hayyade
Buraya bağlanmış.
 
Karma: 0
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 200
|
 |
« : Kasım 14, 2008, 09:07:46 ÖS » |
|
10- Müşriklerin senin için dediklerine sabret, yanlarından nazik bir şekilde ayrıl. 11- Ayetlerimi yalanlayan o zenginlerin işini bana bırak, onlara biraz süre tanı. 12- Çünkü bizim yanımızda ağır zincirler ile cehennem vardır. 13- İnsan boğazından geçmez yiyecekler ile acıklı azap vardır. 14 O gün yer ve dağlar şiddetle sarsılır, dağlar gevşek kum yığınlarına dönüşür. Yanlarından nazik bir şekilde ayrıl." Yani onları paylama, onlara kızma, onlara küsme, onlara kırıcı karşılıklar verme. Bu direktif, bu çağrı hareketin Mekke dönemine -Özellikle bu dönemin ilk yıllarına- ilişkin yöntemini yansıtıyor. Bu yöntem sırf kalplere ve vicdanlara seslenmekten, soğukkanlı duyurma ve anlatma girişiminden ibaretti. Kaba davranışları ve yalanlamaları nezaketle karşılayarak tartışma ortamından tatlılıkla ayrılmak 'ı anmanın yanısıra sabırlı olmayı gerektirir. Yüce bütün peygamberlerine ve bu peygamberlere inanan "mümin" kullarına ısrarla sabırlı olmayı öğütlemiştir. Sabır bu davayı omuzlayacak kimselerin azığı, cephanesi, kalkanı, silahı, sığınağı ve korunağıdır. Sabır, cihaddır. Nefse karşı, nefsin arzu ve ihtiraslarına karşı, nefsin sapmalarına karşı, nefsin zaaflarına karşı, nefsin yalpalanmalarına karşı, nefsin aceleciliklerine ve umutsuzluklarına, onların yöntemlerine, önlemlerine, komplolarına, eziyetlerine ve baskılarına karşı cihaddır. Genel olarak bütün nefislere karşı cihaddır. Çünkü nefisler bu davanın yükümlülüklerinden kaytarmaya, sıyrılmaya çalışırlar; bu davanın özü ile bağdaşmayan, onunla çelişen çeşitli kılıklar arkasında saklanmaya girişirler. Dava adamının bütün tehlikeler karşısındaki tek azığı sabırdır. 'ı anmak ise hemen hemen her durumda sabrın ayrılmaz yoldaşıdır. Senin için söylediklerine sabret, yanlarından nezaketle ayrıl ve o yalanlayıcılar ile aramızdan çekil, onların hakkından ben gelirim. Okuyalım: "Ayetlerimi yalanlayan o zenginlerin işini bana bırak, onlara biraz süre tanı." Evet, "Ayetlerimi yalanlayanların işini bana bırak". Düşünelim ki, bu sözü kahredici, karşı durulmaz ve sarsılmaz üstün gücün sahibi olan yüce söylüyor. Yalanlayıcılar ise birtakım insanlar. Onları tehdit eden ise hiç yoktan varedicileri ve bu uçsuz-bucaksız evrenin tek bir "ol" komutu ile yaratıcısı olan yüce 'tır. O yalanlayıcıları bana bırak. Dava benim davamdır. Sana düşen sadece onu duyurmaktır. Bırak yalanlasınlar, nezaketle ayrılıver yanlarından. Onlarla savaşmayı doğrudan doğruya ben üzerime alacağım. Sen onlar için kafanı yorma, müsterih ol. Ne sarsıcı, akılları baştan alıcı, bel kırıcı, ağır bir darbe! Düşünelim ki, bir yanda ezici iradenin sahibi, öbür tarafta şu zavallı ve güçsüz varlıklar! Bunlar zengin, varlıklı kimselermiş. Yeryüzünün kendileri gibi olan yaratıkları karşısında istedikleri kadar zorbalık taslasınlar, yüce karşısında bunun ne anlamı olabilir ki?! Devam ediyoruz: "Onlara biraz süre tanı." Onlara tanınacak süre dünyadaki hayatlarının tümünü kapsasa bile o ine "azıcık"tır. Dünya hayatı yüce 'ın hesabına göre bir gün, ya da bir günden bile azdır. Bu hayat noktalandığında onların kendi hesaplarında da bu kadarlık bir yeri olacaktır. Dahası, onlar bu hayatı kıyamet günü bir saat gibi göreceklerdir. Kısacası bu hayat, süresi ne kadar olursa olsun, "azıcık"tır. Onlar bu hayatı, ezici ve öc alıcı yüce 'ın pençesinden kurtulmuş olarak noktalasalar bile bunun bir anlamı yoktur. Çünkü O, az kullarına biraz mühlet tanır, ama arkasından sert biçimde yakalarına yapışır. Okuyalım: "Çünkü bizim yanımızda ağır zincirler ile cehennem vardır. İnsan boğazından geçmez yiyecekler ile acıklı azap vardır." Ağır zincirler, cehennem ateşi, gırtlaktan geçmez ve boğazı yırtan yiyecekler ve acı azap. Bunların tümü ellerindeki nimetin değerini bilmeyen, bu nimeti verene şükretmeyen "varlıklıların, zenginlerin" nankörlüklerine uygun düşen cezalardır. Ey Muhammed, sen onlara karşı sabırlı ol, kabalıklarına aldırış etme, bana bırak onları. Çünkü bizim elimiz altında ağır zincirler var, onlara vururuz bu zavallıları. işkence nasılmış, görürler o zaman. Cehennemimiz var bizim, atarız onları içine, sarar vücutlarını onun alevleri. Bizim öyle yiyeceklerimiz var ki, gırtlaklarım, boğazlarını yırtan tırmalayıcı çıkıntılara sarılmışlardır. Ayrıca o korkunç günde çarpılacakları acıklı azabımız var, kendilerini bekleyen. Arkasından bu korkunç günün sahnesi canlandırılıyor. Okuyoruz: "O gün yer ve dağlar şiddetle sarsılır, dağlar gevşek kum yığınlarına dönüşür." Burada insanları aşarak yeryüzünü, yeryüzünün çoğu alanlarını kapsamına alan bir dehşet tablosu ile yüzyüzeyiz. Bu dehşetle yeryüzünün çoğu alanları sarsılıyor, paniğe kapılıyor, parçalanıyor, çöküyor. Bu dehşetin korkunçluğu karşısında zavallı ve güçsüz insanların ne hale düşeceklerini varın, siz düşünün. SEYYİD KUTUB Buradaki "Onlardan ayrıl"dan kasıt, "onlara tebliğ yapmayı bırak" demek değil. Yalnız, onlar beyhude şeyler söylediklerinde onları muhatap alma denilmek istenmektedir. Onların terbiyesizliklerine cevap vermeyin ve bunlara karşı kızmayın, öfkelenmeyin. Yani senin tavrın tıpkı serseri birisinin şerefli bir kimseye hoş olmayan laflar söylemesine karşılık o kimsenin onu hiç muhatab almaması ve aldırış etmemesi gibi olmalıdır. MEVDUDİ Lider Ve Zengin Takımından Ayrılmanın Emredilmesi Ve Davetin Gizliliği seyyid kutubun ve mevdudininde dediği gibi ayrılmak tebliğ yapmayı bırakmak anlamında değildir. İnkarcılardan ayrılmanın emredilmesi onları sürekli kendi hallerinde bırakmak anlamına gelemez. Çünkü bu, davette devamlılığı gerektiren Rasûl (s)'ün risaletinin tabiatına uygun bir şey değildir. Bize öyle geliyor ki bu emirde, daha başlangıçtan itibaren direndiği şiddetli (olumsuz) tavıra karşı Peygamber (s)'in ferahlatılmasi. bu gibi durumlara aldırış etmemesinin telkin edilmesi, -zengin ve lider takımıyla ipleri tamamen koparmaksızın ve ayrılırken kaba ve sert davranmaksızın- davete icabet eden temiz ve iyi guruba veya icabet etmesi mümkün olabilecek kişilere yöneltilmesi söz konusu edilmişitirki, bu durum ilk ayetten de anlaşılmaktadır. Peygamber (s)'in, inatçı kafirlerin tavırlarına üzüldüğü her defasında, aynı emir tekrar edilmiştir. Şu ayetler buna örnektir: "Kötü işi, kendisine süslendirilip de onu güzel gören kimse (gerçeği gören kimse gibi olur) mu? dilediğini sapıklık içinde bırakır, dilediğini yola iletir. Bundan dolayı nefsin onlar için üzüntülere gitmesin. onların ne yaptıklarını biliyor." (Fatır 35-8) "Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?" (Yunus 10/99) "De ki: "Ey insanlar, işte size Rabbnizden gerçek geldi. Artık yola gelen, kendisi için gelir; sapan kendi zararına sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim! Sana vahyolunana uy ve 'ın hükmünü verinceye kadar sabret. O. hüküm verenlerin en iyisidir." (Yunus suresi "Biz onların dediklerini daha iyi bileniz. Sen onların üstünde bir zorlayıcı değilsin, sadece tehdidimden korkanlara