Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: TASAVVUFUN GAYESİ  (Okunma Sayısı 323 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Sade
Hep Burda
*****

Karma: 13
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3099



« : Eylül 24, 2008, 08:36:12 ÖS »

http://www.mescere.net/mkportal/modules/gallery/album/a_1713.gif
TASAVVUFUN GAYESİ



Tasavvufun engin târif ve mevzuuna bakıldığında onun, insanoğlu için pek mühim ve yüce bir gâyeyi düstûr edindiği görülür. Bu gâye, tâ ilk peygamberden itibâren bütün enbiyâ ve evliyânın gönül semâlarında bir güneş gibi mevcûd olan; "Allâh'a en güzel ve feyizli bir şekilde kulluk"tur. Bu yönüyle gâyelerin gâyesidir. Yâni Hakk'ın rızâsını kâmil mânâda kazanabilmek için mânevî hastalıklardan kurtularak Allâh ve Rasûlü'nün ahlâkından nasîb almaktır. Yâni nefsi dînin hükmüne râm etmek, ibâdetleri otomat hâllerden kurtarıp ihsan duygusuna kavuşmak, kalbi mânevî yücelikler istikâmetine yönlendirip netîcede selîm bir kalb ile rızâ-yı ilâhîye nâil olmaktır.
   Beşer târihinin defâlarca sergilediği bir hakîkattir ki insan, aslî cevheri itibâriyle "ahsen-i takvîm" (varlıkların en şereflisi) yüceliğinde iken, yaradılış gâyesine yabancılaşıp istikâmetten ayrıldığında " بَلْ هُمْ اَضَلُّ" yâni "hayvandan daha aşağı" sıfatına bile mâruz kalabilecek bir varlıktır. Ondaki şeref ve kıymeti tâyin eden yegâne müessir îmândır. Îmândan sonra ise ahlâk gelir. Peygamberlerin tezkiye vazîfesi de insanları bu meziyetlerle tezyîn edebilmektir.
   Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in vârislerinden olan evliyâullâh ve onların o feyizli nebevî menbâdan telakkî ettikleri bâtın (kalb) ilmi de, Rasûlullâh'ın bu vazîfesine verâset ve vekâlet mevkiindedir.
   Tasavvuf yolunda yürüyenler, her hâl ve hareketlerinde zâhirî ve bâtınî fazîletlerin merkezi olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e tam bir bağlılık gayreti içinde bulunurlar. Onları bu yola yönlendiren "ricâl-i mâneviyye" (Hak dostları) da böylece Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-'ın bu âlemde îfâ etmiş olduğu bir hizmeti deruhte etmiş olurlar ve:
   "Gerçek âlimler, peygamberlerin vârisleridir." (Ebû Dâvud, İlim, 1) hükmü içerisinde yer alırlar.
   Dolayısıyla tasavvufun maksadı olan mânevî olgunluğun, bir bakıma Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-'ın insanlarda gerçekleştirmek istediği gâyenin tezâhürü olduğu söylenebilir. Mâlum olduğu üzere bu gâye de, insanları îmân zemîninde nefsânî ve kötü huylardan kurtarıp, ahlâk-ı hamîdeye yâni mânevî olgunluğa ve güzel huylara yükseltebilmektir.
   Bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
   "Bu, benim zâtım için râzı olduğum bir dindir. Bu dîne yakışan da ancak cömertlik ve güzel ahlâktır. Bu dîne tâbî olma nîmeti size lutfedildiği müddetçe, onu bu iki hasletle yüceltiniz." (Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VIII, 20)
   Bu itibarla da tasavvuf güzel ahlâkı; yâni merhamet, şefkat, cömertlik, affedebilme, şükür gibi ulvî hasletleri müminde bir lezzet hâline getirebilmektir.
   Yine tasavvufta gâye, istîdâdı olanları zühd ve takvâ yolunda istîdâdları nisbetinde tekâmül ettirerek insan-ı kâmil, mükerrem insan, kendini ve Rabbini hakkıyla bilen, Hakk'a yakınlık neşvesini tadan, nefsin düşmanlıklarına mukâvemetle Rabb'e dost olan insan olma yolunda merhaleler kat etmeye teşvik etmektir.
   Kur'ân-ı Kerîm'de:
   "Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (mes'ûliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim ve çok câhildir." (el-Ahzâb, 72) âyetinde buyurulduğu üzere fısk içinde bocalayan insanı "zulm" ve "cehâlet" sıfatından kurtarıp kâmil insan hüviyetine kavuşturmaktır. "Zulm"ün zıddı "adl"dir. Yâni kulun amelinin sâlih olmasıdır. "Cehl"in zıddı ise "ilim"dir. Gerçek âlim olabilmek için zâhirî ilme olduğu kadar, bâtınî ilme de sâhib olmak gerekir.
   İmam Gazâlî -rahmetullâhi aleyh-:
   "Veresetü'l-enbiyâ, zâhir ve bâtın (kalbî) ilme sâhip olanlardır." buyurmuştur.
   İnsanın kurtuluşa ermesi, nefsindeki kötü sıfatlardan arınmasına, böylece amellerinin "amel-i sâlih"e, ilminin de şahsiyet kazanmasına, yâni "irfan"a dönüşmesine bağlıdır. İşte tasavvuf, bunu temin edebilecek âdâb ve erkânın kavranıp yaşanmasını gâye edinir.
   Bu gâyeyi gerçekleştiren evliyâ, yani Cenâb-ı Hakk'ın kendisine dost edindiği velîleri, îmân ve takvâda kemâli yaşayan müstesnâ insanlardır. Cenâb-ı Hak onlardan şöyle bahseder:

أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ

   "Bilesiniz ki, Allâh'ın dostlarına korku yoktur. Onlar, mahzun da olmayacaklardır. Onlar îmân edip de takvâya ermiş olanlardır." (Yûnus, 62-63)
   Kalbde tezâhür eden îmân, kulu bütün bâtıl inançlardan kurtarıp Hakk'a yaklaştırırken, takvâ da kalbi mâsivâdan arındırır. Böyle bir kulun kalbi artık bir nazargâh-ı ilâhî vasfını kazanır. İlâhî hikmet ve esrârın tecellî mekânı olur.
 
 
Logged

Yakup
Admin
Hep Burda
*******

Karma: 22
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7654



« Yanıtla #1 : Eylül 24, 2008, 09:13:30 ÖS »

Bahsettiğin ayetteki kişiler acaba sadece tasavvuf ehli evliyalarmıdır,yoksa hiçbir tasavvufi bağlantısı olmayan ibadet ehli kullarıda kapsarmı?
ın dostları tefsirlerde gereken ifadesini bulmuştur.
 
Ey insanlar iyi bilin ki, ın dostlarına ve sevgili kullarına âhirette hiçbir korku yoktur. Onlar, dünyada iken elde edemedikleri şeylere de üzülecek değillerdir.

Âyet-i Kerime'de zikredilen "ın dostlarından (velilerden) kimlerin kastedildiği hususunda çeşitli görüşler zikredilmiştir.

Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Müseyyeb, b. Hazen, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ebi Hüzeyl, âyette zikredilen "ın dostlann'dan mak­sadın, görüldüklerinde simalarından, ı hatırlatan kullar olduklarını söyle­mişlerdir.

Ömer b. el- Hattab, Ebu Hureyre ve Ebu Mâlik el-Eş'arî ise âyette zikre­dilen "ın dostlan'ndan maksadın, aralarında maddi bir çıkar ve akrabalık bağı olmadan birbirlerini için seven kimselerdir.

Bu hususta Peygamber efendimiz (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet edil­mektedir:

"Ey insanlar, dinleyin, düşünün ve bilin ki Aziz ve Celil olan ın Öy­le kullan vardır ki onlar ne Peygamber ne de şehittirler. Fakat Peygamberler ve şehitler, onların, yanındaki derece ve yakınlıklarına gıpta ederler."

Resulullah'ın bu sözü üzerine uzaktan .bir Bedevi gelip eliyle resulullaha t işaret ederek şöyle dedi: "Ey ın Resulü, insanlardan öyleleri vardır ki, on­lar ne Peygamberdirler ne de şehittirler. Bununla beraber onların, katında­ki derece ve yakınlıklarına Peygamberler ve şehitler gıpta ederler. Bu insanları bize anlat."

