-luklar ve insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki bir ilâha bağlanma ihtiyacını başka şekillerde giderirler. Tarihte ve gün-ümüzde gerçek anlamda dinsiz insan olmadığı gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile onun içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir 'şey' mutlaka vardır. İşte o 'şey' onun için bir tanrıdır. Kur'ân-ı Kerim çok ilginç bir örnek veriyor: Bir takım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, kendi keyiflerine uyarlar. Kendi hevâlarından (arzularından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için Kur'ân-ı Kerim; "Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?" (Furkan, 43) demektedir. İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan 'güç'tür. Bu kimilerine göre ateş, kimilerine göre güneş, kimilerine göre gökler, kimilerine göre yıldızlar, kimilerine göre madde, kimilerine göre ataların ruhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet erki, kimilerine göre iyilik ve kötülük tanrılarıdır. Hatta kimi insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri, kralları ilâh, ya da yarı ilâh saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere "ben sizin en büyük rabbınızım/ilâhınızım" (79/Nâziât, 24) diyordu. Japon kralları, güneşin/tanrının oğlu, bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü Dalay Lama yarı tanrı sayılıyor. Bir çok ülkede diktatörler, tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabilen tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar secde edercesine saygı göstermektedirler. Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhlar adına putlar ve mâbetler/tapınaklar yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o heykellere tanrı diye tapınıyorlardı. Kur'ân-ı Kerim'e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey, bir olan 'ındır. Yoktan var eden yalnızca O'dur. Bütün nimetler O'nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O'nundur. Bütün işler yani kader O'nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek veya istemeyerek O'na boyun eğer. Her şey O'nu tesbih eder (O'na ibâdet eder, O'nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O'nun hükmü geçer. O'nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey O'nun dengi olamaz. O'nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün, yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç değildir. Mutlak anlamda yardım edici O'dur, mutlak anlamda ceza verici yine O'dur. O, gerçek ve mutlak olan yegâne 'ilâh'tır ve O'ndan başka ilâh yoktur. İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, demiştir. Bu isim ilâh kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan bir kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet sahibi 'ilâhın' özel adıdır. İnsanlar bir çok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama ' ' birdir ve O'nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir. , hem ilâhlık (ulûhiyet), hem rablık (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir. İlâh'ın Kur'an'daki Iki Mânâsı: Kur'an'da 'ilâh' daha çok iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun, bütün insanların kendisine ibâdet ettikleri ma'bud; İkincisi, gerçek ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan . İlâh Düşüncesi: Hz. Âdem'den belirli bir zaman sonra insanlar, Tevhid inancının dışına çıkmaya başladılar ve ikinci Âdem Hz. Nûh'tan sonra da yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış devam etmektedir. Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını karşılayan, duâlarına karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan üstün (müteâl) olmalı. Bu ilâh, insanın sahip olmadığı birçok özelliği taşır. Ülûhiyet (ilâhlık), aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makamdır. Kimileri bu ilâhlarını somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir. Birçoğu da insana ait birtakım özellikleri onlara vermişlerdir. Eski yunan tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm'in iki tanrısı vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim bir savaşçıydı. Kimileri birtakım hayvanları, kimileri zamanı, kimileri ruhları, kimileri yerleri kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir. Geçmişte bu tür acayip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm, bütün peygamberler vâsıtasıyla bu tür ilâh düşüncelerini kaldırmış ve insanlar hakkında hakk olan inancını getirmiştir. Çünkü bu inanç, insanların kendi kafalarından ve eksik görüşlerinden değil; bizzat insanların Rabbi 'tan gelmiştir. Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar 'ilâh' konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir. Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan, Kur'an'a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını sürdürmektedirler. 'a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı şirktir. 'ın yaratma, öldürme, diriltme, affetme, azab etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar 'ilâh' haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin, bir kurumun veya bir başka şeyin, tıpkı tanrı gibi olduğunu kabul etmesi, "tıpkı tanrı gibi yaratıyor" diye düşünmesi, onu ilâh saymasıdır. Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür. Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir. Bugün kimileri, atalarının ruhunu, kimileri devlet yöneticilerini ve kahramanları, kimileri devlet örgütlerini, kimileri uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedirler. Bunların gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinmez diye inanılmaktadır. Gazete sayfalarında görülen 'futbol ilâhı', 'müzik ilâhı', 'sanat ilâhı', 'seks tanrıçası', 'ey falanca şarkıcı sana tapıyorum', 'ey sevgili sana tapıyorum' gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin çok çirkin görüntüleridir. Kimileri bir spor yıldızını, kimileri bir müzik ve film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine, yani şirke sürükler. Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, partilerin, meclis-lerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler, uygulamalar, 'karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir' düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar, dolaysıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler. Bazılarının, 'birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur' şeklindeki düşünce ve inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi 'ın insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir. Diyelim ki, herhangi bir konuda 'ın koyduğu bir ölçüsü veya bir hükmü var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasí bir otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan 'ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır ve peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir. Örneğin, (c.c.), Kur'an-ı Kerim'de içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, fâizsiz ekonomi olmaz diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, ' 'ın ölçülerinin geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz onları tercih ederiz' derlerse, işte bu inanç başkalarını ilâh haline getirmedir. Kim herhangi bir şeyi 'tan fazla severse, bir şeye 'tan fazla saygı gösterir, 'tan korkar gibi ondan korkarsa, kim 'ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, kim 'ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir. Farklı ilâhlara inananlar, bu inançlarını zaman zaman ortaya koyuyorlar. 'Falanca devletin, filanca uluslararası kuruluşun, falan adamın ilkeleri her şeyin üstündedir' diyen kimse, 'ı değil onları ilâh tanıyor demektir. İslâm'ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: "Lâ ilâhe illâllah, Muhammedü'r Rasûlullah" Yani, " 'tan başka ilâh yoktur; Hz. Muhammed 'ın rasûlü, elçisidir." " ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur." (28/Kasas, 88)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Faruk
Süper Moderatör
Hep Burda
   
Karma: 0
Online
Mesaj Sayısı: 1217
|
 |
« Yanıtla #6 : Eylül 18, 2011, 06:17:21 ÖÖ » |
|
ALLAH 'dan Başka İlahlar Edinmemek
"Gördün mü heva ve hevesini ilah edinen kimseyi? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?" (Furkan/43)
Genelde "nefis" kelimesi kullanılır böyle zamanlar¬da, fakat bu kelimenin bir kavram ifade ettiği Kur'an'da değişik anlamlar yüklendiği düşünülürse, bu yazıda ego sözcüğü daha yerine oturdu...
Egoyu ilah edinmenin ne olduğu, insanı nerelere götüreceği konusuna eğilmek gerekir. Müslümanların, tuzla buz olmalarının önemli nedenlerinden biridir bu. Nasıl mı? Herkes yeni birşeyler söylemiş olmak uğruna, bir diğerine kulak vermez oldu. Benim dediğim de de¬diğim, diyen diyene. Bir bakıyorsunuz üç kişi bir araya gelmiş, bir müddet sonra o üç kişi ayrı birer söylem sa¬hibi olmuş birbirlerinin dilinden anlamaz hale gelmişler.
"Müslüman Kur'an'a teslim olan kişidir" gerçeği ayetlerle belirtilirken bunu unutup Kur'an'ı teslim alma¬ya kalkmak, Kur'an'a rağmen müslüman olmak nasıl olur? Bunu yaparken insan İslam'ın neresindedir aca¬ba?... "Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine kar¬şı seni aldatıp-yanıltan nedir?" (İnfitar/6)
Kur'an'ı çağa uydurmak gibi bir tutumun uzaktan yakından İslam'la bir ilgisi yoktur. İctihad ayrı tahrip ayrı şeylerdir; bunları iyi ayırdetmek lazım. Kur'an çağlar üstüdür. Her çağa, her topluma ışık tutacak güçtedir. Çünkü kainatın sahibi ve yaratıcısı olan 'ın hüküm¬leri ve sözleridir. O, çağları da yarattıklarını da iyi tanıyandır. İndirdiklerini kıyamete kadar koruyacağını söyle¬yen de kendisidir. Yanılanların yanılgıları, Kur'an'a değil ancak kendilerine zarar verir. "Ey insanlar, yoldan çık¬mışın biri size bir haber getirirse onu araştırın; yoksa bilmeden bir topluma çatarsınız da yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat/6)
Akletmek ayrı bir şeydir, aklımızı ilah edinmek ayrı. birincisini emrederken ikincisinin insanı cehenne¬me taşıyacağını söylüyor. "(Ey Muhammed) 'ın ayetleri üzerinde, inkar edenlerden başkası tartışmaya girişmez. İnkarcıların memlekette dolaşması seni aldat-masın." (Mümin/4)
İnsan kendini, gücünü tanımalı ve sorgulamalı, egosunu ilah edinmemeli. 'ın emirlerine uyarak an¬cak kurtuluşa erebilir; ters düşerek, ona kafa tutarak değil. "Ben samimi idim" yetmez, Rabbine boyun eğmek müslümana farzdır, başkalarını bilemiyorum.
Bir başka önemli sorun da peygamber, alim, ulema, sünnet, hadis ne varsa sollayıp geçmek, silip süpürmek... Bunları Kur'an'ı anlamada birer engel görmek, sadece Kur'an yeter demek!... Güzel... Başımız üzre Kur'an, biz de onu diyoruz, ama peygamberin örnekliği¬ni, mücadelesini niye görmezden geliyoruz? Bize yol açan gerçekleri o günlerden bu günlere taşıyan, köprü olan, ışık tutan insanlara karşı bu anlamsız tavrımız niye?
Bunun sebebi, alim, ulema sıfatını kendilerine yine kendileri veren, bu işle uzaktan yakından bir alakası, olmayan sahtekarlar ise, bunlara olan kinimiz, buğzumuz bizi gerçekleri görmekten alıkoymasın. Hepimize birkaç doğru öğreten bir başkası vardır.
