Faruk
Süper Moderatör
Hep Burda
   
Karma: 0
Online
Mesaj Sayısı: 1217
|
 |
« : Ağustos 17, 2011, 03:03:21 ÖS » |
|
 İ L K A V | İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı İ L K A V | İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı Kur’an Ayı Ramazan’da, Halimizi Kur’an’la Islah Etmeliyiz... İLKAV “Ramazan ve Kur’an Panelleri”nin 9. sunu Gerçekleştirdi... İkav'ın Bu yılki Razamazan ve Kuran panelinde öne çıkan konular: - vahyin yönlendirmesiyle ilk Kur’an neslinin örnekliğinde ortaya konan yoldaki işaretlere dikkat çekmek suretiyle, bugünün Müslüman’ına, kulluk ve ahiret eksenli hayat tasavvuru içinde İslami şahsiyetin inşası, dünyevileşme belasından korunma, - cahiliye toplumundan bağımsız İslami yapının inşası suretiyle toplumsal dönüşüme yönelik çabalar gösterme, - ve bu süreçte sistem içi ilişkilerde ilkeli duruş ve şirk sisteminden ayrışma, uzlaşmazlık, itaatsizlik sorumluluğunun hatırlatılmasını, - günümüz Müslümanları arasında hızla yayılan ilkesizlik, uzlaşmacı, sentezci yaklaşımlar sonucu yaşanan liberal, sol, demokratik sapmalar ile Türkiye’de geliştirilen ılımlı İslam-ılımlı laiklik sentezini esas alan demokratik model çerçevesinde ülke ve bölge Müslümanlarının dönüştürülmesi konularında “emri bi’l maruf ve nehyi an’il münker”in yapılmasını hedefleyen konular ele alındı. İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı’nın 9 yıldır devam ede gelen “Ramazan ve Kur’an Panelleri”nin sonuncusu 14 Ağustos 2011 Pazar günü Ankara Altınpark Anfa B salonunda, yoğun katılımla gerçekleştirildi. Yaklaşık 1300 kişinin takip ettiği Panel’e konuşmacı olarak Ahmet Kalkan, Doç. Abdullah Ünalan, Mehmet Durmuş ve Mehmet Pamak katıldılarSunuculuğunu Radyo Denge programcılarından Alper Tuna’nın üstlendiği programa slayt gösterimi ile başlandı. Slayt gösteriminde, önce siyonist katillerin Mavi Marmara saldırısında yaralanan ve halen komadan çıkamayan İLKAV yönetim kurulu üyelerinden Uğur Süleyman Söylemez kardeşimizin hayatından kesitler taşıyan bölümlere yer verilip kardeşimiz için dua çağrısı yapıldı. Akabinde İLKAV faaliyetlerinden kesitler sunuldu. İLKAV Eğitim Komisyonu ve İcra Kurulu Başkanı Emrullah Ayan’ın Kur’an’dan bir bölüm ve mealini okumasından sonra ise, Şeyho Duman hocamız Ramazan ve Kur’an konusunu işlediği bir açış konuşması yaptı. Şeyho Duman özetle, Ramazan ayının Kur’an ayı olmaktan kaynaklanan önemine ve Ramazan’ın nasıl ihya edilmesi gerektiğine değindi. Kur’an’ın bu aydan başlanarak hakkıyla okunması, öğüt alınıp yaşanması ve tüm hayatın ve toplumun bu kitaba göre yeniden inşa edilmesi gerektiğini ifade etti. İnsanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, zulümden adalete ulaştıracak Kur’ani bir inkılabın da ancak böylece yaşanabileceğine dikkat çekti. Sözlerinde öne çıkan şu vurgular önemliydi. “Bu panel, din kardeşliğimizi tazeleyen bir toplantıdır ve biz bir hayat yolculuğundayız, gönderilen mesajın gölgesinde yol almamız gerekir, bu yol hem bu dünyada hem de öbür dünyada hayatımızı mutlu edecektir.” “Vahiyden uzak bir yaşam karanlık bir yaşam olup, tarafından Hz. Muhammed’e (s) verilen görev bu karanlık yaşamı aydınlatmayı hedefliyordu”. “Biz öbür dünyada birilerinin sözlerinden değil, Kitap’tan sorumlu olacağız”. Daha sonra da panele geçildi. Paneli yöneten Mehmet Pamak, giriş konuşmasında, dünyanın, modern seküler şirk paradigmasının hegemonyası altında sürüklendiği, kaos, kargaşa ve zulüm ortamına dikkat çekti. Liberal kapitalizmi de, sosyalizmi de, faşizmi ve demokrasiyi de üreten laik seküler modern şirk paradigmasının, insanlığa büyük acılar, sıkıntılar, haksızlıklar, adaletsizlikler, zulümler, sömürüler yaşattığını, yozlaşma ve çürümeye yol açtığını, insanı ve insani değerleri tüketip fesadı küreselleştirdiğini ve bugün artık bütün modelleriyle çökme, yok olma ve tarihin çöp sepetine atılma sürecine girdiğini ifade etti. Yaklaşık bir asırdır İslam coğrafyasında kan döken, sömüren despot rejimlerin de arkasında yer alıp onları destekleyen demokrasi emperyalizminin, halen işgal ve katliamlarına devam ettiğini ve dünyanın mazlum halklarını kan ve gözyaşına mahkum ettiğini, despotizmden kaçarken taguti modern paradigmanın demokrasisine sığınmaya kalkmanın, kahyanın zulmünden ağaya sığınmak anlamına geldiğini ve bu oyuna gelinmemesi gerektiğini hatırlattı. Müslümanların ve Tüm Dünya’nın İçinde Bulunduğu Zillet ve Karanlıklardan Aydınlığa Çıkabilmesi için, Vahyin Yönlendirmesiyle Gerçekleşen İlk Neslin Örnekliğindeki Yoldaki İşaretleri Takip Etmeliyiz Pamak bu giriş konuşmasında şu hususların altını çizdi: “Tarihi serüveninde, kendine ve Rabbine yabancılaşarak, Rabbini ve yaratılış amacını, kulluk konumunu unutarak, fıtratını bozup, insani-fıtri erdemlerini bile tüketerek, önce Rabbine ve nefsine, sonra da kaçınılmaz olarak hemcinslerine ve doğaya zulmeder hale gelen, Arzda fesad çıkarıp kan döken, ekini ve nesli ifsad eden insanlık, her seferinde gönderilen Peygamberler ve onlara indirilen vahiyle yaratılış amacına uymaya çağrılır, arzdaki fesadın, adaletsizliğin ve zulmün ancak böylece ortadan kalkabileceği insanlığa bir daha bildirilir. Bugün gelinen noktada, yüzyıllardır vahiyden uzaklaşarak tuğyan eden modern seküler paradigmanın vicdansızlaştırdığı insanların egemenliğinde dünya yine insanın ve insani değerlerin tükendiği, azgınlaşan insanın döktüğü kan ve gözyaşının her tarafı kuşattığı bir süreçteyiz. Adaletsizliğin, zulmün, sömürünün küreselleşip dünyaya hakim olduğu, açlık, sefalet, yoksulluk ve yolsuzluğun, soyguncuğun, gaspın pençesinde fakirleştirilen, ezilen geniş kitlelerin adil bir dünya arayışı içinde kıvrandığı, yer yer meydana gelen isyanların, mazlumların/ezilenlerin ayaklanmalarının kanlı bir şekilde bastırılmaya çalışıldığı bir dünya vasatında bulunmaktayız. İşte yine bu tür bir vasatta indirilip, insanlığa yol gösteren son vahyi ihtiva eden Kur’an’a hep birlikte topluca sarılarak, bir daha ve hakkıyla okumaya, bu evrensel kitabın hitabının bugün bize indiriliyormuşçasına anlamaya, indiği ortamdaki ilk muhataplarını karanlıklardan aydınlığa, hüsrandan kurtuluşa, zulümden adalete, sömürülmekten, ezilmekten hakkını alabildiği adil yönetimlere ulaştıran hak yolu idrak etmeye çaba göstermeliyiz. İşte bu kurtarıcı yolun işaretlerini vahyin ilk inşa ettiği hayatın içinde anlamaya ve ilk yoldaki işaretçiler olan Peygamber (s) ve onun eğittiği ilk Kur’an neslinin yolundan giderek bu çağın yoldaki işaretçileri olma vasfını nasıl kazanabiliriz sorusunun cevabını bulmaya çalışmalıyız. Hayatı bu ilahi ölçü ve ilkelerle nasıl inşa edeceğimiz üzerine kafa yormaya, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak bu mesajı modelleştirip sunmaya dair sorumluluklarımızı fark edip yerine getirmeye ve böylece ahiretimize, din gününde verilecek hesaba hazırlanmaya çalışmalıyız.” İşte bu seneki Ramazan ve Kur’an Panelini, dünyanın ve Müslümanların içinde bulunduğu bu süreçteki sorumluluklarımızı hatırlatacak konuları ele almaya tahsis ettiklerini beyan eden Pamak, ilk sözü, İlk Nesilde İslami Şahsiyetin İnşası çerçevesinde “Kur’an’da Ahiret ve Kulluk Eksenli Hayat Tasavvuru ve Dünyevileşme” konusundaki sunumunu yapmak üzere Ahmet Kalkan’a verdi. Ahmet Kalkan : İlk nesil, iman-amel bütünlüğü içinde oluşan İslami şahsiyetiyle, yalnız ’a kul olmayı hedefleyen ahiret eksenli bir hayat tasavvuruna sahip olarak, en zor şartlarda bile dünyevileşmeye meyletmeyen ilkeli bir örneklik oluşturmuştur.Ahmet Kalkan, Hz. Peygamber’in (s) tebliğine muhatap olup davete icabet eden ilk neslin öncelikle zihni ve imani planda cahiliyeden ayrışıp, fıtrat ile vahyi bütünleştirerek, iman amel bütünlüğünde İslami şahsiyetin inşasının gerçekleştirildiğini ifade etti. İlk vahyin yönlendirmesi ve Resulullah’ın örnekliği ve eğitimiyle, tutarlı mü’min olma, ferdi planda vahye şahid olma vasfı kazanmış bu ilk neslin, ahiret/kulluk eksenli hayat tasavvuruna sahip kılındığına dikkat çekti. İşte bu tasavvurdan uzaklaşmada, başka inançlara savrulmada, sapmada, dünyevileşmenin (sekülerleşmenin) etkisinin önemine değinen ve bugün de Müslümanların ahret eksenli hayat tasavvurundan kopup dünyevileşerek çeşitli sapmalara yöneldiklerini hatırlatan Kalkan, Kur’an’da ilk surelerden İtibaren dikkat çekilen dünyevileşme belasının mü’minleri hangi noktalarda etkileyip kuşatabileceğini ve bunun için yapılan uyarıları anlattı. Kalkan, ahiret eksenli hayat tasavvuru ve dünyevileşme konusunda özetle şu hususları söyledi: “Dünya bir imtihan dünyasıdır. , merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını hatırlatmaktadır: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, ’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (31/Lokman, 33) Esas hayat, sonsuz hayat, en hayırlı hayat; sonraki hayatımıza, yani âhirettir. Dünyada ekilenin orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını Ahiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıyız. Âhiret âlemine iman, Kur’an’da çoğunlukla ’a imandan hemen sonra zikr edilmektedir. Yani ’a iman ile âhirete iman birbirine bağlı olarak ifâde edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç. Çünkü yapılan her amel, her iyilik, işlenen her suç, çiğnenen her emir ve reddedilen her hükmün karşılığı ancak o âdil mahkemede hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılıksız bırakılmayacaktır. “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek; kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.” (99/Zilzâl, 7-8) Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği bir başka hayattır. O yerde ’tan başka hiçbir yardımcı, hiçbir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler bitmiş ve bütün hesaplar neticelendirilmiştir. Mü’minler bilmelidir ki, o gün mesuliyet ferdîdir, hesaplar şahsîdir. Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını taşıyamaz. Hiç kimse kimseyi kurtaramaz. Âhirete iman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti yükler. Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde uyanıklığı hakim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini kurtaracak, onu himaye edecek ancak iman ve sâlih amelidir. Hiç bir fidye onu küfür ve masiyetinin cezâsından kurtaramaz. Bunun içindir ki, âhirete imanın, mü’minin hayatında büyük bir etki edeceği kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve çalışmasını âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet hayatında bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü, icraatında başkasını ortak eden (yani, ’tan başkası için ibâdet edip, başkaları takdir etsin diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak yapmış ise, ecrini ondan isteyecektir. Âhirette ’dan başkası mükâfat ve cezâ veremeyeceğine göre, o halde mü’min ’tan başkası için kulluk yapamaz. Âhirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere yaratılmadığını, kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını insana öğretir. Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır. Bu inanç, insanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet kendisini beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde hesap ve adâlet gününe kendini hazırlar. Âhirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani âhirete inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır. İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu âlemden başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı ve zararı düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz. Fakat, âhiret gününe inanan kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek aldanmaz. Çünkü onun bütün kazancı âhirete yöneliktir. O mükâfatını sadece ’tan bekler. Ona hayırlı bir iş götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa bile onu kaçırmamaya çalışır. Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddî faydası ne kadar olursa olsun ondan kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik çalışmalarda bulunarak, geçici dünya menfaatının para, servet, mal, mülk, mevki, şöhret gibi aldatıcı meta’larına aldanmaz. Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete olan inancı tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının bütün boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Bakara suresi 4. âyette Kur'an'ın doğru yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları sayılırken "âhirete inananlar" değil; "âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak) iman ederler." denilir. O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve derecesini ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden geçirmekse, bir diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden geçirmek ve hesap günündeki İlahî sorguya uyup uymadığının muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâsebe de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat, ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap gününe ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden, geçici zevk ve değerlerden -Allah'ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı 'ın davası için harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir. Birey olarak muhâsebesinde olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri kadar tevhid bilincine ulaştıklarını iddia etsinler, yaşadıkları hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar. Esas kriz, iman ve ahlâk krizidir. Bunun da günümüz müslümanları açısından temel sebebi, âhiretten fazla dünyaya önem vermek, dünya-âhiret dengesini bozmak, yani dünyevîleşmektir. En kötü dünyevileşme, Müslüman dâvâ adamlarının dünyevîleşmesidir. Din karşılığında dünya rahatını tercih etmektir. “Semenen kalila” , “metâun kalil” diyor buna Kur’an; yani sattığı cennet karşılığında az bir yararlanma. En kötü ticaret din ticaretidir. Tevhidî hakikatleri anlatmayıp düzene uygun sahte bir din anlatmak, Kur’anî hakikatleri ketm etmek yani gizlemek, yani dilsiz şeytan olmaya razı olmak. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri terk edip “lâ”sız bir din anlatmak… Bütün bunlar, dünyevîleşmenin en çirkiniyle izah edilebilecek hususlardır.İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde; tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” Ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. Kimse “haram, helâl, ’ın hududu” gibi kavramları önemsemiyor. Bütün hedef, daha çok kazanmak ve daha çok harcamak. Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar.
Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek Müslüman için söz konusu değildir. İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini ’tan yana yapanlara selâm olsun!”
|