Bu Bedevi'nin sözü üzerine Resulullah'ın yüzünde sevinç belirtileri gö­rüldü ve şöyle buyurdu: "Onlar, tanınmayan insanlardan ve bilinmeyen kabile­lerde bir kısım insaniardırki, onları birbirlerine akrabalık bağı yaklaştırmaz. Fa­kat onlar, için birbirlerini severler bunda samimi olurlar. Kıyamet günün­den onlara nurdan minberler kuracak onları orada oturtacaktır. Onlann yüzlerini ve elbiselerini nurdan kılacaktır. Kıyamet gününde insanlar korku içindeyken onlar korkmayacaklardır. îşte onlar, ın dostlarıdırlar. Onlara korku yoktur, onlar, üzülmezler de."

Taberiye göre ise ın dostlarından maksat, bundan sonra gelen âyetin belirttiği gibi, Allaha iman eden ve ondan korkan müminlerdir.
63- Onlar, iman eden ve 'tan korkanlardır.

ın dostları olan Veliler o kimselerdir ki, ı; Peygamberini ve Peygamberinin katından getirdiğini tasdik ederler. ın emirlerini yeri­ne getirerek ve yasakladığı şeylerden de kaçınarak ondan korkarlar.(Taberi Tefsiri)Yani ın doslarının sadece tasavvuf ehli evliyalar değil,iman eden ve Allahdan korkanlar olduğu ifade edilmektedir.Günümüzün sapık tasavvuf anlayışı,şeyhleri ve rasulünün önüne geçirerek,istenecek merciinin adresini değiştirmişlerdir.Çağdaş Lat,Menat,Uzza'ların varlığı bazı sapık tarikat ve tasavvuf anlayışıyle,daha
 bariz olarak görülmektedir.
   "Dostlar" diye çevirdiğimiz 62, âyetteki evliya, "birine yakın olan, bi­rini himayesinde bulunduran, koruyucu, dost, yardımcı" gibi mânalara gelen veB kelimesinin çoğuludur. Kur'ân-ı Kerîm'de velî kelimesi, tekil veya çoğul olarak kırk sekiz âyette 'ın, kendisine inanıp buyruğunca yaşayan kullarına sevgisi­ni, himaye ve yardımını, bu anlamda ile insan arasındaki sevgi bağını ifade etmek üzere" kullanılmıştır. ile kendileri arasında böyle bir sevgi bağı gerçekleşmiş, bu mazhariyete ulaşmış olanlar kültürümüzde " dostları" diye anıldığından 62. âyetteki evliyâullah deyimini bu şekilde çevirdik.

Kur'ân-ı Kerîm'de sadece bu âyette geçen evliyâullah kavramının kapsamı her ne kadar zamanla bilhassa tasavvuf geleneğinde oldukça daraltılmış, hatta gi­derek İslâm toplumlarında bu kavramla keramet arasında bir ilişki dahi kurulmuş­sa da 63. âyette dostlarının özelliği kısaca İman ve takva kelimeleriyle özet­lenmektedir. Şu halde 'a iman eden ve takva (günah işlemekten sakınma, Al­lah'a saygı) bilinciyle yaşayan her müslüman dostudur. Müfessirlerin kay­dettiği bir hadiste evliyâullah, "görünüşleriyle 'ı hatırlatanlar" (tutum ve davranışlarıyla 'ın iradesine uygun bir yaşayışı yansıtanlar) şeklinde tanıtıl­mıştır[83]  Zemahşerî de "Evliyâullah, 'a yakınlıklarını itaatleriyle gösterir, da onlara yakınlığını lütuflarıyla gösterir" ifadesini kul­lanır (II, 195). Bu müfessire göre "Onlar ki, iman edip günah işlemekten sakınmış-lurdır" ifadesi, evliyâullahın 'a yaklaşmasını, "Onlara hem bu dünyada hem de âhirette müjdeler vardır" ifadesi de 'ın evliyâullaha yaklaşmasını dile ge-lirmektedir. 64. âyetteki "'ın sözlerinde değişme olmaz" ifadesi, bu âyetler­de dostlarına verilen müjdelerle bağlantılı olarak açıklanmıştır. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, bu kullarına verdiği müjdeler O'nun birer vaadidir ve O mutla­ka vaadini yerine getirecektir.(Kuran Yolu Tefsiri)Yani kısaca özetleyecek olursak,Allaha iman eden,muttaki olup korkan her kul ın dostudur.
İnanalara rehber olarak kitabımız yeter.Çağdaş Lat Menat'ların dizinin dibine oturmaya belkide hiç gerek yoktur.Yaratanla aramıza aracı koymak islamın ruhuna terstir.





 
Logged

Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: