|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« : Mart 03, 2010, 11:47:54 ÖS » |
|
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK “Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini iyice araştırın, ’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası ’ın rahmetinden ümit kesmez.” (12/Yûsuf, 87) Yeis; Anlam ve Mâhiyeti Yeis (Ye’s): Umudunu kesmek, ümitsizlik, ümid ve güvenle bağlanacağı şeyden ümidini kesmek anlamında, “yeise” fiilinden masdardır. Yeis (ümitsizlik), recânın (umut etmenin) karşıtıdır. Yeis, bir kimsenin bir şeyden emel ve umudunu kesmesi, güvenini kaybetmesi, kalbinden ümit ve emeli tamamen kesip umuttan tümüyle uzak ve boş olması anlamına gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu anlamda kullanılmıştır: "Ey iman edenler! 'ın kendilerine gazab ettiği o kavim ile dost olmayın ki kabirlerde bulunan kâfirler nasıl ye'se düştülerse (ümitlerini kesdilerse), onlar da öylece âhiretten ümitlerini kesmişlerdir (ye'se düşmüşlerdir)." (60/Mümtehine, 13). Çünkü ölmüş ve kabre girmiş olan kâfirler, Cehennemdeki ebedî kalacakları mevkilerini gördükleri ve âhiret nimetlerinden mahrûmiyetleri belli olduğu için her yönüyle Cennet'ten ümitleri kesilmiş ve ye'sleri gerçekleşmiştir. Ölmemiş kâfirler de ölülerin diriltilmesinden ve âhiretten tamamen ümitlerini kesmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm'de yalnız bir âyette "ye's" "bilmek" anlamınadır İman edenler şu hakikati bilmediler mi ki dileseydi, insanların hepsini zorla hidâyete eriştirirdi...” (13/Ra'd, 31 (Bu âyette geçen yeis kelimesinin de diğer âyetlerde kullanıldığı şekilde ümitsizlik anlamında kullanıldığını tercih eden -Elmalılı gibi- müfessirler de vardır: “İman edenler (kâfirlerden) ümitlerini kesmediler (ve anlamadılar) mı ki dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi…”). Önemli olan, insanların kendi ihtiyarları ile hakkı arayıp iman etmeleridir. Bir kâfir, yani 'a veya Allâh'ın peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmeyen bir kimse, ölürken ölümün şiddetli halleri kendisine gelip çattığı ve İlâhî azâbı müşâhede ettiği vakit iman ederse, bu imana iman-ı ye's veya iman-ı be's denilir. Bir fâsıkın ölürken günahlarından tevbe etmesine de tevbe-i ye's denilir. İman-ı ye's (ye's halinde iman) makbûl değildir. Ye's halinde iman üç şekilde olur: 1- Peygamberler gelip 'ın emirlerini tebliğ ederler, doğruluklarına dair mûcizeler gösterirler. İnanmayanların üzerine 'ın azâbının ineceğini söylerler. Bundan sonra geride mü’minlerin dışında Fir'avn gibi kalpleri katılaşmış inanmayan kimseler kalır. Azâb-ı elîm olan helâk âyetleri gelip inanmayanları yakalayınca, bu sırada iman edenlerin imanları kabul edilmez ve bunların imanları kendilerine bir fayda vermez. Çünkü kendi ihtiyarları ile değil, korku ve ümitsizlikten dolayı iman etmiş oldukları için, bu imanları bir iman-ı ye's veya iman-ı be's olur. Önceden serbest irâdeleri ile iman etmedikleri halde, peygamberlerin geleceğini söyledikleri azâbın apaçık görüldüğü böyle yeis zamanında imanları sahih olmaz ve hiçbir fayda vermez. Gaybe iman esastır. Göz önünde hazır olana ve meşhûde inanmakla iman sahih olmaz. Nitekim âhirette diriltildikten sonra kâfirlerin iman etmesi de böyledir. "Öyle ya kendilerine peygamberleri mûcizeler getirince, onların nezdindeki ilme karşı şımarıklık gösterdiler (veya kendi bildikleri ile şımarıp mağrur oldular). İstihzâ edip eğlenceye aldıkları azap kendilerini çepeçevre kuşatıverdi. O çetin azâbımızı gördükleri vakit ‘tek olan 'a inandık, O’na eş tutmakta olduğumuz şeyleri inkâr ettik’ dediler. Fakat azâbımızı (be'simizi) gördükleri zaman iman etmeleri kendilerine fayda vermedi. 'ın kulları hakkında câri olan âdeti budur. İşte kâfirler burada hüsrâna uğradı" (40/Mü'min, 83-85); " Nihâyet, Firavun suda boğulup can çekişirken ‘inandım, hakikat İsrail oğullarının iman ettiğinden başka tanrı yokmuş, ben de müslümanlardanım’ demişti. Şimdi mi iman ediyorsun?! Halbuki sen bundan evvel ömrün boyunca isyan etmiş, fesadçılardan olmuştun." (10/Yûnus, 90-91) Yûnus kavmi gibi, bir millet peygamberlerin söyledikleri azap gelmeden önce iman ederlerse imanları sahih olur. Yûnus kavmi, Hz. Yûnus'un söylediği azâbın emâreleri belirince, azap kendilerine gelmeden önce iman ettikleri için imanları sahih olup fayda vermiştir 2- Önceden iman etmeyen bir kâfir, üzerinde ölümün emâreleri belirip ölümün şiddetli halleri kendisini sardığı zaman iman ederse, bu iman-ı ye's veya iman-ı be's'dir; makbul değildir. Çünkü ölüm zamanında geride iman ile hayır işleyeceği hiçbir vakit ve imkân kalmamış, nefsi elinden çıkmıştır. "Günahları işleyenlerden her birine ölüm gelince ‘işte ben şimdi tevbe ettim’ diyen kimselere tevbe yoktur. Kâfir olarak ölenlerin de tevbeleri makbûl değildir. İşte bunlara Biz çok acıklı bir azap hazırlamışızdır." (4/Nisâ, 18) ayeti gereğince günah işleyip günahlara dadanan mü'minlerin ölüm gelip çatınca ve hayattan ümitlerini kesmeden önce, tevbelerinin kabulü kat'i değildir; 'ın dilemesine bağlıdır. Fakat mü'min olduğu halde bazı günahlara da bulaşmış olan insanın son nefesinde bile tevbesi makbul olabilir. Çünkü Teâlâ “ 'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz” (Zümer53 buyuruyor. Fakat imansızın son nefesindeki tevbesi makbul değildir. Çünkü bunun önceden iman ve irfandan nasibi yoktur ve 'ın rahmetinden ümidini kesmiştir. Bunda bütün İslâm âlimlerinin ittifakı vardır. Bir kısım âlimler, iman-ı ye'si, vaktinde dikilmediği için, tutup büyümekten uzak olan ve kuruyacak fidana benzetirler. Peygamberimiz (s.a.s.) “ , kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabul eder.