Kur'an 'la öğüt ver." (Kaf50/45) Rivayetler, Peygamber (s)'in "Dârü'l-Erkâm diye bilinen bir yeri kendisine gizli üs/merkez edindiğini belirtmektedir O, burada muminler ile toplanırlar namazlarını peygamberle orada kılarlar ve dinlerinin prensiplerini ondan öğrenirlerdi. Ayrıca. Peygamber'den nakledildiğine göre; O. dinini bazı güçlü kimseler ile kuvvetlendirmesi için 'a dua ediyordu . Bu durum, Ömer b. el-Hattab. gibi ve bunlardan başka bazı tanınmış güçlü .simaların İslam'a girmesine dek. yaklaşık (üç yıl .sürdü Rivayetler sahihse, bu halin, buradaki ilk ayetin telkini ile olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle bu ayet, rivayetlerde anlatılanlarla uyumlu olan ilk ayetlerdendir Bu yüzden, ayetin daha önee nazil olmuş benzerlerinin gösterdiklerinden daha çok pratik anlam göstermesi de söz konusudur. Bütün bunlarla birlikte, biz bu emrin Rasülü'nün ilk sahabilerini himaye etmek için olduğunu zannediyoruz. Öyle ki onların çoğu zayii've fakirlerden olup düşmanlık, saldırı ve işkenceye maruz kalmışlar; Peygamber de davetinden vazgeçmemişti. Her türlü ihtimale göre o lider takımından aşırı inatçı düşmanlara karşı davet ve hareketten uzak duruyor veya onların kabadayılıklarından çekiniyordu. "Onlardan güzel bir biçimde ayrıl" ayeli de bunu göstermekledir. Kıyamet Günü Tabiat Kanunlarının Değişmesi Son ayette; kıyamet günü yeryüzünün ve dağların sarsılacağı ve erimiş kum yığınına dönüşeceği geçmiştir. Bununla ilgili olarak diyoruz, ki. Kıyamet günü tabiat görüntüleri ve kanunlarının değişeceğine işaret edilmesi Kur'an'da çok defa tekrar edilmiştir. Bu değişiklik daha çok yer. gök, güneş, ay, yıldızlar ve denizler gibi büyüklük ve yüceliği, türlerinin farklılığına rağmen; bütün insanların nefislerine heybe! ye korku doldurun sahneler ile gösterilmiştir. Nitekim, Tekvîr, İntifar, İnşikâk sûrelerinin başlangıçlarında bu durum vardır. Bu değişikliğin anlatımına ait üslup çok çeşitlidir. Burada yeryüzü ve dağların sarsılacağı , dağların eriyen kum tepeleri gibi olacağı söylenilmiştir. Bu gibi değişiklikler, deniz, yıldız ve gökler; güneş ve ay için de geçerlidir. Dünya hayatının sona erip ahiret hayatının da başlayacağı an. tabiattaki kanun ve görüntülerin değişmesinin imanî-gaybî gerçeklerden olduğuna dair bu Kur'anî işaretlere ilave ve bunları ilk kez yaratıp düzene koyan 'ın kudretinin çerçevesinde olduğundan başka açıkça görülüyor ki; bu değişiklikler kıyamet gününün anlatımı ve dinleyenlerin kalplerine korku salma tarzında geçmektedir. Öyle ki bu insanların nefisleri (kıyamet günündeki) bu görüntü ve olaylardan, bunların olağanüstülüğünden dehşete düşmektedir. Büyüklenen (kibirlenen) İnatçı (kafir)lerin uyarılması, olumsuz tutumlarını bırakmaya yöneltilmesi, eğer inatçı tavırlarına devam ederlerse akıbetin ne kadar kötü olacağını düşünmeleri için (Ayetler bildikleri şeyleri zihinlerinde) yaklaştırmak ve örnek getirmek tarzında gelmiştir. Kur'an'da kıyametin anlatıldığı ayetlere ve bu ayetleri dikkatlice inceleyen kimselerin çıkarabilecekleri ipucu ve delillerin bulunmasına ilave olarak Kur'an'daki anlatım kalıplarının çeşitliliği de bu hususa ipucu olmakladır. Şu an konumuzu teşkil eden ve ilk kez varid olan ayetlerde de (böyle bir) ipucu vardır. Şöyle ki; ayetler, yeryüzü ve dağların sarsılacağı, dağların eriyen kum tepeleri gibi olacağı bu günde (karşılaşılacak olan) katındaki ceza ve cehennem hususunda bir uyarıyı ve bildiriyi içermiştir. Sözü uzatan birçok müfessir (kıyamet günü olacak) değişikliğin