Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Özgürlük diyenin bilmesi gereken ilk şey  (Okunma Sayısı 269 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Online Online

Mesaj Sayısı: 9894



WWW
« : Ekim 31, 2010, 09:43:50 ÖS »

http://www.islamigundem.com/images/news/23069.jpg
Özgürlük diyenin bilmesi gereken ilk şey



Özgürlük diyenin bilmesi gereken ilk şey
Başörtüsü, yıllar içerisinde aldığı can sıkıcı halin yanısıra önemli ve temel bir problemdi


Başörtüsü, yıllar içerisinde aldığı can sıkıcı halin yanısıra önemli ve temel bir problemdir. Zira, “örtü” sadece kelimenin birinci anlamıyla tesettürü değil, din-devlet ilişkilerinden başlayarak bir dizi sorunu da sembolize etmektedir. Türkiye gibi, daha kuruluş aşamasında toplumla ilişkilerinde onulmaz yaralar açan bir devletin artık daha fazla taşıyamayacağı bir sorundur. 
Bireyin inanç hürriyetine merkezden gelen kasıtlı ve izah edilmesi imkansız bir yasağı temsil etmektedir. Ve kabul etmek lazım ki berbat bir modernleşme enstrümanı olarak kullanılmış ve geri tepmiştir.
Bugün yeniden başörtüsünü konuşuyoruz. Kabul etmek lazımdır ki bu kez daha ilk günden itibaren eksisinden farklı bir tartışmaya dönüşmüştür. Bunun ana nedeni YÖK’ün ard arda aldığı kararlarla sorunu zaten bir parça çözüm yoluna sokmuş olmasıdır.
O da küçük bir parça değildir. YÖK’ün çözdüğü parça, CHP’nin bin nazla gündeme getirip geri çektiği, sonra yeniden getirir gibi yapıp ardından yine vazgeçtiği başörtüsü adımının ötesinde bir parçadır. CHP’nin en nihayet gelebileceği noktanın diğer kurumlarda yasağın kanunla ilan edilmesi karşılığında üniversitelerde “türban”ın serbest bırakılması olduğunu biliyoruz. Üstelik o “türban”da görünmesi gereken saç teli miktarını da bilimsel çalışmayla tespit edip ayrıca bildirecekler!
YÖK, naz yapmadan, pazarlığa girişmeden, saç teli hesabına hiç bakmadan çözümü bir üst seviyeye taşıdı. “Türban” da demeden üniversitede başörtüsünü serbest bıraktı.
CHP’nin bu saatten sonra vereceği veya pazarlığa sunacağı destek sadece sembolik olabilirdi, anlaşılan dün o sembol de uçup gitti. Başörtülülerin sorunu kadar parti olarak CHP’nin de içine düştüğü marjinal pozisyonu kurtarmaya yarayacak destek beklendiği gibi mümkün olamadı.
Esasen, siyasetin yarattığı (CHP+asker-sivil bürokrasi) bir sorunun yine siyaset eliyle (AK Parti+CHP+MHP+BDP) çözülmesi en ideal yoldur. YÖK’ün fiilen kaldırdığı yasağı parlamento resmen bitirmelidir. Bitirmelidir ki yarın, “eski güzel günler”in rüyasını görenlerin eli yine başörtüsüne uzanmasın. Daha şimdiden Yargıtay Başsavcısı’nın heveslenmesi gibi...
Meselenin bir başka yönü de hem başörtüsünü hem de bir model olarak diğer temel sorunlarda çözüm umudunu zayıflatan bir söylem biçiminin sinsice gelişmekte olmasıdır.
Onyıllardır tartışılmakta olmasına rağmen bu denli önemli bir sorunun bugün hala seçenek dışı kalmış olması gereken argümanlarla konuşulması, bırakın başörtülüleri entelektüel tahammül sınırlarını zorlamaktadır.
Birincisi... Hala başörtüsünün dinin bir emri olmadığı iddiasından bahisle örtünmeye gerekçe olmadığını söyleyenler vardır. Bu bir fikirdir ama başörtüsü yasağıyla alakası yoktur. Çünkü, başını örtenler örtünün dinin emri olduğuna inananlardır. Aksini düşünen zaten örtmemektedir.
İkincisi... Ülkenin ulaştığı özgürlük düzeyi nedeniyle yasağı açıktan destekleme imkanı kalmayanlar modacı bakışı geliştirmektedirler. Saçın biraz açıkta kalması gibi gülünç öneriler mesela... Bu gruptakiler ideal ve örnek giyim-kuşam tarzının kendi tarzları olduğuna yürekten iman etmiş olanlardır. Tesettür dahil, diğer bütün kıyafetler kendilerininkine ne kadar benzerse o kadar kabul edilebilirdir.
Üçüncüsü... Siyasi partilerin hüzün verici durumudur. Özellikle CHP ve BDP. Bu partinin sözcüleri sorunun çözümü konusundaki isteksizliklerini bu tür durumlarda kullanılan en basit öteleme hamlesi olan “Türkiye’de başkalarının sorunları yok mu? Tek konu türban mı?” sorusuyla ötelemektedirler. Geçmiş örneklerinden biliyoruz ki bu tavır, pratikte hiçbir temel sorunun çözülmemesi demektir. Temel haklarda çözüm için sıralama olamaz; böyle olsaydı mesela başörtüsü dururken Kürtlerin temel hakları sayılacak bir dizi adım atılamazdı.
Ne başörtüsü ne de bir başka hak lütuf değildir. Adı üzerinde haktır, pazarlık konusu olamaz, öncelik sonralık sırasına konulamaz. Herhangi bir konuda çözüm vaat edenlerin önce bunu bilmeleri, bilmiyorlarsa da ortalığı karıştırmamaları iyi olur.