Tabi ki her zaman her yerde olduğu gibi sapmalar, uydurmalar, dışarıdan alıntılar, yanlış gelen bir sürü haber olacaktır. Bunun sıkıntısını hepimiz çekiyoruz. Sağlıklı bir vücudun herhangi bir yerindeki uru almak yerine o uzvu almak, o bedeni sakatlamak demektir. Önümüzdeki peygamberin sünneti var, asırları içine alan bir İslam tarihi var. Kur'an'ın ışığında bunlara bakmayı öğrendiğimiz zaman, ne yalan ne doğru, ne İslam'dan ne değil seçimini yapmamız kolaylaşır. Yan¬lışları çıkartıp atarsak, doğruları bize kalır.
'ın Resulü bize, İslam'ın yeryüzünde bir düzen/sistem olduğunu, pratiğe geçirilebileceğini gösterdi. Bu düzenin ütopya olmadığını ispatladı. Bu din yayılmaya başladığı andan itibaren o coğrafyaya hayat verdi. Samimiyeti, inancı, hakkı, hukuku, sevgiyi, saygıyı, insana bahşettiği inanç gücünü gördük. Bu düzenin olduğu yerde bu güzellikleri bulabildik. Bunca uğraşma¬larına rağmen insan aklı bunu beceremedi. İnsan hakları sadece dillerinde, İslam'dan başka çıkış yolu arayanların.
Bunları görmezlikten gelmeye başladınız mı parça¬lamalar başlıyor.
Canımızın istediği zaman, aklımızın buyurduğu gibi yatıp kalkıp adına namaz dersek, huşu ile kılma şartını bir kenara itip, bize namazı öğreteni anlamaya çalış¬mazsak, astronomik hesaplarla Ramazan saptarsak, müslümanların aralarında olması gereken bütünlüğü en hassas noktasından vururuz, katlederiz. Nitekim ettik de. Bunu isteyenlerin, planlayanların ekmeklerine yağ sürdük, bize neler yaptıklarını niye anlamıyoruz? Anlamamakta direniyoruz.
Ramazan, bayramlar astronomik bir olay değil, sosyal bir kaynaşma, bir birliktelik, bir paylaşma, 'ın huzurunda topluca ibadet gerçeğidir. İslam aleminin acılarını, sevinçlerini paylaşmasıdır amaç. Kimse kimseye ulaşamıyor, her millet kendi kendine yanıyor, ümmet olgusu paramparça oldu. Dünyanın dört bir yanından gelen müslümanların, aynı vakitte, aynı rekat sayısı ile kıldıkları namazın insana verdiği hazzı, bu cemaatin ne anlama geldiğini düşündük mü hiç? Yeryüzünün neresinde görünürse görünsün ayı görüp oruca ümmetçe başlayıp, ümmetçe bayram et¬menin birşeyleri paylaşmamız, mesajını almamakta diretmemizin nedenini, bize neler yaptıklarını göremeyişimizi neyle adlandıracağımı bilemiyorum.
Kur'an'ın Arap toplumuna indiği bir gerçek, fakat sadece Araplara ait olduğu, onların hayatlarını düzen¬lemeye matuf olduğu iddiası bu konuda az araştırma yapanların, araştırdıkları kaynakları iyi seçemeyenlerin iddialarıdır. Bir kere milliyetçiliği kesin yasaklıyor. Peygamberin mücadelesine bakarsak onca kolay yol varken zoru seçmesinin nedeni neydi acaba? Çünkü kolay yolların sonu milliyetçiliğe çıkıyor. Sadece Arap toplumuna yönelik yararlar, kazançlar sağlıyordu. Bu yollar seçilseydi her şey orada olup, orada kalacaktı belki de. Halbuki peygamberin mücadelesi İslam'ı yayış biçimi, onu, sadece Arabın olmaktan çıkarıp evrenselleştirdi. Buna Yaradan'ın gücü yeter. Çağlar bizim için var, onun için değil.
Yeter artık! 'ın bildirdiklerini bırakıp bildirmedikleriyle uğraşmayınız. Saklı tuttuklarından sorumlu deği¬liz. Sorumluluklarımızın nerede olduğunun bilincine vara¬lım artık. Bu durumda olmamıza neden olanlara "du¬run!" demesini öğrenelim..
Egoyu ilah edinmek gizli bir yanılgının sonucu, Tevfik Fikret'e şu sözleri söyletti:
"Enbiyadan yaşarım müstağni Bir örümcek götürür Hakk'a beni Kitabım sahn-ı tabiat kitabı Bendedir hayr ile şerr esbabı"
Yorumu size bırakıyorum.
Yola doğru işaretler koyanlara selam olsun.
* Enbiya; burada gerçek dostlarını kastediyor.
Mukaddes Özkan
-- YAŞANMAYAN YOLDA ÖLÜNMEZ Kİ!..
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|