görüntülerinin anlatımını geniş tutmuşlar; bazıları anlatım çeşitliliği nedeniyle çelişkili olduğunu zannettikleri ifadeleri birleştirmeyi tevil etmeye çabalamışlardır. Oysa buna hiç gerek yoktur, bu (tutumda) açıkça görüldüğü üzere zaruri olmayan bir zorlama vardır ve bundan başka. Peygamber (s)'e ulaşan sağlam rivayetlere de dayanmamakladır. Ahiret hayatı bütün sahneleri itibariyle imanî-gaybî bir hakikattir. Eğer Peygamber (s)'den gelmedi ise: Kur'an'da geçenlere, onun tefsir ve açıklamalarına ekleme yapmak doğru olamaz. Çünkü ahiret halleri tahminle konuşmanın caiz olmadığı işlerdendir. Bu duruma göre: ekleme, genişletme, tahmin ve zorlamada bulunmaksızın; Kur'an'ın ve sahih nebevi bilgilerin durduğu yerde durulması; bununla birlikte, bazen üstü kapalı, bazen de açıkça Kur'an'da tekrar edilen ve şu an konumuz olan ayetlerde de görülmekle olan destekleme, uyarma, teşvik ve sakındırmayı hedeflemesine dikkat çekmek gereklidir. Ahiret Günü Ateşi (Cehennem)
'ın kafirleri tehdit ettiği '"cehennem" (câhîm) kelimesinin ilk kez geçmesi dolayısıyla diyoruz ki: "câhîm", "nâr", "cehennem" veya "sair" kelimeleri -ki bunların hepsi eşanlamlıdır- günahkâr kafirlerin ahiretle karşılaşacakları işkence ve elem dolu hayat için verilen isimlerdir. Çünkü dünyadaki insanlar ve özellikle ilk defa vahye muhatap olanlar Öteden beri aşırı sıcaklık ve ateşte bedensel acıların en şiddetlisini görmekte idiler. Bu yüzden 'ın hikmeti; günahkar kafirleri, insanların öteden beri alışkın oldukları azap ve acı sebeplerinin en şiddetlisi ile tehdit etmeyi gerekli bulmuştur. Bunlar ve diğer azap etme vesile/araçları, zihinlerde yaklaştırmak/ canlandırmak ve nefisleri etkilemek suretiyle insanların hislerini uyarmak için alışkın olunan vasıl' ve benzetmelerle anlatılmıştır. Bununla birlikte, ahiret ateşi ve diğer azap şekilleri; cennet ve diğer ferahlama/rahatlama türleri gibi; Kur'an'ın bildirmesinden ötürü imanı hakikatlerdendir ve 'ın kudreti çerçevesinde olan Ahiret hayatına aittir. Genel olarak Ahiret hayatının anlatımındaki özelliğe uyulduğu için, cehennemin anlatılmasında çok söz söylenilmesi Kur'anî özelliklerdendir. Aynı şekilde şuna da dikkat çekmek istiyoruz: Kur'an, günahkar kafirin ahirette karşılaşacağı elemleri, azabı, ve diğer maddi azap türlerini anlatmakla yetinmemiş; ayrıca 'ın Öfkesine, gazabına ve rızasından uzaklaşmaya, zillet ve düşüklüğe maruz kalınacağını çok çeşitli üsluplarla ve birçok yerde belirtmiştir ki bu, olayların tabiatına uygundur. Zira , insanların dünya hayatında da ahiret hayatında da bunları şiddetli azap olarak gören insanların var olduğunu bilmektedir. Yine, kayda değer hususlardan birisi de şudur: Ahiret hayatının acıları, azabı ve korkunçluğunun anlatımındaki ayetlerin üslupları; uyarma, caydırma, kafirlerin ve günahkarların nefislerinde korku, endişe ve ürperti meydana getirmek tarzında çeşitli biçimlerde gelmiştir. Öyle ki bunun, söz konusu ayetlerin hedeflerinden birisi olduğunu söylemek uygun düşmektedir. Aynı durum, üzerinde durduğumuz buradaki ayetler için de geçerlidir. Sözü uzatan bazı müfessirler, cehennemin yeri, odunu (yakıtı), ısısı, zebanileri, bölümleri ve isimlerinin anlatımında çok derine dalmışlardır. Biz bunun gerekli ve zorunlu olduğu görüşünde değiliz; Ahiret azabının herhangi bir tahmin, ilave ve teferruata girmeksizin, Kur'an;da geçtiği ve sahih .sünnetle sabit olduğu çerçevede bırakılması ve bununla birlikte biraz önce belirtilen hedeflere dikkat çekilmesinin gerekli/yeterli olduğuna inanıyoruz.
|