Mustafa KARAALİOĞLU-
Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Online Online

Mesaj Sayısı: 9894



WWW
« Yanıtla #1 : Ekim 31, 2010, 09:46:17 ÖS »

 
http://www.islamigundem.com/images/news/23066.jpg
Özgürlük diyenin bilmesi gereken ilk şey


Endişelenme, utan!

2008 yılında İstanbul Aydın Üniversitesi’nde çekilmiş (Maalesef adını bulamadığım bir Akşam gazetesi muhabiri tarafından) o fotoğraftan daha iyi hiçbir şey anlatmıyor durumu.
51 yıl önce ABD Anayasa Mahkemesi siyahların beyazların okullarına girişine izin verince Arkansas’ın Little Rock kentindeki liseye kaydolan siyahi öğrenci Elzabeth Eckford’a yapılanları gösteren fotoğrafla “iki resim arasındaki dokuz farkı bulun” oyununa konacak kadar benziyorlar birbirine.
Sanki tarih tekerrür etmiyor, bizim çifte standardımızdan yorgun düşmüş gizli bir güç bizi başörtüsü yasağının aslında ne olduğuyla ilgili aydınlatmak istiyordu.
Biz bu iki fotoğrafı manşet yapmıştık o gün.
Ama görünen o ki başörtüsü yasağının aslında ne olduğu konusunda hâlâ aydınlanma sürecini tamamlayamayanlar var.
Bu yazının muhatabı kişisel Aydınlanma Çağı’na, bir yontma taş, ardından cilalı taş, bilumum değerli taşların çağları, tabii koskoca bir ilk çağ kadar uzak olan, yazıyı icat edip etmedikleri bile meçhuller, “oldu gözlerim doldu”dan başka bir tepkiyi hak etmeyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, tarihin hoş bir rövanşı olarak günlerdir televizyonlarda başörtülü kadınlar tarafından demokrasinin faziletleri konusunda iknaya çekilen Nur Serter, Necla Arat (Tabii o yazıyı intihalle keşfetmiş olabilir) falan değil...
Bu yazının muhatabı başörtüsü yasağına sessiz kalanlar, topu taca atanlar, başörtüsü yasağı diyen herkese ama mahalle baskısı diye koşanlar ve bu halde kendilerini hâlâ demokrat, özgürlükçü, solcu, insan hakları savunucusu falan sayabilenlerdir... Bu iki, resim arasında bir fark olmadığını görmeyenlerdir...
Mesela “Taraf’ın türbanlı kadın kontenjanından yazarları” olduğunu söyleyen Yıldırım Türker’dir bu yazının muhatabı... (Türk, Laz, Kürt, Ermeni, Yahudi kontenjanlarımız dolu.)
Radikal İki’de yayımlanan son yazısında “Kadınlar türbanlı ya da türbansız kamusal alanları doldursa da özgürlük ve eşitlik konusunda ulaşabilecekleri seviye şimdiki gurur tablomuzdan farklı olmayacaktır. Hatırlatmakta fayda var. Aksesuar, suç ortağı anlamına da gelir” diyerek yaptığı ortayı yarın Ümit Özdağ “Kürtlere haklarını versek ne olur, hâlâ bu kadar işsizlik, eşitsizlik var. Bazen kimlik suç ortağı olur” diye gole çevirse “Türkiye’nin vicdanı” bu kurnaz vicdansızlık karşısında ne diyecek?
Binlerce kadının hayatını mahveden, partiler kapattıran, her gün, her an yaşanan bir yasağı küçültüp cebinize sokarak kurtulamazsınız bu yasakla imtihan edilmekten. Hele devletin resmen kadınların bedenine, en yasal ve doğrudan müdahalesini kadın hakları bayrağını kaldırarak hiç kamufle edemezsiniz.
Bu yazının muhatabı devrim yapan diğer Radikal’in özgürlükçü-solcularıdır ayrıca.
“Muhafazakâr Kemalizm hegemonyasını yitirdi. Son sembolik savaşını kamusal alanda başörtüsü cephesinde verip kaybedecek. Bence gerçek ve isabetli endişe kaynağı İslamcı muhafazakârlık” diyerek meseleden kaçış planını yazan Koray Çalışkan’dır mesela.
Demek 80 yıldır binlerce kişinin ölümüne, hapislerde çürümesine neden olan muhafazakâr Kemalizm bitmiş... Ne ayıp insan bir haber verir giderken, dokuz sütuna manşet yapardık...
Kemalist hegemonyanın gidişini kaçıranlar için son bir şans onu “son sembolik savaşını vereceği başörtüsü cephesinde” yakalamak olabilir. O halde bu sembolik savaşta bari bir yerde durun da yasak bitsin. Yoksa yine asker kaçağı mı oldunuz? Bu meseleyi iki yıl önce tam Meclis çözecekken “Dayatmaları reddediyoruz: Özgürlüklerimizden de laiklikten de taviz vermeyeceğiz!” diye bildiri yayımlayarak özgürlük meselesinin laiklik krizine dönüşmesine lojistik destek sağladığınız işbirlikçi çizgisinde misiniz yoksa?
Bu yazının muhatabı başörtüsü yasağı gibi resmî bir yasağın asılı durduğu havadan nem kaparcasına bir şımarıklıkla mahalle baskısından endişelere kapılanlardır... Binnaz Toprak’tır mesela...
Başörtüsü yasağı gibi bir resmî zulmün devlet eliyle yaşatıldığı bir ülkede yaşayan bir laik için her şeyi unutup mahalle baskısından endişelenmek, başörtüsüz gezmenin kanunla yasak olduğu İran’ın zengin muhitlerinde dindarlara mahalle baskısı olduğunu söylemek kadar şımarıkçadır, bencilcedir hâlbuki.
Bugün laik bir demokratın asıl endişelenmesi gereken, iki sene önce “Henüz Özgür Olamadık” bildirisiyle herkes için özgürlük isteyen başörtülü kadınların gösterdiği civanmertliği gösterecek laik bir bildirinin çıkmamasıdır...
Bugün laik bir demokrat için esas duygu, laiklik adına endişeye kapılmak değil, başörtüsü yasağını savunan laikler adına utanmaktır.
Ve bu utanma duygusunu kaybetmiş olma ihtimalidir asıl endişelenilmesi gereken...

