Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: NUR VE ZULÜMAT  (Okunma Sayısı 220 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Faruk
Ziyaretçi
« : Ocak 23, 2010, 07:46:23 ÖÖ »

N U R - Z U L U M Â T
          (Ahmet Kalkan yazar)
"Onların (münâfıkların) misali, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimsenin misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda , hemen onların nurunu (aydınlığını) giderir ve onları zulumât (karanlıklar) içinde bırakır (artık hiç bir şeyi) görmezler." (2/Bakara, 17)
Nur; Anlam ve Mâhiyeti
"Nur", ışık, aydınlık, parlaklık; şan, şeref; eşyayı ortaya çıkaran ve onun gerçekliğini gözler tarafından görünür kılan tecellî demektir. Çoğulu "envâr"dır. Karanlığın zıddı olan nur, salt 'ışık' kelimesiyle karşılanamaz; çünkü nur daha geniş anlamlıdır. Nur, her türlü aklî, zihnî, maddî-manevî karanlığın tam bir zıddıdır. Nur, bazan sadece fizikî anlamda, bazan da esrarlı bir remz, bir sembol olarak kalp ile algılanan mecazî anlamda kullanılır. Mecazî olarak kullanıldığında nitelediği kişiyi, nesneyi yüceltir, ona bir kutsiyet kazandırır. , duyular âlemini görebilmemiz için ışığı, güneşi ve onu gören gözü, göz nurunu yarattığı gibi, akılla idrak edilebilen ma'kulat âlemini görebilmek için iman ve irfan nuru, onu kavrayabilmek için de basiret, yani kalp gözünü, kalp nurunu da bize ihsan edendir.
Kur'an'da Nur Kavramı
"Nur" kelimesi, Kur'an'da 43 yerde geçer. Nurlandırıcı, ışık saçan anlamındaki "münîr", 6 yerde, yine ışık anlamındaki "ziyâ" ise 3 yerde ifâde edilir. Nur kavramı, Kur'ân-ı Kerim'de bazen salt fizikî anlamda; çoğu zaman da kalbî - ruhî gerçekleri ifade etmede mecazî anlamlarda kullanılmaktadır. Kur'an-ı Kerim, vahyin dışında ve onunla zıtlaşacak bir biçimde şekillenen bütün düşünce ve sistemleri, "zulumât" (karanlıklar) olarak nitelendirmektedir. Bunun karşısında ise ilahî vahyin nuruyla aydınlanmış tevhid çizgisi üzerinde uzanan yol bulunmaktadır. Ayetlerde bu yol "nur" olarak nitelenmektedir. Ayetlerdeki kullanımı dikkate alındığında, hidayeti içeren ve kurtuluşa götüren her şeyin nur olarak adlandırıldığı görülmektedir.
Kur'an'daki nur ve zulmet kelimeleri, benzetme şeklinde ve daha çok iman ve küfür anlamında kullanılmaktadır. Nur, delillere ulaştırmada, faydalı yolları elde etmede ve şaşkınlığı yok etme konusunda en etkili olan şeydir. Bu ise, din hususunda imanın halidir. Böylece, din konusunda şaşkınlıkları gidermede ve menfaatleri temin etmede en mükemmel olan şey, dünyada en güzel şeye, yani nura benzetilmiştir. Küfrün zulmete benzetilmesi hususundaki hüküm de aynıdır. Çünkü, girilmesi gereken yoldan sapmış olan kimse için, zulmetten daha büyük bir mahrumiyet ve şaşkınlık olamaz. Negatiflikte küfürden daha büyük bir şey yoktur. İşte böylece , onlardan birini diğerine teşbih etmiştir.
Mutlak Nur, Âlemleri ve Gönülleri Nurlandıran 'tır
Işığını başkasına borçlu olmayan bizatihi mutlak nur, âlemleri nurlandıran, varlığı rahmet nuruyla kuşatan 'tır. ", göklerin ve yerin (tüm kâinatın) nurudur." (24/Nur, 35) Mutlak nura, hatta o nurun tecelli etmesine (yansımasına) insan tahammül edemeyeceği gibi, aynı zamanda onu tümüyle kavrayamaz. Nitekim, Hz. Musa, 'ı görmek istediğinde, ona, 'ın nurunun tecelli edeceği dağa bakması söylendi ve Musa (a.s.) bu tecelliye bile dayanamayarak kendinden geçip bayıldı (7/A'râf, 143). Işık, görmeyi sağlamasına rağmen, şiddetli hale geldiğinde, bizzat kendisi görmeye engel olmaktadır. Cenab-ı Hakk'ın en açık ve en aydın varlık olmasına rağmen görülememesi bununla ilgili kabul edilmiştir. Yani O, "zuhurunun şiddetinden ötürü gizlidir." Buradaki "gizli", bizim tarafımızdan görülemez anlamındadır.