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/132, 153, III/425, V/362; Tirmizî, De'avât,13, 98; İbn Mâce, Zühd 13, 30) buyurur. Hadiste geçen gargara ile murad, ye's halidir. Bir kulda, ye's ve be's halinin tahakkukundan sonra, onun 'ın emirlerini yerine getirmesi aklen ve naklen tasavvur olunamaz. Nitekim Teâlâ, "Onlar (kâfirler) eğer tekrar, hayata döndürülseler, nehy olundukları şeylere tekrar dönerlerdi. Muhakkak onlar yalancıdırlar" (6/En'âm, 28) buyurmuştur. Bu âyet-i kerime, kâfirin ölürken iman etmesinin kendi istek ve ihtiyârı ile olmayıp mecburî olduğuna delâlet eder. Çünkü kâfirler, ölürken İlâhî azâbı görürler ve meleklerin verdiği şiddetli acıyı tadarlar: "Melekler o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura, ve ‘gelecekte de tadın cehennem azâbını’ diyerek canlarını alırken onları bir görmeliydin!" (8/Enfâl, 50); "Onların (kâfirlerin) hali ne olacaktı melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken" (47/Muhammed, 27); "Ölümün şiddet ve dehşetleri içinde meleklerin pençelerini uzatarak kendilerine: ‘Canlarınızı çıkarın! 'a karşı haksız olanı söyleye geldiğiniz, 'ın âyetlerinden kibirlenerek uzaklaşmış olduğunuz içindir ki bugün hakaret azâbıyla cezalandırılacaksınız’ dedikleri zaman o zâlimleri sen bir görmeliydin!" (6/En'âm, 93); "Hele can boğaza gelince, o vakit siz görürsünüz!" (56/Vâkıa, 83-84). Bütün bu âyetler, kâfirlerin ölürken İlâhî azâbı müşâhede ettiklerine delâlet eder. Bu sebeple onların iman etmeleri ümitsizlik ve korkudan dolayı olup ihtiyârî değildir. 1- Bir kimsenin ye's (ümitsizlik ve korku) halinde iman etmesi, kendisine yönelen ve yakasına yapışan azâbı gidermek için olup ihtiyârî ve hakiki iman değildir. Hakiki iman ihtiyar ve istek ile 'a yaklaşmak ve O'nun rızâsını elde etmek için sahip olunan imandır. 2- Ye's ve be's halinde kişiyi ihtiyarsız olarak inanmaya mecbûr eden, gördüğü âhiret azâbının başlangıcı olan bir sıkıntı ve azaptır. Bundan kurtulması için imana sığınır. İmansız kişi dünyada ölürken azap çeker, bununla âhirete intikal eder. 3- Kişinin ölürken ve öldükten sonra nefsi elinden çıkmıştır. Ölürken nefsinde tasarrufa ve bir hayır kesbederek onunla faydalanmaya güç getiremez. 4- Bu şekilde bir imanın faydasının bulunmayacağı hakkında nass vârid olmuştur 3- Güneşin Batıdan doğması veya semâ (yıldızlar) parçalanıp üzerlerine düşmek gibi kıyâmetin açık ve büyük alâmetleri zuhur ettiğinde veya kıyâmet kopmaya başlayınca ya da öldükten sonra diriltildiğinde kâfirin iman etmesi de bir iman-ı ye'sdir,: "Onlar (kâfirler) ancak kendilerine azap meleklerinin gelmesini, yahut Rabbinin gelmesini veya Rabbinin âyet ve helâk mûcizelerinden bazısının gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önceden iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmış olmayan hiçbir kimseye o gün iman etmesi asla fayda vermez. De ki, ‘Bekleyin, şüphesiz biz de bekliyoruz." (6/En'âm, 158). Burada meleklerden murad, ölüm veya azap melekleridir.
Teâlâ'nın iki türlü âyeti vardır:
'ın varlığına ve ekmel sıfatlarına delâlet eden, gelecekteki hâdiseleri meydana gelmelerinden önce haber veren ve gösteren âyet ve delillerdir ki iman ve âhiret bunlarla kazanılır. Bir kısım âyetler (alâmetler) de hâdise ve vâkıaların bilfiil ortaya çıkmaya başladıklarını ve İlâhî kudretin tecellisini gösterirler. Bu ikinci kısım âyetler de kıyâmetin büyük âlametleridir ki bunları görenler iman edeceklerdir. Fakat bunlar gelmeden önce iman edenler veya iman edip amel-i sâlih işlemiş ve iyilik yapmış olanların imanları makbûl olacaktır. Yoksa önceden iman etmemiş veya imanla bir hayır kazanmamış kişinin, kıyâmetin büyük ve açık olan âyetleri zuhur edince veya kıyâmet koparken ya da öldükten sonra diriltilince iman etmesi de bir iman-ı ye'sdir, kendisine fayda vermez. Merhum Hamdi Yazır'ın tefsirine göre; bir kişi kıyâmetin büyük alâmetlerinden önce iman etmiş olursa, onun kurtuluşu için bu kâfi olacaktır. Fakat bu âyetlerin zuhûrundan itibaren iman etmenin kabulü için, bu imanı ile beraber hayır işlemesi de şarttır. Çünkü vakit daralmıştır. Henüz kıyâmet kopup bitmeden ve vâkıa tamam olmadan iman etmekle birlikte hayır ve iyilik işlemek fayda verecektir. Kıyâmet kopup bitince ve vâkıa tamam olunca be's ü ye's tamam olacak ve artık iman etmek de fayda vermeyecektir. Yeis; sözlükte, arzu edilen şeyden uzaklaşmak demektir. Kavram olarak 'yeis', istek ve arzunun tükenmesi, ümitsizlik, umudun kalmaması anlamındadır. Kur'an, 'yeis' kelimesine eş anlamlı 'kunût' (sonu tı ile) kelimesini de kullanır. 'Kunût', hayrdan ümidi kesmek demektir. Bir âyette ikisinin birlikte kullanıldığını görüyoruz: "İnsan, hayr istemekten bıkkınlık duymaz, fakat ona bir şer dokundumu, artık o, yeise düşen bir umutsuzdur." (41/Fussılet, 49) İnsan, yaratılışı gereği, kendine faydalı olan şeyi çok ister. Bunun için gayret eder, çaba gösterir. Sıkıntı ve zorluktan hoşlanmaz. Elindeki nimet ve imkânların gitmesini sevmez. Bir zorluğa düştüğü, elindeki nimetlerin bir kısmı imtihan için elinden alındığı zaman, hemen şikâyete başlar ve bunu bir şer, kendisi hakkında hayr olmayan bir şey olarak değerlendirir. Sonra da ümitsizlik üstüne ümitsizliğe düşer. Yeis hali, bir ümitsizlik veya kötümserlik halidir. İnsanın, kendisine dokunan bir zorluk, sıkıntı, istediğini elde edememesi ânında düştüğü psikolojik durumu anlatmaktadır. Şüphesiz bu durum, insana âit egoizmin, inkârcı insanların da nankörlüğünün görüntüsüdür. Çünkü hakkıyla iman edenlerde böyle bir durum, böyle bir rahatsızlık olmaz. "Ey iman edenler! 'ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi velî (dost ve müttefik) edinmeyin; ki onlar, kâfir olanların kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden, kurtuluştan) umut kesmeleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir." (60/Mümtehıne, 13). Onları gören hayattaki inkârcılar da ölümden sonrası için bir umut ve kurtuluş yolu beklemezler, rahmet ve cennet nimetlerinden yeise düşerler. Rabbinin verdiği nimetlere yeterince kanaat getirip şükretmeyen nankör kimseler, isterler ki ellerindeki dünyalık imkânlar, bol nimetler hiç eksilmesin, artsın ve böylece sürüp gitsin. Elindeki nimet eksilince veya biraz sıkıntı olunca hemen ümitsizliğe kapılmaya ve (c.c.) hakkında yanlış düşünmeye başlarlar. Bu kötü duyguların sahibi, 'ı kendisene bol bol nimet verirken 'cömert', nimet kesilince bu sefer de 'ihânet eden' diye nitelendirmeye cüret eder. Kur'an, bu konuda dikkat çekici bir örnek veriyor: "Fakat insan, ne zaman onun Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir ikramda bulunsa, onu bolca nimetlendirse 'Rabbim bana ikramda bulundu' der. Ama ne zaman onu deneyerek, rızkını kıssa (azaltsa), hemen der ki, 'Rabbim bana ihânette bulundu." (89/Fecr, 15-16) İşte bu şekilde nankörlük illetiyle hasta olanlar, ümitsizliğe düşerler. Bunun sebebi bu gibi kimselerin 'ın rahmetinin boyutlarını anlamamaları veya işledikleri cürümlerin çokluğundan ürkmeleridir. Ya da 'ın nimet ve rızık verirken hikmete uygun olarak verdiğini idrâk edememeleridir. Halbuki 'a teslim olmuş olan ihlâslı bir mü'min 'ın takdir ettiğine itiraz etmez. Payına düşene râzı olur. İlâhî adâletten şüphesi yoktur. Ayrıca o inanır ki, işlediği her tür amelin mutlaka karşılığını alacaktır. 'ın azâbından da emin değildir. Bunun sebebi de, kendi işlediği sâlih amellerin tam olup olmamasındaki şüphesidir. Yoksa 'ın rahmetinden umut kesmez, 'ın ihlâsla işlenmiş bir sâlih ameli boşa çıkaracağını aklının ucundan bile geçirmez. Demek ki, ümitsizlik hastalığı inanç zayıflığından ya da 'ın sıfat ve fiillerinden şüpheye düşme nankörlüğünden kaynaklanmaktadır. Böyle kimseler, 'ın adâletinden şüphe ettikleri gibi, rızık verenin olduğunu da unuturlar. Yaptıkları güzel işlere 'ın yeterli karşılığı vermeyeceği endişesini taşımaktadırlar. Böyle bir durum, gerçek imanla bağdaşmaz. "Biz insan üzerine nimetler akıttığımızda o Bizden yüz çevirip yan çizer. Ona bir şer dokununca da çok ümitsiz birisi haline geliverir." (17/İsrâ, 83; Ayrıca bak. 11/Hûd, 9-10; 41/Fussılet, 49) Yeryüzündeki bütün kötülükler, bütün aksaklıklar, bütün ifsatlar insanların yaptıkları yüzündendir. Bu nedenle (c.c.) insanlara uyarıcı ve müjdeleyici elçiler göndermiştir. Kötülük yapan kimseler, bir anda her şeyin bittiğini düşünerek ümitsizliğe kapılırlar, 'ın affının büyük olmadığını sanırlar. Halbuki hakkındaki bu düşünce yanlıştır. "Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinirler, fakat kendi ellerinin sunduğu (şeyler) sebebiyle onlara bir kötülük isâbet ettiğinde de, hemen umutsuzluğa kapılırlar." (30/Rûm, 36)
(c.c.), yarattığı insanın günah işleyeceğini de, isyan edeceğini de bilir. Ancak O, hatasını anlayıp tevbe edenleri, inkârdan sonra imanı tercih edenleri hem bağışlar, hem de onların tevbelerinden râzı olur. İnsan sürekli hata yapar, (c.c.) da hatalarından vazgeçenleri (tevbe edenleri) bağışlamaya devam eder.
'ın Rahmetinden Ümitsiz Olunmaz: Ümitsizliğin en kötüsü 'ın rahmetinden ümit kesmektir. Böylesine bir ümitsizlik kimileri için şirk, kimileri için de büyük günahtır. Kur'an şöyle diyor:
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mart 04, 2010, 12:03:29 ÖÖ Gönderen: RUMEYSA »
|
Logged
|
|
|
|
|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #1 : Mart 03, 2010, 11:50:06 ÖS » |
|
"Oğullarım, gidin de Yusuf ve kardeşinden bir haber getirin ve 'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası 'ın rahmetinden umut kesmez." (12/Yusuf, 87) "De ki: 'Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim ümit keser." (15/Hıcr, 50)
(c.c.), günahkâr mü'minleri ümitsizliğe düşmemeleri konusunda uyararak, 'ın rahmetinden yeise düşenin yanlışlığına işaret ediyor: "De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım, 'ın rahmetinden yeise düşmeyin. Şüphesiz , bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhamet sahibidir." (39/Zümer, 54). Tâkip eden âyetlerde bu bağışlamanın, ancak tevbe ederek 'a teslim olmakla ve 'tan gelene (Kur'an'a) uymakla mümkün olabileceği vurgulanmaktadır. Yeis bir ümitsizlik, eli kolu bağlı bekleme, kötümserlik ve biraz da tembellik durumudur ki, hiçbir insan için câiz değildir. Kimileri çoğu zaman yapılması gerekeni yapmaya üşenirler veya ne yapacaklarını bilemezler. Sonra da elleri koynunda bekleyerek umutsuzluğa düşerler. (c.c.), her bir başarıyı sebeplere bağlamakta, günah ve hataları tevbeden sonra bağışlayacağını müjdelemektedir. Ümitsizlik Mikrobu: Daha çok, ’ın; Et-Tevvab, Er-Rahman, Er-Rahim, El-Mucib, El-Kahhar, El-Kadir, El-Muntakim, El-Afuv isim ve sıfatlarının yeterince anlaşılamamasından doğan bir virüs olan ümitsizlik; hem akideye zarar verir hem de dostluğa...
