5-“Bir zamanlar: Ey Musa! Biz

'ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız, demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.” (Bakara 55-56)
Musa (as) İsrailoğullarına getirmiş olduğu mucizeler yetmiyormuş gibi yeni bir mucize istediler. İstekleri

’ı açıktan görmekti. Oysa ki, aklen

’ın varlığına inanan kimse böyle bir şey düşünemez. Çünkü, akıl

’ın sınırlı olmadığına inanır. İnsan ise sınırlı bir varlıktır. Yine insanın duyu organları ve bütün güçleri de sınırlıdır. Bu nedenle, ancak sınırlı olan şeyleri görür. İnsan her şeyin sınırlı, muhtaç ve aciz olduğunu hissedince bir yaratıcının var olduğunu fark eder. Bu şekilde, insan

’ın aklın fevkinde olduğunu anlar. İnsanın aklı ancak sınırlı olanları ve hissettiği şeyleri düşünebilir. Duyu organları vasıtasıyla hissedilen vakıaları beyne nakleder ve bu şekilde önbilgiyle düşünmeye başlar.

'ı görememek, imanı zayıflatmaz, aksine güçlendirir. Varlığı izlerinden değil de, direkt olarak hislerle müşahede edilenlerin sınırlı olduğunu anlarız. Çünkü, gözümüz ve duyu organlarımız sınırlıdır ve ancak sınırlı olanı idrak edebilir.

’ın varlığını tasdik, kendimizin, tabiatın, kainatın aciz ve sınırlı olduğunu kavradıktan sonra doğar. Bundan dolayı, her şey aciz, muhtaç ve sınırlıdır deyince, sınırlı olmayan, aciz olmayan ve muhtaç olmayan bir güce ihtiyacımızın olduğu ortaya çıkar. Bizi yaratabilecek ancak O’ dur. Sınırlı olan yaratıcı olamaz. Bu sebeple bu asırda “yaratıcıyı göster inanayım” diyen bir kısım kafirler, İsrailoğullarının durumuna benzemektedirler. Bu kişiler derin ve aydın düşünmedikleri için böylesi iddiada bulunurlar. Yukarıda izah ettiğimiz gibi derin ve aydın düşünselerdi, bu iddiada bulunmazlardı.
Müslümanlar olarak bizler

’ı görme iddiasında bulunmuyoruz. Böyle bir düşünceyi aklımızdan da geçirmiyoruz. Çünkü, Müslümanlar olarak,

’ın sınırlı olmadığına inandık ve tasdik ettik. “Aklımız ancak sınırlı olanları idrak eder ve görebilir” şeklinde de meseleyi telakki ettik.

’u Teala israiloğullarına varlığını ispatlamak için mucize gösterdi. Azametini görmeleri ve inanmaları için onları geçici olarak öldürdü ve diriltti.

(cc) onlara bir şey daha ispatlamış oldu ki; oda

’ın varlığına inanmak için onu görme şartının olmadığıdır. İnsan bir varlığın izini hissederse onun var olduğuna inanır. İnsan görmeden bir uçağın sesini duyarsa bu uçağın varolduğuna inanır. Tarihte gelip geçmiş şahsiyetler, halklar ve olaylara günümüz insanlarının inandıkları gibi. Oysa, onları görmediler, fakat onların izlerini gördükleri için onlara inandılar. Geçmişte yaşayan insanlara ait tarihi bir eser bulduğunda veya gördüğünde kişi bu eşyalardan hareketle insanların oralarda yaşadıklarını anlar.
İsrailoğulları ölümlerini kendi gözleriyle gördükleri gibi dirilişlerini de gördükleri halde

’a şükretmediler. Bu nimeti idrak eden kimse

’a sürekli şükretmesi gerekirdi. Fakat, her insan böyle değildir. İnsanların çoğu nankördür. Bu nedenle,

’u Teala, “belki şükredersiniz” dedi. Hem de bu mucizeleri gördükten sonra.