", göklerin ve yerin nurudur. O'nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. Kandil cam içindedir. Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Ne tam doğuda ne de tam batıda olan mübarek bir zeytin ağacının yağıyla tutuşturulur. Yağ neredeyse ateş değmeden bile tutuşup ışık verecek kadar saf ve parlaktır. Bu, nur üstüne nurdur. , dilediğini nuruna kavuşturur. insanlara misaller verir. , her şeyi çok iyi bilendir." (24/Nur, 35) Bu ayet, sınırsız olanı sınırlı olan insan idrakine yakınlaştırmak için bir örnektir. Göklerde ve yerlerde bulunan bütün varlıkları aydınlatan, dilediğini nuruyla hidayete erdiren kastedilmektedir. , nurun yaratıcısı, var edicisidir: "Hamd, gökleri ve yeri yaratan, zulumâtı ve nuru (karanlıkları ve aydınlığı) var eden 'a mahsustur." (6/En'âm, 1)
Nur, kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan şeydir. İnsan zihni, nuru bu anlamıyla düşünür. Nurun yokluğu karanlık, görünmezlik ve geçilmezliktir. Öte yandan görünebilirlik olduğu ve eşya göze göründüğü zaman, insan, nur (ışık) vardır der. 'a bu temel anlamıyla "Nur" denmiştir. İnsanın için kullandığı tüm kelimeler, fizikî çağrışımlardan uzak temel anlamlarıyladır. Sözgelimi, 'la ilgili "görme" kelimesini kullandığımız zaman, bu, hiçbir zaman 'ın insanlar veya başka yaratıklar gibi kendisiyle gördüğü gözü bulunduğu anlamına gelmez. Bu kelime, hakkında mecazî anlamda kullanılmakta olup, ancak zayıf akıllı birisi, işitmenin, görmenin bizim algıladığımız sınırlı ve dar anlam dışında mümkün olamayacağı yanılgısına düşer. Yine "nur" kelimesini, ışıklı bir cisimden çıkan ve ağtabakaya çarpan fizikî ışık anlamında kullanmak kısa görüşlülük olacaktır. Bu kelime hakkında da ve sınırlı anlamıyla değil; ancak mutlak anlamıyla kullanılır. Yani evrende yalnızca O, tezâhürün, görünmenin, ortaya çıkmanın gerçek ve asıl nedenidir. Aksi halde kâinatta karanlıktan başka hiçbir şey olmaz. Işık veren ve başka şeyleri aydınlatan her şey, ışığını O'ndan alır, hiçbir şeyin ışığı kendinden değildir. , nasıl değişik isimlerini evrende sergiliyor ve bu isimler tecelli ediyorsa, evrenin bütününde Nur ismiyle de tecelli etmektedir. Evrendeki her varlığın yansıttığı nur 'ın nurudur; veya onun nurundandır.
için kullanılan "nur" kelimesinden; her şeyi kuşatan ve aydınlatan, vahyinin ve o vahyin içerdiği kurtuluş ve gerçek iç aydınlığının kastedildiğini belirten ayetler vardır. "Onlar, ağızlarıyla 'ın nurunu söndürmek isterler. Kâfirler istemese de , nurunu mutlaka tamamlayacaktır." (9/Tevbe, 32; 61/Saf, Cool Buradaki nur, Rasülüllah'a vahyedilen İslam'dır.
Nurun Karşıtı Karanlıklar, Sayısız Denecek Kadar Çoktur
Nur'un karşıtı olan "zulmet", aydınlanabilen şeyde nur'un, ışığın olmamasıdır. Arapça'da zulmet, aynı zamanda "noksanlık" demektir. Zulmet, Kur'an'da kullanıldığı 23 yerin tamamında çoğul halde, "zulumât" şeklindedir. Bu da, karanlığın bir ışık yokluğu ve bir iğretilik olduğunu gösterir. Bundan şu anlaşılır: Nuru kaybetmek veya ona sırt dönmek, insanı sayısız alternatiflerle yüz yüze getirerek şaşırtır, bocalatır ve buhrana mahkûm eder. Işığı kaybetmek, kaosa düşmektir ve kaos, tek olan çıkış yolunu çok hale getirerek insanın tereddütlere ve iç acılarına yenik düşmesine yol açar. Tevhid, nurdur ve tek yoldur, bocalatmaz; şirk çokluktur, seçim yapılamayacak giriftlikte yollar kavşağıdır, karmaşadır. Tevhid, mutluluk ve güven; şirk ise bunalım ve huzursuzluktur. Hak, doğru tektir; yanlış ise sayısız denilecek kadar çoktur.