’tan ümidini kesenler, bu yeislerinin doğal sonucu olarak ibâdet ve kulluk yapma ihtiyacı hissetmezler... Çünkü öyle bir ’a inanmışlardır ki; en ufak bir hatayı kesinlikle affetmez... Ümitsizlik mikrobu insanı hem ibâdetlerden soğutur hem de sosyal hayattan... İnsanın ümitsizliği, elindeki nimetlerde eksilme, umduğunu bulamama yüzünden, başka bir deyişle “işlerin tıkırında gitmemesi” halinde baş gösteriyor Ümitsizliğin en kötüsü ve ümitsizliği şirk benzeri günah haline getirense ’ın rahmetinden ümidi keserek ebedî hayatın karanlık hale geldiğini, kurtuluş ve tevbe ümidinin kalmadığını düşünmektir. Bu büyük günahı gereğince anlamak için tevbe sırrını çok iyi kavramak gerekir. Çünkü ümitsizlik, esas anlamıyla, tevbe kapısının kapandığını, her şeyin bittiğini, artık kurtuluş ümidi kalmadığını düşünmektir. Günahların en büyüğü, insanın ’ın rahmetinden daha büyük bir günah olabileceğini düşünmesidir. Bu, ’a âcizlik, yetersizlik isnat etmektir. İnsanın en büyük günahlarından biri ve kendisine yaptığı en kahredici zulüm budur Kur’an, ümitsizliğe düşmüş bir topluluğun dost edinilmesine şiddetle karşı çıkar. Ümitsizlik-Küfür İlişkisi Ümitsizlik, organik ve psikolojik bozukluğun bir belirtisi olup, kişide her şeyin boş görünmesine, umut halinin tamamen yok olmasına sebep olan bir ruhsal durumdur. Böyle bir müzmin hastalığa yakalanın kurtuluşu hemen hemen imkânsızdır. Mü’minin böyle bir duruma düşmemesi için Kur’an, bütün ümit kapılarının açık olduğunu, şirkten başka bütün günahların bağışlanabileceğini özellikle vurgular. “Şüphesiz ki , kendisine şirk/ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başka (günahları) dilediği kimseler için bağışlar…” (4/Nisâ, 48) Kur’an’da yeis ve kunut, kâfirlerin özelliği olarak belirtilmektedir. “İnsana tarafımızdan bir rahmet tattırıp da sonra bunu kendisinden çekip alıversek o, ümidini kesen bir adam, bir nankör olur.” (11/Hûd, 9 Zira ümitsizliğin bir küfür eylemi olduğu başka âyetlerde açık bir şekilde ifade edilmektedir: “ ’ın rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?” (15/Hıcr, 56) “…
’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfir topluluğundan başkası ’ın rahmetinden ümit kesmez.” (12/Yûsuf, 87) Kâfirler, ’ın rahmetinin genişliğini, ilminin ve kudretinin kemâlini bilmezler; bundan dolayı âhiret hakkında ümitleri bulunmamaktadır. "Ey iman edenler! 'ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi velî (dost ve müttefik) edinmeyin; ki onlar, kâfir olanların kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden, kurtuluştan) umut kesmeleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir." (60/Mümtehıne, 13). Bu âyette kâfirler âhiretten o kadar ümitsiz olarak tasvir edilmişler ki, bir ölünün mezardan kalkıp geri gelmesi nasıl umulmazsa, öylesine umutsuz oldukları ifâde edilmiştir. Yukarıdaki âyetlerde ümitsizlik, tamamen kâfirlere hasredilmektedir. Aşağıdaki âyette ise ümitsizlik ile küfür arası âdeta birleştirilmiş, birbirinden ayrılmaz iki unsur gibi ifâde edilmiştir: . Mü’min, ’ı ve nimetlerini tasdik eden biri olarak mütâlaa edilmekle beraber kâfir, asla bunları kabul etmeyen biridir. Çünkü kavram olarak küfür, bir şeyi gizlemek anlamını ifâde etmekle beraber örfte, ve nimetlerini inkâr mânâsında kullanılmaktadır.. Halbuki müslüman, zaman zaman bu konuda fütur gösterse de, nimetlerin ancak ’ın takdirinin sonucu olduğuna inanır. Takdirlerin ise, her zaman tahakkukları mümkün olduğundan ümitsizliği kalıcı ve sürekli değil, düşüncesizliğin bir eseri olarak anlık veya kısa sürelidir. Ümitsizlik ruha yerleşince, artık onda bir hayat filizi yeşeremez; bundan dolayı , kulların ümitsizlik konumuna düşmemeleri için onları daima kendisine karşı ümitlerini muhâfaza etmeye çağırmakta ve kullarına karşı bütün günahları affedecek derecede merhametli olduğunu belirtmektedir: 9/Zümer, 53)İlâh kavramının bir anlamı da sığınılacak yer, umut bağlanacak makam demektir. İnsanların bu makama yönelişleri ise duâdır. “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez. Yeryüzü ıslah edildikten sonra orada bozgunculuk yapmayın. ( ’ın azâbından) korkarak ve (rahmetini) umarak O’na duâ edin. Muhakkak ki ihsan sahiplerine/iyilik edenlere ’ın rahmeti çok yakındır.” (7/A’râf, 55-56). Kur’an’da duâ üzerine öğretilenler, sığınılacak ve umut bağlanacak makamın tek olduğu, duâ ve umut edilecek başka bir mercî aramamak gerektiğini gösteriyor. Kime sığınılır ve gerçek anlamda ümit beslenip ondan beklenti içine girilirse, o makam, kişi ya da şey her ne ise, o ilâh edinilmiş olur. Ümitsizlik Psikolojisi
Teâlâ, insanı bazen darlıkla, bazen de genişlikle imtihan eder. Bolluk, nimet, refah ve huzurla yapılan imtihanın derecesi, kimi zaman şiddet, sakıntı ve musîbetle yapılan sınavdan daha fazla olabilir, nimetlerle denenme daha zor gelebilir. İnsan zorluklarla sınandığını daha kolay anlasa da, rahatlık ve nimetlerle imtihan olduğunu çoğunlukla unutur. Aslında bolluk da, bir başka imtihan şeklidir; tıpkı sıkıntı ve darlıkla sınanıldığı gibi. , kendisine iman ve itaat edenleri çeşitli şekillerde dener. Darlık ve sıkıntı ile imtihan edilen mü’min sabreder, bollukla sınava tâbi tutulunca da şükreder. Neticede her iki husus da mü’min için hayırlı olur. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Ne tuhaftır ki, mü’minin bütün işleri hayırdır. Ve bu hayır, mü’minden başkası için yoktur. Ona bir bolluk isâbet edince şükreder ve bu, onun için hayırlı olur. Ve yine ona bir sıkıntı dokununca da sabreder. Bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64; Ahmed bin Hanbel, IV/332, 333, VI/15, 16) Bol rızık ve çeşitli nimetlerle imtihanın yapıldığını şu âyet gâyet açık bir şekilde ifâde etmektedir: “Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birden bire onlar bütün ümitlerini yitirdiler.” (En’âm, 44). Önceki ümmetler, kendilerine gönderilen peygamberlere iman etmedikleri için, onlara çeşitli darlık ve musîbetler verdi; fakat onlar, yine iman etmediler. O’nu unutup şehvetlerine teslim oldular. İşte böyle tam bir sarhoşluk ve dalgınlık ânında onları yakaladı ve neye uğradıklarını bilemediler. Ne yapacaklarını düşünmekten âciz kaldılar ve helâk olup gittiler. Yeis, karamsarlık ve üzüntü hali, insanı nankörlüğe sevk etmekte ve küfre yaklaştırmaktadır. Önceki halini, bol bol rızıklarla geçirdiği o mutlu yaşayışını hiç hesaba katmadan ve nimetleri hiç hatırlamadan, içinde bulunduğu fakirlik ve zarûret halini ve musîbetin verdiği sıkıntıları ve ıstırapları anlatır durur. “Önceden bol bol veren ve ihsanda bulunan yine verir” demez de; ümitsizliğe, karamsarlığa kapılır. Nimetin sahibine ve nimetlere nankörlük etmeye başlar. Yeis, karamsarlık, bezginlik, üzüntü ve yılgınlık nankörlüğü oluşturan ve küfre kapı açan sebeplerdir. Şu âyet, peygamberler başta olmak üzere hiçbir mü’minin ’ın yardımından ümidini kesmemesi ve ye’se düşmemesi gerektiğini bize bildirmektedir. “Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalana çıkarıldıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. Suçlular topluluğndan (ise), azâbımız asla geri çevrilmez.” (12/Yûsuf, 110) Yeis konusunda Kur’an’ın şu mesajı bizim için çok önem arzetmektedir “ ’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (39/Zümer, 51). Mü’min hangi durumda olursa olsun ’ın rahmetinden asla ümidini kesmez. Zira ’ın rahmetinden ümit kesmek ancak kâfirlere mahsustur İbn Abbas (r.a.): “Mü’min her durumda ’tan gelecek bir hayır ümidi içindedir. Çünkü mü’min bir sıkıntıya düştüğünde, ’a yönelir; bolluk ânında ise, O’na hamdeder” demiştir. ’ın rahmetinden ümit kesmek, ancak insanın, âlemin ilâhının kâmil mânâda eşyaya kadir olmadığına veya tam mâlûmâtının bulunmadığına ya da cömert değil; cimri olduğuna inandığında söz konusu olur. Halbuki bu üç şeyden her biri o insanın küfrünü gerektirir. ’ın rahmetinden ümit kesmek ise ancak kâfir kimse için söz konusudur. Yeis, karamsarlık ve buna bağlı olarak aşırı üzüntü, şikâyet, sızlanma gibi hususlara sebep olmaktadır. Nankörlük de bu sebeplerin verdiği ruh hâletinden kaynaklanmakta ve insanı küfre yaklaştırmaktadır. Yeis ve bu yüzden oluşan karamsarlık bir hastalıktır; kalbin, iç dünyanın hastalığı, psikolojik hastalık. Ve bu hastalık benzer nice mânevî hastalığın dâvetçisi ve tetikleyicisidir. 1. Teâlâ Hûd sûresinin bu âyetlerinin akabinde gelmekte olan 11. âyette “ancak sabredip sâlih amel işleyenler müstesnâ” diyerek bir istisnâda bulunmuştur. İstisnâ olmasaydı, bu cümle de kendinden önceki cümlelerin hükmünü alacaktı. Böylece âyetteki “insan” lafzı içerisine sabredip sâlih amel işlemeyen hem mü’min, hem de kâfir bütün insanlar girmektedir. 2. Bu âyet-i kerime ayrıca şu türdeki âyetlerle de uygunluk arzetmektedir: “Doğrusu insan hırslı yaratılmıştır. Kendisine kötülük dokundumu sızlanır. Kendisine hayır dokundumu vermez. Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır.” (70/Meâric, 19-22) 3. İnsanın mizacı genelde zayıflık ve âcizlik gibi özellikler arzeder. İbn Cüreyc diyor ki: “Ey Âdemoğlu! ’tan sana bir nimet geldiği zaman kefûrsun/nankörsün. Senden o nimeti aldığı zaman ise yeûs ve kanût, yani ümitsizsin.” (F. Râzî, Mefâtihu’l Gayb, 17/190). Görüldüğü gibi İbn Cüreyc de “insan (Âdemoğlu)” lafzını genel olarak kullanmıştır. Böylece bu âyette eksik yapılı; içinde bulunduğu ânı yaşayıp geleceği hiç düşünmeyen, geçmişi de anmayan, sonra karşılaştığı şeylerden dolayı çabucak isyan eden bir insan tasviridir. korkusu hatırına gelmez, mağrur bir tavır alır. O nimetin hukukunu hamd ve şükürle edâ edecek yerde iftihar eder durur. Hâsılı insan, dünyada ya nimetten ya da zarûretten hâlî değildir. Bu insan bazen nimet ve bazen de zarûretle imtihan olur. Yine insan, fıtraten rahmet sebebiyle itminan ve onun alınıp çekilmesinden dolayı da elem duyar. Her iki halde de, yani rahmet verildiğinde Rahmân ve Rahîm olan ’ı, rahmet çekilip alındığında da yine O’nun ihtiyârını, hikmet ve imtihanını tefekkür ederek en güzel şekilde davranmak lâzım gelirken insanda öyle psikolojik bir hal vardır ki, bundan dolayı çokları nimet veren ’ı düşünmez. Daha önce eline nimet geçtiğini gördüğü halde o elinden alınıverdiği zaman her şeyi unutur, ümitsiz ve karamsar olur. İnsan karakteri devamlı değişim üzeredir. Kendinde bir güç bulduğu zaman mübâlağalı bir şekilde kibir ve büyüklük gösterir. Ancak zayıflık ve âcizlik hissederse zillet ve meskenet içerisine düşer Bir başkası da kendisine sıkıntıdan sonra rahmetini tattırsa nimeti küçümser, şükrünü unutur ve bolluk onu baştan çıkararak şımartır. “İşte bu benim hakkım” der. Âhireti unutur ve böyle bir şeyin olacağını çok uzak bir ihtimal sayar. “Kıyâmetin kopacağını sanmıyorum” der. Kendisinde bir böbürlenme belirir ve ’a karşı çıkarak katında kendisinin de bir yeri olduğunu sanır. Âhireti ve ’ı inkâr eder. Ama yine de Rabbine döndürülecek olsa O’nun yanında kendisinin önemli bir yeri olduğunu kabul eder. Ve der ki: “Rabbime döndürülürsem muhakkak ki O’nun nezdinde güzel şeyler bulacağım.” Ama bunların hepsi birer gurur ve kuruntudan ibârettir. , kendisine nimet verdiği zaman insan şımarır, azıtır, büyüklenir, sırtını döner ve gider. Ama bir kötülük dokunacak olursa küçülür, düşer, aşağılaşır, yalvarır ve bıkmadan, usanmadan duâ eder durur. başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurur: “İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip yan çizer. Ona bir zarar dokununca da umutsuzluğa düşer.” (17/İsrâ, 83). Ancak geniş ve dar anlarında ’ın korumuş olduğu kişiler bu noksanlıktan uzaktır. Çünkü, Cenâb-ı Hak insana mal, âfiyet, fetih, rızık ve nusretle nimette bulunduğu ve insan istediğine kavuştuğunda ’a karşı itaat ve ibâdet vazifelerinden genelde yüz çevirir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak insana musîbetler, dert ve üzüntüler gibi birtakım şerleri dokunduracak olsa insan bu defa da umutsuzluğa düşer. 11/Hûd, 9 ve 41/Fussılet, 49. âyetlerden anlaşılacağı üzere yeûs karakterinin nankörlükle yakın ilişkisi vardır. Çok ümitsiz anlamındaki yeûs, kimi yerde küfrân-ı nimet ifâden bir sözcük ile bulunurken, kimi yerde de imanın zıddı olan kelime grubu ile beraber bulunmaktadır (60/Mümtehıne, 13; 12/Yûsuf, 87). İnsana bir sıkıntı, bir zarar, bir musîbet dokunduğu zaman ümitsizliğe düşer. ’ın sıkıntıları giderecek, daralmış göğüslere nefes aldırıp ferahlatacak yardımından, lütuf ve rahmetinden ümidini keser. Kendisinden çekilip alınan nimetler gibi bir nimetin tekrar geriye dönebileceğinden şiddetli bir ümitsizlik içinde bulunur. Kur’an bunu şu şekilde ifâde eder: “İnsana nimet verdiğimiz zaman (Bizden) yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar ve ziyan dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer.” (17/İsrâ, 83). Bu âyette geçen yeûs kelimesi, nankörlüğün tam karşılığıdır. İnsan cinsine sıhhat ve zenginlik gibi şükrü gerektiren nimetler verildiğinde, şükür ve zikirden yüzçevirmekte, hastalık ve fakirlikle baş başa kaldığında ise, ’ın rahmetinden şiddetli bir şekilde ümidini kesmektedir. ’ın rahmetini ummak ve beklemek mü’minin vasfıdır. Şükran duygusu ile Rabbine bağlı olan mü’min, başına gelen sıkıntı ve zarardan dolayı asla ümidini yitirmez. Nankörlük bir yönüyle ’ın nimetini unutmanın bir tezâhürüdür. Ümitsizliğe düşmek de, nankörlüğün bir sonucudur. Kanût kelimesinin eş anlamlısıolan yeûs kelimesi, 11/Hûd sûresinin 9. âyetinde nankör anlamına gelen “kefûr” kelimesiyle beraber bulunmaktadır. Bu kelimenin de küfür kelimesiyle aynı kökü paylaştığı unutulmamalı, dolayısıyla ümitsizliğin küfür veya en azından küfre yaklaştırıcı özelliği unutulmamalıdır. Bu konuyu içeren âyetlerin Kur’ân-ı Kerim’de sıksık tekrarlanması; bu tutum ve davranışların insan psikolojisinde derin izlere sahip olduğunu gösteriyor. Sıkıntı ve felâket ânında ümidini yitirmek, bolluk ve refahta şımarmak, kibirlenmek, büsbütün cimri kesilmek… İşte insanın genel ruh yapısı…
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Mart 04, 2010, 12:05:40 ÖÖ Gönderen: RUMEYSA »
|
Logged
|
|
|
|
|
Faruk
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #2 : Mart 03, 2010, 11:52:22 ÖS » |
|
Ümit; “Yeis”in Zıddı Umut veya ümit: Ummak, emel, arzu, beklenti. Bazı şeylerin olması konusunda beslenen his; ummaktan doğan güven duygusu; bu duyguyu veren kimse veya şey demektir. Aynı zamanda, ummanın verdiği rahatlık, ferahlık duygusuna umut denir. Bunun zıddı olan yeis de umutsuzluktan doğan karamsarlık, üzüntü demektir. Recâ da "ileride meydana gelmesi umulan arzu edilen bir şeye kalbin duyduğu ilgidir." Mü'minler 'tan korkmakta oldukları kadar O'ndan umut kesmemekle de yükümlüdürler: " 'ın rahmetinden umut kesmeyin." (39/Zümer, 53) Çünkü umutsuzluk insanı kendini düzeltme, arındırma çabalarından yoksun bırakır. Kur'an, mü'minin her durumda umut içinde olmasını gerektirecek müjdelerle doludur: "Şüphesiz Rabbin onların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir." (13/Ra'd, 6) "Rabbiniz bol rahmet sahibidir." (6/En'âm, 147) . "Onlar ki inandılar, hicret ettiler, yolunda savaştılar; işte onlar 'ın rahmetini umarlar "(yercûne)" (2/Bakara, 218), " 'a iman edenleri ve O'nun kitabına sarılanları rahmetine ve bol nimetine kavuşturacak, önleri kendisine götüren doğru yola eriştirecektir" (4/Nisâ, 175) ve "Ey iman edenler, 'tan korkun, O'nun elçisine inanın ki size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın" 57/Hadîd, 28) gibi âyetlerde açıklandığı üzere umut ancak gerekli şartları hazırladıktan sonra sonucu 'tan ummaktır. Bunun aksi bir beklenti Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "Nefsini hevâsına tâbi kılıp şehevî arzularının peşinde ömrünü tükettikten sonra 'tan Cennet isteyen ahmaktır" hadisinde tanımladığı gibi ahmaklıktır. Korku ve umut birbirini bütünleyen ve mü'mini kemâle erdiren iki niteliktir. Bu nedenle Kur'an mü'minleri tanımlarken iki niteliği birlikte anar: "Yanları yataklardan uzaklaşır, korkarak ve umarak Rab'lerine duâ ederler." (32/Secde, 6). “Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip inananlar(a karşı,) muhakkak ki Rabbin, o(tevbe ve îmâ)ndan sonra, elbette bağışlayandır, merhamet edendir.” (7/A'râf, 153) “Ve onlar ile beraber başka tanrıya yalvarmazlar. 'ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur.” “Kıyâmet günü onun için azâb kat kat yapılır ve o, azâb'ın içinde hor ve hakîr olarak kalır.” “Ancak tevbe edip inanan ve faydalı bir iş yapanlar, işte onların kötülüklerini iyiliklere değiştirecektir. çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” “Kim tevbe eder ve faydalı iş yaparsa o, makbul bir kimse olarak 'a döner.” (25/Furkan, 68-71) “Gündüzün iki tarafında (sabah, akşam) ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.” (11/Hûd, 114) Hûd sûresi 114. âyette de yine 'ın, günâhlarından tevbe edip uslanan ve güzel işler, ibâdetler yapan, gündüzün uçlarında ve gece saatlerinde namaz kılan kimselerin kötülüklerini iyiliklere değiştireceği, iyiliklerin, kötülükleri gidereceği vurgulanmaktadır. Günâhların iyiliklere çevrilmesi şu anlama gelir: Daha önce günâh işler yapan kimseler, dönüp sevap işlemeğe başlarlar. Kötü olan halleri ve işleri iyiye döner. Halleri düzelir. Eskiden kötü iken iyi insan oluverirler. Yahut , tevbe edenlerin, eskiden işledikleri günâhları sevaba döndürür, iyi iş yapmışlar gibi onlara sevap verir. Bu ve benzeri âyetler, umutsuz insanlara umut sunmakta, insanları karamsarlıktan, günâhta ısrardan kurtarmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'in her yerinde insanlara bu umut aşılanmaktadır. Bütün bunların amacı, insanlara zorluk değil, kolaylık ve umut sunarak onları günâh vâdîsinden çekip 'a yöneltmektir. Yüce , kendisine yönelen kulunu büyük lütfuyla affeder: (59/Zümer, 53-54) buyurmuştur. Hz. Peygamber'in: “ İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku ve Ümit Sözlükte beklenti anlamını ifade eden ümit, Kur’an’da tama’ ve recâ kelimeleri ile ifade edilir. Tama’, kalbin ileride meydana gelecek olan şeyi arzu edip ona yönelmesi, bu konuda hırs göstermesidir. Recâ ise, ye’sin (ümitsizliğin) zıddı olup meydana gelmesi mümkün olan, arzu edilen bir şeyin tahakkukunun istenmesidir. Korkuyu ifade eden havf ise, insanın zanna ya da bilgiye dayanarak bazı işaretlerden hareketle gelecekte hoşuna gitmeyecek bir şeyin meydana gelmesinden veya sevilen bir şeyin elden gitme endişesine kapılarak bundan kalbinin elem duymasıdır. Kurân-ı Kerim, çeşitli âyetlerinde insanın korkularından bahseder. İnsan düşünen, etrafını gözleyen, kâinatın birçok tehlikelerine karşı ne kadar âciz kaldığının idrâkinde olan bir varlıktır. Bundan dolayı insan, tehlikelere karşı kendisini korumak mecbûriyetindedir. İnsanı buna sevk eden şey ise fıtratındaki korku hissidir. Bugünkü ilmî araştırmalar, insan psikolojisinin korku ve ümit adında iki temel duyguya dayandığını göstermektedir. Bu iki duygu, insanın hayattaki yönelişini, hedefini tayin etmektedir. Önümüzde nefsin iki zıt çizgisi var: Korku ve ümit. Tabiatı icabı nefis korkar ve ümitlenir. Kur’an, korku ve ümit çizgisine yönelir ve ilk iş olarak bu iki çizgiden her türlü fâsit ve sahte korkuyu ve sapık emeli ayıklar. Sonra sadece kendisi için gerekli olanı umacak, korkulması gerekli olandan korkacak şekilde ayarlar. Bu yapılmazsa insanın rûhî dengesi bozulur, hastalanır. Bilhassa korku hissi yönlendirilmezse rûhî bunalımların ve akıl hastalıklarının çok mühim bir sebebi olur. Bunun için “korku, psikiyatrinin atomu gibidir” denilmiştir. Yani birçok rûhî hastalığın temelinde o yatar. İnsanların çoğu, fıtratlarındaki korku hissi iyi yönlendirilmediği için, gerçek mercî olan 'a tevcih edilmediğinden binlerce sahte korkunun elinde huzursuzluğun esiri olmuş, çırpınıp durmaktadır. Kur’an, bu iki temel duyguya sık sık vurgu yapar. Kur’an’daki ibret amaçlı olaylar ve derslerin büyük bir kısmının bu iki temel duyguyu hedeflediklerini söylemek mümkündür. Çoğu kez rahmet ve azap âyetleri ile cehennem azâbı ve cennet hayatının birbirlerini takip ettikleri görülür. Zaten dinde de, hem ’ı sevmek hem de O’ndan korkmak bir esas olarak kabul edilmektedir. Bundan dolayı , hem sevilmeli, hem de kendisinden korkulmalıdır. Nitekim Kur’an’da mü’minler, duyguları itibarıyla bu her iki durumu dengede tutan kimseler olarak tanıtılır: “Korkarak ve umarak Rablerine duâ ederler.../Secde, 16) Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur: “Mü’minler, ’ın azab ve azâbının miktarını bilselerdi hiç biri Cenneti ümid etmezdi. Kâfirler de ’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiç biri O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.” (Müslim, Tevbe 23) Kur’an, ümit bağlamında zaman zaman insanın dünyada yaptığı iyi işler ve onlara verilecek cennet nimetlerini dile getirmiş ve bununla muhâtabını iyi amele, güzel ahlâka sevk etmeyi amaçlamıştır. Beyne’l Havfi ve Recâ; Korku ve Ümit Arası: Havf, tatlı bir korku, ’ın celâl, kibriyâ, ve azameti karşısında haşyet duyma... Recâ, zevkli bir ümit. O’nun lütuf, ihsân ve kereminden daima ümitvâr olma... Hayırları işlemek, amel-i sâlih; şerlerden kaçmak ise takvâdır. Amel-i sâlih işlendikçe recâ kapısı, takvâda ilerlendikçe havf kapısı açılır. Her iki kapıdan da aynı neticeye erilir: Cennet. Takvâ ve sâlih amel nasıl birbirlerinden kesin hatlarla ayrılmıyorsa, havf ve recâ da öyle... Bir mü’min ’ı hem sevecek, O’nun rahmetinden daima ümitvâr olacak, hem de O’ndan korkacak, azâbından emin olmayacaktır. Korku ve ümit, bir âhenk içinde olmalı. Mü’min de her an, hem ümit ve hem de korku içinde olmalı. Zira hem Ğaffâr’dır, hem de Kahhâr. Bağışlaması da vardır, kahrı ve perişan etmesi de.Havf ve recâ imandandır... Her ikisi de mü’minin sıfatları. Bundandır ki, hangisi ruhtan çekilse, küfür tehlikesi belirir. Havf etmeyen insan, isyan yolunu tutar, bu yolun sonunun ise küfre çıkma tehlikesi vardır. Recânın azalması da ümitsizliğe yol açar. Bu da sonu küfre çıkabilecek bir başka yol...Bazı kimseler, alenen, sıkılmadan ve daha kötüsü, seve seve günah işlemekte ve sırası geldiğinde de kendilerini teselli sadedinde, “ Ğafur ve Rahîm değil mi?” demekteler. Halbuki, Ğafur ve Rahîm olan 'a isyandan sıkılmak gerekmez mi? İsterse hiç azap etmesin, cehennemine atmasın. Kaldı ki, bir kulun af ve mağfirete ermesi için birtakım şartlara uyması gerek. Ğafur ve Rahîm isimleri, isyanını alenen ve severek işleyenlerden çok, yaptığı günahtan vicdanen rahatsız olan, sıkılan ve kötü halinden kurtulmak isteyenlerin ilticâ edecekleri isimler. Bu isimler, mü’mini yeisten kurtarır. Yoksa –hâşâ- âsînin isyanını devam ettirmez. Bu sözü sarf edenler ’ın sadece Ğaffâr ve Settâr değil; Kahhâr ve Cebbâr da olduğunu hatırlarından çıkarmasalar böyle bir hataya düşmezlerdi... Kur’ân-ı Kerim’de bir kısım âyetler, mü’mini cennetle müjdelerken, bir kısmı da âsileri cehennemle tehdit ediyor. Kalbin bir atıp bir sessiz kalması gibi, insanı bir havfa bir recâya sevk etmekle hoş bir âhenk meydana getiriyorlar. Fâtiha, Kur’ân-ı Kerim’in fihristi, hülâsası, özü ve özeti. Onda da havf ve recâ dersi birlikte veriliyor: “Hamd”de medih ve senâ hâkim. “Mâlik-i yevmi’d-dîn”, havf dersi verir. “İbâdet” recâya, “istiâne” havfa işaret ederler. “Sırât-ı müstakîme hidâyet talebi”: Recâ; “Mağdûb ve dâllînden olma korkusu” : Havf. Fâtiha’yı okuyan bir mü’minin ruhu, o hissetmese de, havf ve recâ dalgaları arasında seyerân eder. Korku-Ümit Terazisinde Ağır Basan Taraf Korku Olmalı. Kur’an’da yapılacak bir araştırma, korku üzerine âyetlerin daha çok olduğunu ortaya koyacaktır. Kur’an’ın korku hissini daha çok gündeme getirmesi, insanın en fazla frenlenmeye ve gem vurulmaya, bir noktada dengede tutulmaya muhtaç duygusunun, taşkınlık, haddi aşmak, zulüm işlemek, yani kısacası yasakları çiğnemek eğilimi olmasındandır. İnsan, bu huylarından ancak korku sebebiyle vazgeçebilir. Korku da ümit de kalbi tedavi eden bir ilaçtır. Birbirlerine üstünlükleri kalpteki hastalığa göredir. ’ın mekrinden emin olma hastalığı varsa, buna ilâç korkudur. Rahmet-i İlâhîden ümitsizlik hastalığı varsa ilâç recâ, yani ümittir. Hangi hastalık galip ise onun ilâcı efdaldir. Aynı şekilde insanın isyan yönü daha galipse korku efdaldir. İnsanların çoğunlukla günah ve isyan hastalığına müptelâ oluşlarını nazarı itibara alırsak korkunun daha makbul olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlara daha faydalı olan, korku halidir. Çünkü insanlar için en uygun olanı, kişiyi ibâdete yönelten, bütün haram arzuları törpüleyen, kalbi dünyaya meyletmekten koruyan, korku tarafının ümitten daha fazla olmasıdır. İnsanın yaratıcısı ve sahibi olan , gönderdiği kitabında fıtrata en uygun olanı yapmış ve korku hissine ağırlık vermiştir. Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona kadar dikkatsizce okuyan bir kimse bile bunu fark eder. Böyle olması, yani Kur’an’da korkuya önem verilmesi, çok az kavramda görülen bir özellikle bu kavramın çok çeşitli kelimelerle ifade edilmesi, fıtrata uygunluktan başka bir şey değildir. Takvâ, Kur’an’da defalarca övülen bir sıfattır. indinde insanların taşıyacakları en yüksek şeref pâyesidir.. İnsan, şu uçsuz bucaksız gibi görünen evrende kendisini kuşatan korkutucu unsurlara, içinde bulunduğu tehlikelere, geceye, vahşi tabiata, yırtıcı hayvanlara; açlık, susuzluk, çıplaklık; düşman, işkence ve ölüm gibi kendisiyle burun buruna yaşayan korkulara bakacak olursa, kâinat kitabında da korkunun, emniyet vaad eden ögelerden daha ağır bastığını, daha objektif bir şekilde görecek ve anlayacaktır. Anneler neden çocuklarını daha çok tehlikelere karşı uyarır ve onları korkuturlar? Çokça merhametlidirler de ondan. Yüce da eğer Kur’an’da korku hissini fazlaca uyarmışsa, bu da O’nun her şeyi kuşatan rahmeti gereğidir. Korkutmak bir azap değil; rahmettir. Çünkü korkutanın korkutmakla maksadı, korkuttuğu kimseleri tehlikelerden yana selâmete dâvet etmek hedefine yöneliktir. Korku olmazsa insandaki taşkınlık arzusu artar. Korkusuz insan da serazat bir şekilde her yasayı fütürsuzca çiğner dolaşır. Buna bağlı olarak da tüm beşerî dengeler alt üst olur. Korku çok aşırı olursa bu sefer pusup susan insan, kendini tehlikelere ve onursuzluklara teslim edip helâk veya zelîl olur. Hiç korkmayan insan gibi, aşırı korku yüzünden de kişi, normal aktivitesini kaybedip asıl fonksiyonunu yerine getiremez. Kur’ân-ı Kerim, insanı bir bakıma ilâhî tekliflerle dengeleyerek, âlemleri fesattan koruyor diye de değerlendirebiliriz. Bu tekliflerden emir ve yasaklar manzûmesini ihlâl edenler, en şiddetli azap ve cezalarla korkutuluyor. Emre itaat edenler ise ümitlendiriliyor. İşte bu korkutma ve ümitlendirme çok hassas bir denge istiyor; bu da insanın Rabbı olan ’ın Kitabında en âdil biçimde yapılmıştır. “Korku” duygusunun maksadı beşerî taşkınlıkları frenlemektir. O halde korku; bu taşkınlıkları durduracak miktarda olmalıdır. Ümit duygusunun maksadı ise, korku ümitsizliğe ve karamsarlığa dönüştüğü zaman, bu hali kendisine çekerek korkunun miktarını ayarlamaktır. Buna göre de ümit, korkuyu kendi miktarına çekecek derecede olmalıdır. Bu da ümit miktarının dengede olması demektir ki işte bu durum, Kur’an’da dengeli olarak vardır. “Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (67/Mülk, 14) Hiç insanın rabbı/terbiyecisi, terbiye edeceği varlığa ne kadar korku, ne kadar ümit gerekir, bilmez mi?! Selim kalp, korku ve ümit hislerinin en hassas dengeleri üzerindedir. Çünkü o, daima korku ve ümit arasındadır. Ne 'a sûi zan besleyecek kadar ümitsiz ve korkak olur; ne de şımaracak kadar ümitvar. Bazı kıssalarda korkusundan ölen, çıldıran, dağlara düşen kimselerin hikâyelerini şüphesiz duymuş veya okumuşuzdur. İşte bu halin de dengelenmesi gerekir. Kişinin işlediği günahları, ’ın rahmetinden ümit kestirecek derecede büyütmesi ne kadar yanlış ve ne kadar tehlikeli ise; işlediği sevapları da şımaracak kadar çok görmesi ve kendini beğenmesi de o derece yanlış ve tehlikelidir. Kur'ân-ı Kerim’de Yeis ve ’ın Rahmeti Ümitsizlik, ümit kesmek anlamında yeis ve türevleri, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 13 yerde zikredilir: 5/Mâide, 3; 11/Hûd, 9; 12/Yusuf, 80; 12/Yusuf, 87; 12/Yusuf, 87; 12/Yusuf, 110; 13/Ra’d, 31; 17/İsrâ, 83; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49; 60/Mümtehıne, 13; 60/Mümtehıne, 13; 65/Talâk, 4. Yine ümitsizlik, ümit kesme şeklinde yeis kelimesiyle aynı anlama gelen k-n-t ve türevleri de Kur’ân-ı Kerim’de toplam 6 yerde kullanılır: 15/Hıcr, 55, 56; 30/36; 39/Zümer, 53; 41/49; 42/Şûrâ, 28
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
güliçkimi
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #6 : Mart 12, 2010, 02:25:18 ÖS » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|