’u Tealanın belki veya umulur ki demesi, bu şeyin devamlı gerçekleşmediğini gösterir. Fakat, insanların çoğu gerçeği görseler bile inanmak istemezler, ne kadar nimetler elde ederlerse etsinler şükretmezler.
6-isra suresi 23- Rabbin kendinden başkasına ibadet etmemenizi ve anne babaya iyiliği emretti. Eğer onlardan biri veye her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa onlara "öff" deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle.

(c.c.) kendisine ibadet yapma ile anne babaya iyiliği ard arda emretmiştir. Bakara 84 de

'a ibadet, anne babaya ihsan emrediliyor. Nisa 36'da

'a ibadet emrediliyor, şirk yasaklanıyor, anne babaya iyilik emrediliyor.
En'am 151 de

'a ortak koşmak yasaklanıyor ve Anne babaya iyilik emrediliyor.[24]

'a ve anne babaya teşekkür emrediliyor.
Onlara "Öff" demek yasaklanıyor. Kaş çatmak, çalım satmak yasak. Onlar size çocukken şefkat ve merhamet kanatlarını gerdikleri gibi şimdi bizlerde onlara şefkat ve merhemet kanatlarım germemiz gerekir.
Ayet ibaresiyle "öf" demeyi yasaklarken delaletiyle dövmeyi, azarlamayı yasaklıyor.
7- Kur'an-ı Kerîm,

'ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. Kur'an, son Peygamber Hz. Muhammede (asm) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakledilerek günümüze kadar gelmiştir. Kur'an-ı Kerîm ferde ve cem'iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî - mânevî bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır. Kur'an'ın sâhip olduğu meziyet ve özellikler, âyetlerde ve hadîslerde şu şekilde beyan buyurulmuştur:
* "İşte bu Kur'an muazzam bir kitabdır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. (Fayda ve bereketi çoktur). Artık buna uyun, emirlerine bağlanın ve

'tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız" (el-En'âm, 155).
* "Şu indirilmiş Kur'an, mübarek ve feyizli bir kitabdır ki elleri önündekini (Tevrat ve İncil'i) tasdik edicidir. Tâ ki onunla Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanları korkutsun. åhirete îman edenler, namazlarına gereği üzere devam ettikleri gibi, Kur'an'a da inanırlar" (el-En'âm, 92).
* "Onlar, hâlâ Kur'an'ın

kelâmı olduğunu ve mânasını düşünmeyecekler mi? Eğer o,

'tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı." (en-Nisâ, 82).
* "O Kur'an, insanları Hakk'a ulaştırır; helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır..." (el-Bakare, 185).
* "Kur'ân-ı Kerîm doğru yol gösterici, mü'minlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir" (el-Bakare, 97).
* "Bu Kur'an, akıl sâhiplerinin, âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitabtır" (Sâd, 29).
* Hâris bin A'ver'den rivayet edilmiştir: Bir gün Hz. Ali şöyle dedi: "Bakınız, ben Resûlüllah'dan (asm): "Yakında fitneler kopacaktır" buyurduğunu işittim. Bunun üzerine, "Ey

'ın elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?" diye sordum. "

'ın kitabı, Kur'an'dır" buyurdular. (Daha sonra Hz. Peygamber, Kur'an'ın özelliklerini şöyle açıkladı:) Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki mes'elelerin hükmü vardır. O, Hak ile Bâtılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa,

onu şaşırtır. O,

'ın kopmayan sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur. O, akılların sapıtıp şaşırmamasına ve dillerin karışmamasına yegâne sebebdir. Kur'an, ilim adamlarının doymadığı, asla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayret veren üstünlükleri bitip tükenmeyen bir kitaptır. Yine O, öyle eşsiz bir eserdir ki, cinler dahi onu dinlediği zaman, "Biz, doğruluk ve olgunluk yolunu gösteren hârikulâde bir Kur'an dinledik" demekten kendilerini alamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söylemiş, O'nu tatbik eden sevab kazanmış, O'nunla hükmeden adâlet etmiş ve insanları O'na dâvet eden dosdoğru yola yöneltmiş olur.
* "Kur'an apaçık bir nur, hakîm bir zikir ve en doğru yoldur."
* "Kur'an-ı Kerîm,

Teâlâ'nın gökten yeryüzüne uzatılmış bir ipidir."
* "Kur'an'ın sair sözlere üstünlüğü, Rahman'ın mahlûkatına nazaran üstünlüğü gibidir."
* "Kim

'ın kitabından bir âyet okursa, Kıyâmet günü kendisine nûr olur."
* "Evlerinizi namaz kılarak ve Kur'an okuyarak nurlandırınız."
"Kur'an, şu kitab-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi...
Ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi...
Ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri...
Ve zeminde ve gökte gizli Esmâ-i İlâhiyyenin mânevî hazinelerinin keşşâfı...
Ve sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakâıkın miftahı...
Ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı...
Ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifat-ı ebediye-i Rahmaniyye.
Ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhâniyyenin hazinesi.
Ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi.
Ve avâlim-i uhreviyyenin mukaddes haritası...
Ve Zât ve Sıfat ve Esmâ ve şuûn-u İlâhiyyenin kavl-i şârihi, tefsîr-i vâzıhı, bürhân-ı kâtı'ı, tercümân-ı sâtı'ı.
Ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi.
Ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ' ve ziyâsı.
Ve nev'-i beşerin hikmet-i hakikiyesi.
Ve insaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşîdi ve hâdîsi.
Ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci' olacak çok kitabları tazammun eden tek, câmi' bir KİTAB-I MUKADDES'tir.
Hem bütün evliyâ ve sıddîkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvîr edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütübhâne hükmünde bir Kitab-ı Semâvîdir.
KUR'AN; Arş-ı A'zam'dan, İsm-i A'zam'dan, her ismin mertebe-i A'zamından geldiği için, bütün âlemlerin Rabbi itibariyle

'ın kelâmıdır.
Hem, bütün mevcudâtın İlâhı ünvanıyla

'ın fermanıdır.
Hem bütün semâvat ve arzın Hâlikı namına bir hitabdır.
Hem Rububiyyet-i Mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.
Hem, saltanat-ı âmme-i Sübhâniyye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir.
Hem, Rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarında bir defter-i iltifat-ı Rahmâniyyedir.
Hem, ulûhiyyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bâzan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır.
Hem İsm-i A'zamın muhîtinden nüzûl ile Arş-ı A'zam'ın bütün muhatına bakan ve teftîş eden hikmetfeşân bir Kitâb-ı Mukaddestir. Ve şu sırdandır ki, "Kelâmullah" ünvanı, kemâl-i liyâkatla Kur'an'a verilmiş ve daima da veriliyor. Kur'an'dan sonra sair enbiyânın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sâir nihayetsiz kelimat-ı İlâhiyyenin ise bir kısmı dahi has bir itibarla cüz'î bir ünvan ile hususî bir tecellî ile cüz'î bir isim ile ve has bir Rububiyyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zâhir olan ilhâmât suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibariyle çok muhteliftir.
KUR'AN; asırları muhtelif bütün enbiyânın kütüblerini ve meşrebleri muhtelif bütün evliyânın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyânın eserlerini icmâlen tazammun eden ve cihât-ı sittesi parlak ve evham ve şübehâtın zulümâtından musaffa ve nokta-i istinadı, bilyakîn vahy-i semavî ve kelâm-ı ezelî.
Ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede saadet-i ebediye. İçi, bilbedahe hâlis hidâyet. Üstü, bizzarure envâr-ı îman. Altı, bi-ilmelyakîn delil ve bürhan. Sağı, bittecrübe teslîm-i kalb ve vicdan. Solu, bi-aynelyakîn teshîr-i akıl ve iz'an. Meyvesi, bihakkal-yakîn rahmet-i Rahmân ve dâr-ı cinan. Makamı ve revâcı, bil-hadsi's-sâdık makbûl-ü melek ve ins ve cân bir Kitâb-ı Semâvîdir." (Bediüzzaman, Sözler)
Kur'an, sadece mânası değil, aynı zamanda lâfızları itibariyle de Peygamberimizin kalbine vahyedilmiştir. Kur'an'a vahy-i metlûv denilmesi bundandır. Binaenaleyh Kur'an sadece mâna değil, lâfız ile mânanın bütünüdür. Kur'an, Peygamber Efendimize toptan gelmemiştir. åyet âyet, sûre sûre nâzil olmuştur. Kur'an Mu'cizesi Kur'an, insanlığın hakikî saadetini te'min edecek her türlü îtikad, amel ve ahlâk esaslarını ihtiva eder. Hem lâfzı, hem de mânası itibariyle, en büyük ve ebedi bir mu'cizedir. Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: "Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insanların inandıkları kadar mu'cize verilmiş olmasın. Mu'cize olarak bana verilen ise, ancak

'ın bana vahyettiği (Kur'an)dır. Bunun için kıyâmet gününde ben, peygamberlerin en çok ümmeti bulunanı olacağımı ümid ederim." Gerçekten de, diğer peygamberlerin mu'cizeleri devirleri geçtikçe bitmiştir. Kur'an mucizesi ise, kıyâmete kadar bâkîdir. Kur'an-ı Kerîm'in muhtelif âyetlerinde Kur'an'ın mu'cize olduğu hususu, ısrarla belirtilir:
"De ki, bu Kur'an'ın benzerini meydana getirmek için insanlar ve cinler bir araya gelseler ve hattâ birbirlerine yardım da etseler, onun gibisini meydana getiremezler..." (el-İsrâ, 88).
Nitekim, Kur'an'ın lâfzındaki üslûb ve belâgata, şimdiye kadar hiç kimse nazîre getiremediği gibi, bundan sonra da getiremiyecektir... Kur'an, lâfzı gibi, mânası bakımından da mu'cizedir. Peygamber Efendimiz okuma-yazma bilmezdi. Kimseden bir şey öğrenmemişti. Bu yüzden ümmî sayılıyordu. Böyle olduğu halde, onun ortaya koyduğu kitab, en yüksek hakikatları ihtiva etmekte; ilmin ve tecrübenin yüzyıllarca uğraşarak ortaya koyduğu birçok ilmî gerçekleri 14 asır evvel haber vermektedir. Bu da Kur'an'ın doğrudan doğruya

kelâmı olduğunu göstermektedir. Meselâ, Güneşin kendi etrafında dönerek, ayrıca kendine bağlı birçok gezegeniyle birlikte sâbit bir noktaya doğru yol aldığı; ehramların açılıp Fir'avn'ın mumyalarının ortaya çıkarılması gibi ilmî ve arkeolojik keşifler, son asrın keşifleridir.
Halbuki Kur'an bu ve bunun gibi birçok gerçeği, asırlar öncesinden haber vermiştir.İlim ve fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, Kur'an'a aykırı düşemez. Bil'akis müsbet ve içtimaî ilimlerin ilerlemesi Kur'an'ın tefsîrini ve açıklanmasını kolaylaştırır. Bediüzzaman'ın ifade buyurduğu gibi "Zaman ihtiyarladıkça Kur'an gençleşmekte; ihtiva ettiği hakikatlar daha parlak şekilde ortaya çıkmaktadır." Kur'an-ı Kerîm'in diğer bir mu'cizelik ciheti de, sonradan olacak birçok şeyleri önceden haber vermesidir. Verdiği haberler, sonradan aynen çıkmıştır. (alıntıdır)