Elmalılı bu konuda şöyle der: Dünyada çok zulmet (karanlık) vardır. Bütün bu karanlıkları ortadan kaldıracak nur ise, birdir ki, o da Hakk'ın nurudur (24/Nur, 35). Herhangi bir konuda Hakk'ın nuru bulunmayınca insanı her tarafından sayısız karanlıklar kaplar. Hakk'ın nuru ortaya çıkınca da o karanlıklar kalkar. Hakk'ın nuru bulunmayınca, yerler ve gökler, bir hiç; gündüz, gece; güneşler, zifi gözler, kör; kulaklar sağır olur; kalpler, bin türlü hayal ile buhranlar içinde çırpınır kalır; aranan bulunmaz; ne aranacağı bilinmez; gönüllere kuruntular, acılar, azaplar çöker; çevreyi kuruntular kaplar; cinler, şeytanlar, başa toplanır. O zaman insana var olmak bir bela kesilir de, "keşke hiç hayata gelmeseydim!" diye haykırır, o sırada herhangi bir sebepten Hakk'ın nuru ortaya çıkıverirse, gökler güler, yıldızlar doğar, baharlar açılır, sevinçler sunulur, acılar silinir, sıkıntılar unutulur, gönüller ferahlık ve sevinçle dolar, var olmanın tadı duyulur. Bu tadı sonsuza dek sürdürmek isteyen akıllı kimseler de, kendini kendine bırakmaktan vazgeçip Hakk'ın nuruna ermek için onun sağlam kulpuna yapışmalıdır.
Bilindiği üzere, her şeyin ancak bir doğru yönü vardır ve 'a ancak o yönden gidilir. Buna karşılık her şeyde bâtıl yönler sonsuzdur. Mesela bir şey yitirdiniz, o bir yerdedir ve ancak oradadır. O anda bu şey için doğru yön budur. Fakat siz bir kez onu bilmiyor ve hele o yeri bildiğiniz halde, o orada yoktur diye inanmış bulunuyorsanız, oradan başka hangi taraf aklınıza gelse, oralar hep bâtıl olan yönlerdir, bulamazsınız. Bu bir şeye karşı dünyanın bütün yönleri bâtıl kesilir. Bu şekilde herhangi bir şeyde bir hak yöne karşılık, sonsuz bâtıl yönler vardır. Hakk'ın nuru olan marifet doğunca bu karanlıklardan çıkılır. Şu halde karanlıklar çok, nur birdir. Nur var olmaya, bütün karanlıklar yok olmaya adaydır. Bir varlığa, sonsuz yokluk karşılık olur. Bütün varlıklar üzerinde idareci olan da ancak Teala'dır. Bunun için 'a iman, Hakk'ın nurunun, kuşkusuz ilmin, mutlak ferahlığın doğmaya başlaması ve şafağıdır. İman ve marifete karşı veya muhalif olan yokluk, ümitsizlik, küfür, kuşku, kuruntu, sapıklık, cahillik, eksik bilgi, fasıklık, heveslere uyma, terbiyesizlik, nankörlük, ahlaksızlık, haddini bilmezlik ve benzerleri hep birer karanlıktır.
Kur'an'da hep nurun tekil sığasıyla, karşıtı olan kelimenin çoğul sığasıyla bildirilmiş olmasıyla da anlaşılır ki doğru tektir; yanlış çok fazladır. İnsan, İslam'ın doğru yolundan bir çıktımı, her tarafa giden yol yanlış yöne götürür. İslam'ın doğrularına inanmayan insan sayısınca yanlışlık vardır. İşte bütün beşerî ideolojiler, bütün izmler bu yanlışlıkların sonucudur.
Karanlık, Nurun Bulunmamasıdır; İkisi Bir Arada Barınamaz
Işığın hızı, saniyede üç yüz bin kilometredir, diye öğretilir de karanlığın hızı belirtilmez. Işığın çekildiği yere, ânında aynı hızda karanlık bastırır. Müslümanların çekildiği alanlara ânında imansızlar bastırır. Günümüzde yaşayan ateist, anarşist, müşrik insanlara küfretmeye hakkımız yok. Karanlığa küfretmektense, nurun kaynağını bulup onunla aydınlanıp aydınlatmak müslümana yakışacaktır. Karanlık insanlara gelince, bizim boş bıraktığımız meydanları onlar karartarak doldurdular. Evinizde veya bir salonda otururken elektriğinizin düğmesini (şartelini) kapatıveren insana sabaha kadar kızıp söylenseniz elektriğiniz yanmaz. Hiç dilini bozmadan kalkıp şartele basacaksınız. Engel olmak isteyen olursa engeli gidereceksiniz o kadar.
Nurla zulümât, yani aydınlıkla karanlık aynı anda yaşayamayacağı gibi, küfür sistemiyle İslam nizamı da aynı anda uygulamaya konamaz. Kâfirlerin gücünün büyüklüğünü görerek, "biz müslümanlar, kâfirlerin küfrüne karşı bir şey yapamayız" diyenler bilsinler ki, kocaman bir salonun karanlığını küçücük bir ampulün ışığı kaçırmaktadır. 
İmanın Nuru ve Küfrün Karanlıkları
Güneş, gökleri ve yeri aydınlatıyor, bu sayede etrafımızdaki eşyayı görüyor, onların biçimlerini, renklerini, çeşitlerini öğrenip kendilerinden faydalandığımız gibi dağlarda, kırlarda, çöllerde geçeceğimiz yolların selâmet taraflarını, tehlikeli bataklıkları veya uçurumları görüp duruyoruz. Demek ki, , güneşi bize maddiyatımızda faydalı ve tehlikeli noktaları gösteren bir nur olarak bağışlamıştır. Bunun gibi maneviyat âleminde de yine faydalı şeyleri sezmek, tehlikeli noktaları görmek için, iman nuru ihsan buyurmuştur. 'ın insana en büyük bağışlarından biri de, gönlünde uyandırdığı iman güneşidir. Bu güneşin nuru, sahibinin yüzünü güzelleştirdiği gibi, içini de parlatır, bütün kötü huylardan kurtarır. Çünkü kötü huylardan her birinin küfre inen bir yolu vardır. Onun için imanla bu huy ve davranışlar barışamaz. Mesela, başkasının elde ettiği nimetin yok olmasını istemekte, yani hasedde 'a itiraz manası bulunur. Hasedçi şöyle demiş olmaktadır: "Ya Rabbi, bu nimeti bu adama vermemeliydin; çünkü bu, ona lâyık değildir." Hâşâ, vereceği yeri bilememiş demek olur ki, bunun küfür olduğunda şüphe yoktur. İman nuruyla insanı içinden, dışından kuşatmış böyle tehlikeli karanlıklar açılır. Her tarafı nur içinde kalır. Karanlıktan ileri gelen kuruntular dağılır, hakikatler sezilir, gönüllerde emniyet ve ferahlık nurları doğar. Hak'tan gelindiği ve yine Hakk'a dönüleceği bilinir.
İman nuruyla aydınlanmayan gönüller mustariptir. Çünkü oralarda bütün kötü huylar toplanır ve bunların her biri birer diken olur, sahibine rahat yüzü göstermez. İğneli fıçı işkencesine atılmış gibi daima ıstırap verir. Halbuki şuurlu bir imanın hâkim olduğu kalplere fena huylar giremez; Girse bile barınamaz. Kötüler, nuru sevmezler; çünkü nur, bunların ayıbını meydana çıkarır. Küfrün hâkim olduğu bedenlerde bu suretle korkunç bir karanlık ve kararsızlık, bitmez tükenmez bir ıstırap ve üzüntü vardır. Bu haller, cehalet ve küfür karanlığının bir neticesidir. Bu karanlıklar, 'tan bir hidayet erişmezse, ileriye doğru eksilmez, bilakis artar. Öyle ki, hayatın ağır ve ıstıraplı dakikaları, daha ıstıraplı olan kabir karanlıklarına, bu da mahşer karanlıklarına ve cehennem karanlıklarına çeker, götürür.Ruh ise karanlıktan hoşlanmaz. Daima nur ister. Bundan dolayı, bu fâni hayatın sınırlı karanlıklarını açmak için birçok masraflara ve külfetlere katlanan insanın, bâki hayatın sonsuz karanlıkları hakkında, bir ölü gibi hissiz ve ilgisiz kalması izah edilemez bir gaflet, anlaşılmaz bir sarhoşluktur.
Mü'mine gereken şey, gönlündeki iman nurunu söndürmekten son derece sakınmasıdır. Çünkü bunun neticesi kalp körlüğüdür. Âmâ olan bir insanın vücudu ne kadar zinde ve sağlam olursa olsun, devamlı bir zindan içinde kaldığı düşünülür ve kalbin körlüğünün daha kötü olduğu değerlendirilirse, iman nurunun kıymeti, küfür karanlıklarının fecîliği daha iyi anlaşılabilir. "Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin sînelerdeki kalpler kör olur." (22/Hacc, 46)
Dünya, nursuz insanlardan çok çekmiştir, hâlâ da çekmektedir. Onlar, aynı zamanda nura tahammül edemeyen ışık düşmanıdırlar. Kalplerine bir iğne ucu kadar aydınlığın sızıntısı girmeyen bedbahtlar, nefesleriyle 'ın nurunu söndürmek isterler. Yani 'ın dinine, kitabına, peygamberine karşı kendi bâtıl düzenlerini savunurlar. , nurunu tamamlayacaktır, ama O'nun sünneti, değişmez yasası, bizim elimizle, müslümanların eylemleriyle nurun tamamlanması yönündedir. Dünyamızı karartan karanlık adamlar, İslâm'ın nuru ortaya çıkar çıkmaz yok olacak; hak gelince bâtıl zâil olacaktır. Kara kardan adam, İslâm'ın nuru çıktığında eriyiverecek; Kâbe'deki putların fetih günü Rasül'ün asasının değmesiyle yıkılıverdiği gibi.
Gerçekten iman bir nurdur. Evet, tabiatı ve mahiyeti itibariyle bir nurdur. Küfür ise, zulümâtın ta kendisidir. Her çeşidi ile zulümâttır. Ne şekilde olursa olsun küfür, zulümâttır.
İmanın nur ile ifade edilmesinden daha derin ve şümüllü bir tâbir bulunamaz. Mü'minin kalbinde iman nuru, ilk olarak parlayınca onunla birlikte bütün varlığı da nura kavuşur. O iman nuru ile ruhu safiyete ulaşır, parlar, apaydınlık olur ve çevresini aydınlatır. Nur ve ışık saçar etrafına. Eşyanın hakikatini keşf eden, hakiki değerleri ve gerçek düşünce tarzlarını açığa çıkaran parlak bir nur. O nurun aydınlığında mü'min her şeyi apaçık görür, ölçü ve değerleri, tasavvur ve eşyanın mahiyetini hiç karıştırmadan ayırır. Ayağı hiç kaymadan istikrarlı bir halde onlardan almak istediğini alır, terk etmek istediğini atar. Bunu yaparken gayet rahat, huzur ve güven içerisindedir. Mü'minin önünde; kâinat kanunlarının yollarını bu nur açar. Onun sayesinde kendi hareketi ile çevresinde var olan evrenin hareketi arasında tam bir mutabakat temin eder. Hiçbir yere sapmadan, engeller karşısında yılmadan, haddi tecavüz etmeden yavaş yavaş kendi yolunda hızla ilerler. Yürüdüğü yol fıtratın yoludur. Ve bütün yollar gözleri önünde apaçık bellidir. Bu tek bir nurdur ve tek bir yola götürür insanı.
Küfrün sapıklıklarına gelince, bir yığın çeşitleri ve şekilleri ile zulümâtın ta kendisidir. Nefsî arzuların ve şehvetin zulümâtı. Korkunç sapıklıkların, kibir ve tuğyanın, zaaf ve zilletin, riya ve nifakın zulümâtı. Hırs ve menfaatçiliğin, şüphe ve buhranların zulümâtı. Evet, daha sayılmayacak ne kadar zulümât. yolunda başka yollara sapıldığı, 'tan başka yerlerden telakkiler alınmaya başlandığı, 'ın nizamından başka nizamlarla hükmedildiği vakit birleşen ve çığ gibi büyüyen zulümât çeşitleri. İnsanoğlu, birkaç tane değil; tek bir olan 'ın nurunu terk ettiği zaman, birbiri içine karışmamış bir tek hakikat nurunu terk ettiği vakit, mutlaka bir yığın şekil ve renkleri bulunan zulümât bataklığına yuvarlanacaktır. Ve 'ın nurundan başka bütün yollar hiç şüphe yok ki, zulümâtın / karanlığın ta kendisidir.
Logged
Faruk
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : Ocak 23, 2010, 07:48:25 ÖÖ »

 
Hadis-i Şeriflerde Nur Kavramı
Hadis-i şeriflerde de nur kelimesinin bazı vahyî gerçekleri ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Bu kullanım, nitelik olarak Kur'an-ı Kerim'deki ifadelerle uyum içerisindedir. "Ben size iki şey bırakıyorum. Onlardan biri, içinde hidâyet ve nur bulunan Teâlâ'nın kitabıdır. 'ın kitabındakileri alın ve ona sımsıkı yapışın..." (Ahmed bin Hanbel, IV, 367) Yine hadisler, Kur'an ayetlerinin kıyamet günü bir nur olarak, anlayarak okuyanları aydınlatacağını haber vermektedir: "Kim Teala'nın kitabından bir ayet dinlerse, ona kat kat sevap yazılır. Kim de onu okursa o kimse için o, kıyamet gününde bir nur olacaktır." (Ahmed bin Hanbel, II, 341)Huşu ile kılınan  namaz da mü'minler için bir nur olarak zikredilmektedir: "Namaz bir nurdur. Sabır da bir ziyâdır." (Müslim, Tahâret 1) Başka bir hadiste de; "Gecenin karanlığında namaza yürüyen kimseye, Teala o namazı kıyamet gününde bir nur olarak o kimseye gönderir." (Dârimi, Salât 133)
Kıyamet gününde nur, yalnızca mü'min kimselere ait olarak sürekli var olacaktır.
Mü'min veya münâfık her insana bir nur verilecek, sonra o nurun peşine takılacaklar. Cehennem köprüsünün üzerinde bir takım çengeller ve pıtrak dikenleri vardır. Bunlar 'ın dilediklerini tutacaklar, sonra münâfıkların nuru sönecek, yalnız mü'minler kurtulacak. Onlardan ilk zümre yüzleri Bedr gecesinde ay gibi (parlak) yetmiş bin kişi olarak hesap görmeden kurtulacaklar, sonra onların arkasından gelenler, gökteki yıldız nurları gibi gelip geçecekler..." (Müslim, İman 84)
Nur kavramı, yaratılışla ilgili olarak melekler için kullanılan fizik ötesi bir anlamı da ifade etmektedir. , melekleri nurdan yaratmıştır. "Melekler nurdan yaratıldı. Cinler ise, dumanlı alevden yaratıldılar." (Müslim, Zühd 10)
Kur'an, İnsanları Zulumâttan Nura Çıkarır
"Elif, Lâm, Râ. Bu Kur'an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle zulumattan nura, herşeye galip ve hamde layık olan 'ın yoluna çıkarmak için onu sana indirdik." (14/İbrahim, 1) "O (Kur'an) sizi zulumattan nura çıkarmak için apaçık ayetler olarak kuluna (Peygamber'e) indirilmiştir." (39/Zümer, 39) "O bir peygamber gönderdi; 'ın açıklayıcı ayetlerini sizlere okuyor ki iman edip salih amel işleyerek zulumattan nura çıkasınız." (65/Talak, 11)
Kur'an'ın niçin gönderildiğini açıklayan birçok ayetten bazıları bunlar. Buna göre Kitabın inzal amacının şu esaslar üzerine kurulduğu söylenebilir:
Ayetlere göre şeytanın egemenliği altına giren herhangi bir durum zulumat (karanlıklar) olarak vasıflandırılmaktadır.
Rasuller bu zulumattan nura çıkışı gerçekleştirmek (dönüşüm-değişim) için seçilmiş-lerdir. Kitap ve ayetler bu ihrac (çıkış)ın sağlanması için gönderilmişlerdir.
Bu çıkış, 'ın izniyle Kur'an ve salih amelle, yani çaba ile gerçekleşecektir. "Zulumattan nura çıkarmak için" ifadesi bu Kitabın niçin gönderildiğini en veciz bir şekilde açıklamaktadır. Kur'an'a göre, aslolan toplumun karanlıklardan aydınlığa çıkmasıdır. Faziletli toplumun inşa edilmesidir. Bu arada fertler de bu mücadele esnasında yetişip ahlakî faziletlerle donanacaklardır.
Zulumat, karanlıklar demektir. Zulüm kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Dolayısıyla Nur kaynağından gelen aydınlığı kendine veya başkalarına engelleyip karanlıkları tercih, bir zulümdür aynı zamanda. O yüzden "'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir." (5/Mâide, 45). Nur, tek olduğu halde; karanlıklar, yanlışların sayısı kadar çoktur. , yeryüzünü maddî ışık kaynağı güneşten mahrum yaratmadığı, bir an olsun mahlukatını ışıksız bırakmadığı gibi; gönlümüzü ve yolumuzu aydınlatan nur'dan da bizi mahrum bırakmamış, elçi ve Kitap göndermiştir.
Karanlık, fıtrî değil; ârızîdir. Karanlıklar, ışık kaynağıyla irtibatın kesilmesi olduğundan zâlim insanın nur düşmanlığının neticesi oluşturduğu zindanlardır. Zindan; ışıktan, nurdan uzak yaşansın diye insanın kendi eliyle ördüğü duvarlardır. Ahiretteki cezanın sebebi, dünya hayatını kendine ve başkalarına zindan etmektir. İnsan, asr-ı saadetteki insanı mutlu eden kuralları değil de; zindanı, zindanları tercih ediyorsa, kendisi bilir. Ama, başkalarına zindan hayatı yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur. Saadet asrı insanının saadetine benzer bir mutluluğu, burada başlayıp orada bitmeyen mutluluğu, insana çok gören tağutlartar tarafından bina edilmiştir zindanlar. ", mü'minlerin dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur. O, onları nurdan (aydınlıktan) alıp karanlığa götürür." (2/Bakara, 257) Zâlim insan, ışığa karşı gözlerini kapatmış, karanlıklar içinde yaşamayı tercih etmiş, 'ın "gözleri vardır, onlarla (görülmesi gerekeni) görmezler" (7/A'râf, 179) dediği körlüğü seçmiş, kendine de yazık (zulüm) etmiş insandır. Zâlimlerin en büyükleri olan tâğutlar ise, gören göze düşman olan, başkalarını da körlüğe zorlayan ışık (nur) düşmanı vahşilerdir.
Karanlıklar, korkuyu meydana çıkarır. Bu korku, yanlış bir korkudur. korkusu, yani takva değil; vehimlerden oluşan korkudur; fobidir, aç kalmaktan, insanlardan... kısacası korkulmaması gerekenlerden korkmaktır. Karanlıklar, şeytanların faaliyetleri için uygun bir ortam oluşturur. Karanlıklar, insanın önünü ve ilerisini (istikbalini) görmesine engeldir. Yolda ne gibi tehlikelerin olduğunu görüp bilemez karanlıkların insanı. Işığın yardımını reddettiğinden, nurla, göz nuruyla görerek işini yapamaz; yapıp ettiklerini ancak el yordamıyla yapar, körebe gibi tuttuğunu yakalar. Fili de tuttuğu yeriyle tanır ve tanıtır.
Aydın insan, münevver insan, cahiliyye karanlıklarını reddedip, bir adı da "Nur" olan 'ın Kitabıyla nurlanıp başkalarını aydınlatmaya çalışan insandır. Kur'an'la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların kapkara adamıdır. Kur'an'sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. "Kim benim zikrimden (Kur(an'dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: 'Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!' der. () buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin ayetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir." (20/Tâhâ, 124-127)

 
Logged
ruveyda
Byn Admin
Hep Burda
******

Karma: 12
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 5661



« Yanıtla #2 : Ocak 23, 2010, 03:01:11 ÖS »

"Gecenin karanlığında namaza yürüyen kimseye, Teala o namazı kıyamet gününde bir nur olarak o kimseye gönderir." (Dârimi, Salât 133)
Logged

Yakup
Admin
Hep Burda
*******

Karma: 22
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7671



« Yanıtla #3 : Şubat 17, 2010, 02:16:20 ÖÖ »

Logged

RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9771



WWW
« Yanıtla #4 : Şubat 17, 2010, 02:32:08 ÖÖ »

http://img265.imageshack.us/img265/2614/19hx5.jpg
NUR VE ZULÜMAT
Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: