|
RUMEYSA
|
 |
« : Şubat 27, 2010, 12:59:51 ÖÖ » |
|
 TAĞUT'LA SAVAŞMAK DURURKEN NİÇİN TASAVVUFLA UĞRAŞIYORSUNUZ ? TAĞUT'LA SAVAŞMAK DURURKEN NİÇİN TASAVVUFLA UĞRAŞIYORSUNUZ ?
Hakkın yüzünü örten, en azından fulü bir görünüm veren, vehimler yumağı tasavvufun, İslâm dışılığı ortaya konurken, maruz kalınan itirazların en başta geleni 'neden tağutla, şirkle, küfürle uğraşmıyorsunuz da, etliye sütlüye karışmayan, sofilerle uğraşıyor, müslümanları birbirine düşürüyorsunuz, şeklinde olandır.
İnsaf sahibi biri için; vahdet-i vücut inancı üzerine oturan sûfi anlayıştan daha büyük tağut (tuğyan) olur mu?
Sûfilerin baştacı ettiği eserlerde yüzlercesini bulabileceğimiz şu ifadeleri okuyarak, hangi tuğyanın daha büyük olduğunu birlikte düşünelim.
Mutasavvıfların Şeyhül Ekber olarak tanıdığı İbni Arabi'den inciler(!):
"Arif, Hakk'ı her şeyde gören, belki herşeyin kendisi olarak görendir," "Gören de O'dur, görülen de. Alem O'nun suretidir... onların kendisidir." "O ortaya çıkanların kendisidir..." "Görülen ve isimlendirilen her varlık O'dur." "Yaratıkların sıfatları O'nun için hak olduğu gibi, O'nun sıfatları da yaratılmışlar için haktır." " 'ın rablık, ilahlık, yaratma, rızık verme ve diğer bütün sıfatları yaratıklar için de haktır." "Emir O'ndan sana olduğu gibi, senden de O'nadır." "O bana hamd eder, ben O'na hamd ederim. O bana ibadet eder, ben O'na ibadet ederim." "O bütün kâinattır. O, vücudum, vücudu ile kaim olan tektir." "İnsan dediğimiz zaman bil ki, biz O'nun kendisiyiz... Hem hak, hem de halk ol, o zaman ile Rahman olursun... Biz O'na bizde görünecek şeyi verdik, O da bize verdi. Böylece iş bize ve O'na bölündü." "Biz biz olduğumuz gibi O'yuz da. Benim iki yüzüm vardır, O ve ben..." [1] "Hıristiyanlar ilahlığı sadece İsa ve Annesine hasretmekle yanıldılar..."[2] İşte Şeyhül Ekber İbni Arabi'nin inancı böyle.
Savunulması ve tevili mümkün olmayan bu sözleri yüzünden, bir kısım mutasavvıf, -takiye babında da olsa- Arabi'yi tasvip etmediklerini.... o'nun bu konuda aşırı gittiğini, dolayısıyla diğer tasavvuf imamlarının sözlerinden delil verilmesi gerektiğini savunuyorlar. Bu tarz iddialara mahal vermemek için, şimdi de, diğerlerinden birkaç örnek verelim.
Sûfilerce büyük bir itibara sahip olan, Abdulkerim el Cîlî: "Zatı itibariyle yüce olan Hakk'ın ortaya çıktığı her varlığa tapmak gerekir. O alemin zerrelerinde açığa çıkmıştır." diyerek Arabi'yi teyid eder.[3]
'Enel Hakk' (Ben 'ım), 'Mâfi'l cübbeti illaallah' (Cübbemin içinde 'tan başka bir şey yoktur) diyen, Hallac-ı Mansur. 'Subhani mâ'azama şâ'ni' (kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim. Benim şanım ne yücedir) diyen, Beyazid-i Bistami... (Benim şu iğreti kalıbımın içinde 'tan başka kimse yoktur) diyen Cüneyd-i Bağdadî [4]
hep İbni Arabi gibi, vahdet-i vücud denen küfrü teyid etmişlerdir.
Bu sebeple hiçbir sûfi'nin, vahdet-i vücud'u reddetmesi veya vahdet-i vücud olmadan da tasavvufun var olabileceğini iddia etmesi mümkün değildir. Zaten bu dinin şarileri olarak kendilerini gören yukarıda adını saydığımız zevat "Bizden sonra hiç kimse, bizim yolumuzun dışına çıkamaz" diyerek, farklı yol ve yorumların önünü kapatmışlardır.
1] İ. Sarmış, Tas. ve İslâm Sh. 115-119-120 [2] İktibas Der., Sayı: 104-Sh. 26 [3] İ. Sarmış, A.g.e. Sh. 118 [4] Ömer Ziyauddin Dağıstani, Fetvalar - Sh. 79.
|