Yıldıray Oğur-Taraf
Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
ruveyda
Byn Admin
Hep Burda
******

Karma: 12
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 5731



« Yanıtla #2 : Kasım 02, 2010, 12:36:49 ÖS »

Başörtüsü yasağı gibi bir resmî zulmün devlet eliyle yaşatıldığı bir ülkede yaşayan bir laik için her şeyi unutup mahalle baskısından endişelenmek, başörtüsüz gezmenin kanunla yasak olduğu İran’ın zengin muhitlerinde dindarlara mahalle baskısı olduğunu söylemek kadar şımarıkçadır, bencilcedir hâlbuki.
Logged

ruveyda
Byn Admin
Hep Burda
******

Karma: 12
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 5731



« Yanıtla #3 : Kasım 02, 2010, 12:51:33 ÖS »

Olayların Gelişimi
       Türkiye üniversitelerinde yaklaşık 15 seneden beri başörtüsü ile öğrenim görme konusunda problemler yaşanmaktadır. 1986 senesi sonlarında, o sırada cumhurbaşkanı olan 1982 askeri darbesinin lideri Kenan Evren’in Adana’da yapmış olduğu bir konuşmada, başörtüsünün üniversitelerde yasaklanmasını istemesi üzerine, aynı gün ve aynı yerde toplanan Yüksek Öğretim Kurulu, üniversiteler için bu yasağı sağlayacak bir kararı almıştır. O günden itibaren, çeşitli üniversitelerde yasakla ilgili uygulamalar başlamıştır. Müslüman kadınların başlarını örtmeleri dini bir gereklilik olduğu için, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın kişi hak ve hürriyetleriyle ilgili bölümünde düzenlenen esaslar çerçevesinde, temel insan hakları kategorisinde mütalaa edilmesi gereken bir fiildir. Bu sebeple, ancak kanunla ve Anayasada sayılan belli sebeplerle sınırlama getirilebilecek bir alandır. Buna rağmen, 1987 senesinde Türkiye üniversitelerinde, çeşitli idari  karar ve tutumlarla böyle bir temel hakkın kullanılması engellenebilmiştir. Bu süreçte, ortaya çıkan sorunun çözülmesi için, Yüksek Öğretim Kurulu, hükümetin telkinleriyle, bazı yönetmeliklerde değişiklikler yapmış, kısmen de olsa başörtülü öğrenime imkan vermeye çalışmıştır. Ancak keyfi tutum ve uygulamalarla devam eden sorun bütünüyle çözülememiştir. Bunun üzerine dönemin hükümeti, yüksek öğretimi düzenleyen kanunda bir değişiklik yaparak, dini inançlarının gereği olarak başlarını örten öğrencilerin üniversitelerde öğrenim görebileceğini açık bir ifade ile kanun metnine yazmıştır. Düzenleme kısa bir süre içinde Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüş ve mahkeme tarafından iptal edilmiştir. Bunun üzerine, hükümet, mahkemenin iptal kararındaki gerekçeleri dikkate alarak yeniden bir kanun değişikliği yapmış, genel olarak her türlü kıyafeti üniversitelerde serbest hale getirmiştir. ( Yükseköğretim Kanunu Ek 17. madde) Bu değişiklik de Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüştür. Bu sefer mahkeme, kanun metnini anayasaya aykırı bulmamakla beraber, bazı keyfi yorumlarla, getirilen serbestliğin dini bir kıyafet olarak başörtüsünü içermediğini belirtmiştir. Mahkemenin böyle bir yorum yapma yetkisinin olmadığı, dolayısıyla verilen kararın, kanun metni iptal edilmediği için, başörtüsü dahil her türlü kıyafetin üniversitelerde serbestliğini ortadan kaldırmadığı hukukçular, özellikle Anaysa Mahkemsi üyelerinin bir kısmı (ki bunlardan biri şu anda Cumhurbaşkanlığı görevini yürüten A. Necdet Sezer’dir) tarafından ifade edilmiştir. Nitekim uygulama da serbesti şeklinde gerçekleşmiştir.

       1989 senesindeki bu kanun değişikliğinden sonra, üniversitelerde başörtüsünü yasaklayan tutum ve uygulamalar hız kesmiş, kısa bir süre içinde de ortadan kalkmıştır. 1998 senesi sonlarına kadar, üniversitelerde başörtüsü dahil hiçbir kıyafetle ilgili bir sorun yaşanmamıştır. 1997 senesinde, yine bir askeri müdahale ile istifaya zorlanan hükümet üzerinde baskı kurulurken, başörtüsü konusu da bir çeşitli şekillerde bir argüman olarak ortaya konulmuştur. Bu çerçevede, 1998 senesi başlarında, Refah Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararda, bir alakası olmadığı halde başörtüsü konusuna da değinilmiş, üniversitelerde başörtüsünün yasaklanması gerektiği dile getirilmiştir. Hukuken bir kıymet taşımayan, ama karara özellikle sokulduğu anlaşılan bu bölüm, üniversitelerde yasakların başlatılması için istismar edilmiştir. Aynı senenin ortalarından itibaren, özellikle İstanbul Üniversitesi başta olmak üzere bazı üniversitelerde, başörtülü öğrencilerin derslere girmeleri, kayıt yaptırmaları, diğer öğrenim faaliyetlerine katılmaları engellenmeye başlanmıştır. Kanun düzenlemesinden sonra 10 senelik bir süre içinde, başörtüsü ile ilgili bir problem yaşanmadığı halde, 1998 senesinde yeniden bir sorun olarak ortaya çıkması izahı güç bir meseledir. Anayasa veya kanunlarda herhangi bir değişiklik olmamıştır; üniversitelerin kendi hazırladıkları mevzuatta da (her ne kadar temel hakların ancak kanunla sınırlanabileceği ilkesi mevcutsa da) herhangi bir değişme sözkonusu değildir; başörtüsü sebebiyle üniversitelerde yasaklamaya temel teşkil edebilecek en küçük bir problem yaşanmamıştır. O halde değişen nedir? Sözkonusu dönemde değişen tek bir şey vardır: Askeri müdahale. Hükümeti istifaya zorlayan ve pek çok dini özgürlüğe karşı mücadele başlatan askeri darbe taraftarları, o dönemde başörtüsünün de yasaklanmasını istemektedir.

       Kısa bir süre içinde büyükşehirlerdeki üniversitelerde başörtülü öğrenciler üniversite kampus ve binalarına sokulmamaya başlanmış, öğrencilik haklarından yararlanmaları engellenmiştir. Ülkenin başka şehirlerinde bulunan üniversitelerde ise, hukuki bir dayanağı bulunmayan, yasağın uygulanmasına direnilmiştir. Bu sırada, yasağı uygulamayan idareci ve öğretim üyeleri hakkında soruşturmalar açılmaya başlanmış, konuyla ilgili doğrudan bir suçlama yapmaya hukuken imkan bulunmadığı için, çoğu zaman farklı gerekçelerle suçlanan öğretim üyeleri ve üniversite idarecileri görevlerinden alınmıştır. Daha ilginç durumlar, uygulamalarla ilgili açılan davalar sırasında ortaya çıkmıştır. Üniversitelerin aldığı kararlar, çoğu zaman ise ortada bir hukuki işlem mevcut olmadığı için “uygulamalar” hakkında idare mahkemelerinde açılan davalar karşısında hukuki bir savunma yapamayan resmi kurumlar, başka yöntemlere başvurmuş, mevzuata göre karar veren hakimler hakkında soruşturmalar açılmış, bir sebep gösterilmeksizin sürgüne gönderilmeleri sağlanmıştır. Başörtüsü ile ilgili davaların açıldığı mahkemelere, daha önceki görüşleri bilinen ve yasak lehinde karar vermesi beklenen hakimler tayin edilmiş, diğer hakimler ise ülkenin çeşitli yerlerine tayin edilmiştir. Başörtüsünün kanunlar çerçevesinde yasak olmadığına karar veren her hakim, istisnasız, sürgüne gönderilmiştir. Böylece, idari ve hukuki yönden şaibeli uygulamaların mahkemeler baskı altına alınarak sürdürülmesi sağlanmıştır.

       Üniversitelerdeki bu uygulamaların benzeri, kamu görevlisi başörtülüler için de gerçekleştirilmiştir. On seneden fazla bir zaman görev yapan ve hiçbir sorunla karşılaşmayan başörtülü kamu görevlileri, “28 Şubat” askeri müdahalesinden sonra takibata uğramış, görev yerlerine uzaklaştırılmış, sonunda meslekten çıkartılmışlardır. Başörtüsü ile ilgili uygulamaların genelleştirilmesi, bütün alanlarda yasağın uygulanması için gayret gösterildiğine dair pek çok örnek mevcuttur.

Başörtülülerin öğrenim haklarını kullanmaları her kademede engellenmektedir. Öğrenciler sınavla eğitim görmeye hak kazandıkları okullarına ait kapalı yada açık hiç bir mekana alınmamaktadır. Türkiye’de başı örtülü öğrenim görebilmek için bir alternatif yoktur; özel ya da devlete ait tüm üniversiteler Yükseköğretim Kurumu’na bağlı ve aynı kriterlere tabidir.

Yükseköğretim Kurumu Başkanlığı’nın 15 Eylül 2000 tarih, 3699/20644 sayılı kararı gereği, kişinin evi konumundaki lojmanlarda sürekli kalanların dahi başlarının açık olması gerekmektedir. (Ek 1). Aynı kurum, 27 Mart 2001 tarihli bir kararında ise, öğrencilerin peruk takmalarının bile çıkarma cezasını gerektirir bir suç olduğu ifade ederek bu konudaki katı tutumunu ortaya koymuştur. (Ek 2).

Bu durumun hiçbir istisnası yoktur. Öyle ki 26/05/1998 tarihinde 4 başörtülü öğrenci, sınıflarından çıkmadıkları için öğretim görevlisi emriyle ışıkları söndürülmüş bir anfiye kilitlenmişlerdir. Fatih 4 Asliye Hukuk Mahkemesi, bu durumu yerinde tespit eden Noter tutanağı bulunduğundan (Ek 3 ), öğrencilerin amfide mahsur bırakıldıklarını tespit etmiş fakat kimin bu emri verdiği tespit edilemediğinden tazminat talebinin reddine karar vermiştir. (Ek 4).

Başörtülü bayanların vatandaş olarak dahi Üniversiteye ait herhangi bir mekana girmesi mümkün değildir. 05/02/2003 tarihinde başörtülü hastalar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi tarafından bizzat astım hastalarını bilgilendirmek için yapılan toplantıya alınmamışlardır. (Ek 6). İstanbul Üniversitesi, bir panel yönetmek üzere Umman Sultanlığından davet ettikleri bir başörtülü öğretim görevlisinin okula girişine izin vermemiştir. Akabinde “biz onu erkek zannediyorduk” açıklamasında bulunmuştur. (Ek 7).

Dini eğitim veren İmam Hatip Liseleri de dahil olmak üzere orta öğretim kurumlarında da başı örtülü olarak eğitim görmek mümkün değildir. Öğrencilerden bahçede dahi başlarını açmaları istenmektedir. Bir İmam Hatip Lisesi öğrencisinin başı, polisler tarafından sokak ortasında açılmıştır. (Ek 5) 

Uygulama, özel sürücü kurslarında başı açık fotoğraf talep edilmesine kadar ileri boyutlara gelmiştir. Kırklareli İl Milli Eğitim Müdürlüğü, bir kursiyerin başı örtülü fotoğrafını kabul etmemiştir. (Ek Cool. Bunun üzerine tamamıyla özel bir kurum olmasına ve ücreti ödenmesine ve bu konuda hiçbir hukuki mevzuat bulunmamasına rağmen kursiyerin kaydı silinmiştir. (Ek 9).

Meslek sahibi olan bayanlar açısından durum farklı değildir. Başlarını örten kadınların, çalışma imkanları kısıtlanmaktadır. Her Türk vatandaşının Devlet memuru olma hakkı bulunmasına rağmen, başörtülü bayanların memur olmasına izin verilmemektedir. Henüz sınav aşamasında başlarının açık olması istenmektedir.  Daha önce memuriyete alınanlar ise 1998 yılından itibaren kademeli olarak Devlet memurluğundan çıkartılmışlardır. Devlet memurluğundan çıkartılan bir memurun, ömür boyu kamu kurumunda çalışmasına imkan bulunmamaktadır. Bu surette daha önceki senelere ait emeklilik haklarından da yoksun kalmaktadır. Başın örtülmesi yasal mevzuat uyarınca sadece uyarma ve kınama disiplin cezası gerektirir bir suç olduğundan, başörtülü memurlar, ideolojik veya siyasi amaçlarla kurumun huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmakla suçlanmışlardır. Fakat gerçekte somut olarak düzenin bozulması aranmamıştır. Aynı kişilerin senelerce disiplin soruşturması geçirmeden ve düzen bozmadan görev yaptığı, fiiliyatta hiçbir zaman huzursuzluk olmadığı, pek çok memurun  25/10/1982 tarihli  “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin kılık Kıyafetine Dair Yönetmelik”  ihlal ettiği ve uyarma disiplin  cezasıyla bile karşılaşmadıkları dikkate alınmamıştır. Sadece Milli Eğitim Bakanlığından çıkartılan öğretmen sayısının en az 5.000 olduğu ifade edilmektedir.


Toplam on dokuz sene değişik kurumlarda öğretmenlik yapan bir bayan devam eden kanser tedavisi nedeniyle sözlü savunma tanık dinletme hakkının kullanımına imkan olmadığı halde, savunma hakkı tanınmadan matbu evraklarla Devlet memurluğundan çıkartılmıştır. (Ek 10).

Peruk takan öğretmenler hakkında disiplin soruşturması açılmıştır. Memur yönetmeline uyduğunu ifade etmesine rağmen düzen bozmakla suçlanarak hakkında Devlet

memurluğundan  çıkarma cezası verilmesi teklif edilmiştir. (Ek 11). Hatta peruk taktığı için çıkarma cezası alan bir öğretmen hakkında, Mahkeme “peruk taktığına göre Kılık Kıyafet Yönetmeliği’ne uymada samimi değil, ideolojik veya siyasi amaçlarla düzen bozma isnadı ile verilen Devlet memurluğundan çıkarma cezası doğrudur” (Ek 12) şeklinde bir karar vermiştir. Düzen bozma vakıasının,  zaten fiilen gerçeklemediği, başın açık olma, yani bu konuda yegane mevzuat olan yönetmeliğe uyma şartının dahi mevcut olduğu dikkate alınmamıştır. Bu surette başını örten bayanlara ceza verilmesinin temel sebebinin tahmin edilen “niyetleri” olduğu açıkça ortaya konmuştur.

Aynı şekilde öğretmenler hakkında, salt kıyafet biçimleri nedeniyle ceza davası açılması için lüzumu muhakeme kararları verilmiştir. Kıyafetin Türk Ceza Kanunu bağlamında suç olmaması nedeniyle açılan davalar teker teker beraat ile sonuçlanmıştır. Fakat yüzlerce başörtülü bayan, adi suçlular gibi hakim karşısında ifade vermek zorunda kalmışlardır. Tuzla Asliye Ceza Mahkemesinde bir hakim başıörtülü görev yaptığı için hakkında ceza davası açılan sanığı, kıyafeti gerekçesiyle duruşma salonundan çıkartmıştır.  Aynı şekilde 07/11/2003 tarihinde bir sanık, başörtülü olduğu gerekçesiyle duruşma salonundan çıkartılmıştır.  (Ek 13)

Hakimler hakkında da, eşlerinin kıyafetleri nedeniyle disiplin soruşturması açılmıştır. “Sosyal ve ailevi yaşantınız nedeni ile eşinizin benimsediği çağdaş olmayan giyim tarzı itibarıyla laiklik karşıtı düşüncelere yakınlık duyduğunuz hususunda kanaat uyandırdığınız ileri sürüldüğünden” (Ek 15) ya da eşinin kıyafet biçimine ek olarak “evinize gelen misafirleri haremlik ve selamlık şeklinde tabir edilen şekilde ağırladığınız, odanızdaki teypten veya radyodan dini yayınlar ve ilahi dinlediğiniz” (Ek  16)  ifadelerinin yer aldığı soruşturma yazıları düzenlemiştir. Bir hakimin, disiplin cezası teşkil eder herhangi bir davranışı sebebiyle değil de, eşinin “çağdaş olmayan” şeklinde tabir edilen giyim tarzı sebebiyle soruşturma geçirdiği gerçeği, başörtülü davacılar hakkında tarafsız hukuk normları uyarınca karar verilmesini engellemiştir.  Nitekim hukuki bir dayanağı bulunmayan uygulamanın hukuka aykırı olduğunu ifade eden hakimler soruşturma geçirmişler, cezai amaçla atamaları yapılmıştır. (Ek 14) ve nihai kararlar değişmiştir.

2. Hukuki Durum
Yukarıda olayların gelişimi anlatılırken hukuki duruma da kısaca değinilmişti; burada ise derli toplu bir şekilde özetlenmeye çalışılacaktır.



Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, Türkiye’de, kadınların kıyafetiyle ilgili hukuki bir düzenleme yoktur, yapılmamıştır. Yürürlükteki mevzuat içinde kılık kıyafet konusunda iki kanun mevcuttur. Bunlardan birincisi 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisaı Hakkında Kanun'dur. Bu kanun şapka dışındaki başlıkların giyilmesinin adet haline getirilmesini yasaklamaktadır. Hem kanun metni hem de uygulaması hiç kuşku bırakmayacak şekilde bu kanunun sadece erkekleri ilgilendirdiğini göstermektedir. İkinci kanun ise 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun'dur. Bu kanun "din adamları"nın "dini tören" kıyafetlerini dini mekanların dışında giyemeyecekleri hükmünü getirmektedir. Bu düzenlemenin de tamamen erkekleri ilgilendirdiği kanun metninden ve uygulamadan açık olarak anlaşılmaktadır.

       Kılık kıyafetle ilgili başka genel düzenlemeler yönetmelik alanında görülmektedir. Bunlardan ilki 25 Ekim 1982 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik'tir. Bu yönetmeliğin ikinci maddesi getirilen hükümlerin "memurlar, sözleşmeli ve geçici personel ve kamuda çalışan işçiler" için geçerli olacağını ifade etmektedir. Bir başka yönetmelik 22 Temmuz 1981 tarihli 8/3349 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe

konulan "Milli Eğitim Bakanlığı ile Diğer Bakanlıklara Bağlı Okullardaki Görevlilerle Öğrencilerin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik"tir. Bu yönetmelik orta öğretim kurumlarında çalışan personelin ve öğrenim gören öğrencilerin kılık kıyafetini düzenlemektedir.   

       Yükseköğretim kurumlarında ise kılık kıyafetle ilgili birtakım düzenlemeler çeşitli dönemlerde yapılmıştır. Bunlar bugün için "tarihî" bir özellik taşımaktadır. Bu meyanda kısaca, 3511 sayılı Kanunla 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu'na getirilen ek 16. maddeyi zikretmek gerekir. Bu madde Anayasa Mahkemesi'nin 7.3.1989 tarihli ve 1989/12 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Bilahare yine 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununa Ek 17. maddeyi ilave eden 3670 sayılı kanun kabul edilmiştir. Bu hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi'nde açılan dava 9.4.1991 tarihli ve 1991/8 sayılı kararla reddedilmiştir.

       Bir ara üniversitelerde kılık ve kıyafetle ilgili düzenlemeler yönetmelik alanında da görülmüştü. Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği'nde 8.1.1987 ve 4.12.1988 tarihlerinde yapılan değişikliklerle getirilen kılık ve kıyafetle ilgili hükümler 28.12.1989 tarihinde yürürlüğe giren bir düzenlemeyle ortadan kaldırılmıştır.

Şu halde yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafetle ilgili tek hukuki düzenleme vardır. O da 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun  Ek 17. maddesidir. Bu maddeye göre, üniversitelerde kılık ve kıyafet serbesttir. Kılık kıyafetle ilgili sözünü ettiğimiz diğer genel düzenlemeler belli özelliklere sahip kimseleri kapsamına aldığı için yükseköğretim kurumlarında atfen veya kıyasen uygulanma imkanına sahip değillerdir. Bu husus adı geçen kanun ve yönetmeliklerin "amaç ve kapsam"la ilgili maddelerinde şüphe bırakmayacak şekilde sarahatle ifade edilmektedir.

Meselenin hukuki düzenlemeler bakımından durumu budur. Asıl ele alınması gereken, hukuk sistemi içinde konunun teşkil ettiği yerdir.

Başörtüsü İslam dininin kadınlara emrettiği dini bir vecibedir. Kadınlar hangi niyet veya saikle kullanıyor olurlarsa olsunlar, başörtüsünün İslam dininin bir emri olduğu gerçeği bertaraf edilemez. İnsan haklarıyla ilgili bütün düzenlemelerde ilk olarak teminat altına alınan hürriyetlerden biri din ve inaç hürriyetidir. Din hürriyeti, kişinin bir dine inanması veya inanmaması, inandığı dinin veya inanç sisteminin gereklerini yerine getirmesi hürriyetini de beraberinde getirir . (Bkz. Kokkinakis v. Greece kararı 25 Mayıs 1993, Series A no. 260-A, p. 17, § 31, and Buscarini v. San Marino [GC], no. 24645/94, § 34, ECHR 1999-I). Şu halde din hürriyeti, inanma, inandığını yaşama ve pratize etme haklarını içermektedir.
Logged

ruveyda
Byn Admin
Hep Burda
******

Karma: 12
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 5731



« Yanıtla #4 : Kasım 02, 2010, 12:55:02 ÖS »

Hukuk düzeni din hürriyetini tanımakla beraber, hürriyetin kapsam ve içeriğini belirleme hakkına sahip değildir. Bu nokta çok önemlidir; her din, ancak o dine inananların idrak edebileceği mükellefiyetler öngörür, inanmayanlar dini mükellefiyetlerin içeriğini belirleyemez. Kaldı ki, hukuk sistemi, dinleri ve inanç sistemlerini korumayı değil, din ve inanç sistemlerine bağlı olan kişilerin inançlarını korumayı hedefler. Bu sebeple, inanç sistemi ne olursa olsun, bir kişi ona inanıyorsa, bu inanç hukuken korumaya değerdir. Perspektif bu olunca, din hürriyetinin kapsam ve içeriğinin devlet tarafından belirlenemeyeceği gerçeği daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Aşağıda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı münasebetiyle tekrar değineceğimiz üzere, dinler arasındaki farklılıklar, dinlerin öngördüğü ibadetlerin şekil ve çeşitleri din hürriyetinin içeriği konusunda bir standardın kabul edilemeyeceğini göstermektedir. Eğer din (religion) dediğimizde zihnimizde oluşan içerik Hristiyanlık veya Yahudilik ise, diğer dinlerin inanç ve ibadetlerini bu iki dine ait kriterlerle yargılar ve sınırlarsak din hürriyetinden

söz etmemiz mümkün olmaz; o zaman Hristiyanlık ve Yahudilik hürriyeti söz konusu olacaktır. Din hürriyetinin içeriği, sadece, o dine inananların belirleyebileceği bir husustur.

 

Bu izahtan hareketle, hukuk düzeninin din hürriyeti için bir sınır koymadığı, koyamayacağı sonucunu çıkartmak doğru olmaz. Bilindiği üzere bütün hürriyetlerin bir sınırı vardır. Sınırların dışında kalan davranışların hürriyetin de kapsamı dışında olması gerekmez. Sınırlar, belli mülahazalarla, başka bazı hak ve hürriyetleri koruma endişesiyle benimsenmiştir. Bu sebeple, dikkatle gözönünde bulundurulacak husus, bir tutum veya davranışın din hürriyetinin kapsamında olup olmadığı değil, o hürriyetle ilgili sınırlama kriterlerinin ihlal edilip edilmediğidir. Bu kriterlerin neler olduğu ise, hem insan haklarıyla ilgili temel metinlerde hem de ülkelerin anayasalarında açık bir şekilde ortaya konulmuştur.

 

Bu çerçevede bakıldığında, İslam dinin bir emri olduğu açık bir şekilde bilinen, Türkiye’de anayasal bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından verilen bir raporda da açık bir şekilde dini gereklilik olarak ifade edilen başörtüsünün din hürriyeti kapsamında olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Müslüman kadınların baş örtmeyi dini bir gereklilik olarak görmeleri, başörtüsünün din hürriyeti kapsamında sayılması için hukuk düzeni bakımından başlı başına yeterli bir sebeptir.

 

Din hürriyetinin sınırlanması bakımından, aranan kriterlerin oluşup oluşmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Anayasaların ve temel insan hakları belgelerinin hürriyetlerin sınırlanması için öngördüğü kriterler açık ve nettir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 13. maddesinde “Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması” başlığı altında, sınırlamanın nasıl yapılacağı gösterilmektedir. Buna göre, a – sınırlama ancak kanunla, b – anayasada gösterilen gerekçelerle, c – demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmamak şartıyla yapılabilir. Başörtüsü ile ilgili “yasak” incelendiğinde anayasada öngörülen sınırlama kriterlerinin dikkate alınmadığı görülecektir. Yasakla ilgili bir kanun yoktur. Bilindiği üzere kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yapılan hukuki düzenlemelerdir; başka makamların yaptığı idari düzenlemeler ile yargısal kararlar kanun hükmünde değildir. Muhtelif kişilerce, zaman zaman ileri sürüldüğü gibi, yasaklamanın dayanağı bazı idari karar ve yanlış bir yorumlamaya dayanan mahkeme kararıdır. Halbuki temel hak ve hürriyetler sadece kanunla sınırlanabilir. Kanunla yapılacak sınırlamanın da dayanak ve çerçevesi için anayasada sınırlar öngörülmektedir. Sınırlama ancak belirli sebeplerle yapılabilir. Başörtüsü yasağı kanunla yapılmadığı gibi, böyle bir kanun düzenlemesine gerekçe teşkil edecek hususlar da mevcut değildir; başörtülü öğrencilerin yoğun olarak üniversitelere girebildiği on senelik süre içinde, sınırlamaya gerekçe teşkil edecek bir olay yaşanmamıştır; bir şikayet söz konusu olmamıştır. Tam aksine, başörtüsü kullanan veya kullanmayan Türk halkının %85’i yasaklamanın yanlış olduğunu kaldırılması gerektiğini ifade etmektedir ki, bu hiçbir konuda temin edilemeyecek bir ekseriyet, bir kanaat birliğidir. Demek ki yasaklama için bir kanun hazırlanmış olsa bile, bu kanun anayasada zaruri görülen dayanaklara sahip bulunmadığı için iptale konu olacaktır. Diğer önemli husus ise, sınırlamanın “demokratik toplum düzeninin gerekleri”ne aykırı olamayacağına dair getirilen şarttır. Demokratik toplum düzeninin gereklerinin soyut ve somut içeriği değerlendirildiğinde, başı örtülü kişileri üniversitelere ve rsmi kurumlara sokmama biçiminde belirlenecek sınırlamanın kabul edilemez olduğu ortaya çıkacaktır. Bu konuda en somut delil Avrupa ülkelerinin hiçbirinde böyle bir sınırlamanın bulunmamasıdır. Şu halde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında öngörülen din hürriyetiyle ilgili sınırlama kriterlerine göre, başörtüsü ile öğrenim görmeyi ve çalışmayı engelleyen, sınırlayan bir hukuk kuralı yoktur.
Logged

RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Online Online

Mesaj Sayısı: 9894



WWW
« Yanıtla #5 : Kasım 02, 2010, 10:40:06 ÖS »

 
Alıntı

Hukuk düzeni din hürriyetini tanımakla beraber, hürriyetin kapsam ve içeriğini belirleme hakkına sahip değildir. Bu nokta çok önemlidir; her din, ancak o dine inananların idrak edebileceği mükellefiyetler öngörür, inanmayanlar dini mükellefiyetlerin içeriğini belirleyemez. Kaldı ki, hukuk sistemi, dinleri ve inanç sistemlerini korumayı değil, din ve inanç sistemlerine bağlı olan kişilerin inançlarını korumayı hedefler. Bu sebeple, inanç sistemi ne olursa olsun, bir kişi ona inanıyorsa, bu inanç hukuken korumaya değerdir.
 
 

 
 
Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: