Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: müdessir 26-31  (Okunma Sayısı 509 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
iktibas
özel üye
Sağlam Forumcu
***

Karma: 4
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 390



« : Aralık 05, 2008, 09:16:59 ÖS »

26- Onu Sakar a atacağım.

27- "Sakar" nedir, biliyor musun?

28- Geride hiçbir şey bırakmaz, ondan hiçbir şey kurtulmaz.

29- Bütün insanların dikkatlerini üzerinde yoğunlaştırır.

30- On dokuz tane görevlisi vardır.
31- Biz cehennem görevlilerini meleklerden seçtik, sayılarını da kafirler için sınav konusu yaptık ki kitap verilenler bunun hak olduğunu anlasınlar, mü'minlerinde imanı pekişsin.Mü'minler Şüphe etmesin.Kalplerinde hastalık olanlar ve kafirler:'' bununla ne demek istedi desinler.İşte böyle,Allah dilediğini saptırır,dilediğinide hidayete eriştirir.Rabbinin ordularının sayısını ancak kendisi bilir.Bu insan için bir öğüttür.

Onu Sakar'a atacağım."

Sonra "Sakar"ın bilinmezliği vurgulanarak bu tehdidin korkunçluğu arttırılıyor. Okuyalım:

"Sakar nedir, biliyor musun?"

O anlaşılmaz ve kavranmaz derecede müthiş ve korkunç bir şeydir! Sonra onun bazı nitelikleri sayılarak uyandırdığı dehşet ve korku imajı güçlendiriliyor. Okuyoruz:

"Geride hiçbir şey bırakmaz, ondan hiçbir şey kurtulmaz."

O herşeyi silip süpürür, her şeyi yutuverir, herşeyi yok eder, önünde hiçbir şey duramaz, ardında hiçbir şey komaz, ondan hiçbir şey paçayı kurtaramaz. Ayrıca o bütün insanların dikkatlerini üzerine çeker, uzaktan belirgin bir şekilde görülür. Okuyalım:

"Bütün insanların dikkatlerini üzerinde yoğunlaştırır."

Bu ayet, "Meariç" suresinde geçen "Geri dönüp gidenleri kendine çağır" ayetinin anlamına yakın bir anlam taşır." (Mearic 17).Yani herkesin dikkatini çeker. Sanki korkunç görüntüsü ile kalplerde korku uyandırmak ister gibidir.

Bu "sakar" cehenneminin "on dokuz" güvenlik görevlisi vardır. Bu "on dokuz" rakamı sert ve acımasız meleklerin birey olarak sayısı mıdır, yoksa bu meleklerin oluşturduğu safların sayısı mıdır, yoksa cehennem güvenliği ile görevli meleklerin türleri ve kategorileri midir, bilmiyoruz. Sadece şunu biliyoruz: Bu sayı, yüce 'ın verdiği bir bilgidir ve onu neden verdiği aşağıda açıklanacaktır.

Müminler, yüce 'ın bu konuda verdiği bilgiyi, Rabblerine güvenen, Rabbi karşısında gerekli edebi takınan kullara yaraşır bir teslimiyetle karşıladılar. Yüce 'ın sözünü ve verdiği bilgiyi tartışma ve demogoji konusu yapmadılar. Müşrikler ise bu sayısal bilgiyi, imandan yana boş kalplerle, yüce 'a saygı duygusundan uzak bir küstahlıkla karşıladılar. Bu durumlarda gereken ciddiyeti göstermediler. Tersine bu açıklamayı alaya, maskaraya aldılar. Onu gırgır ve dalga geçme konusu yaptılar. Bu küstahlığın sonucu olarak aralarından biri "Sizin her onunuz bu cehennem görevlilerinden birinin hakkından gelemez mi?" dedi. Bir diğeri "Ona gerek yok. Siz hep birlikte onlardan birinin hakkından gelin, gerisinin tümünün hakkından ben tek başıma gelirim" dedi. Kısacası onlar bu yüce açıklamayı, böylesine körelmiş, gerçeğe kapalı ve bomboş ruhlarla karşıladılar.

Böylece kendilerine kutsal kitap verilenlerin buna inanmalarını ve müminlerin imanlarının pekişmesini istedik, kendilerine kutsal kitap verilenler ile müminlerin kuşkudan arınmalarını diledik. Bu arada kalplerinde hastalık olanlar ile kafirlerin `Allah bu örneği ne amaçla veriyor?" demelerine zemin hazırladık. İşte böylece dilediklerini saptırır ve dilediklerini doğru yola erdirir. Rabbinin ordularını sadece kendisi bilir. Bu insanlara yönelik bir hatırlatma, bir öğüttür.

Ayet, müşrikler tarafından tartışma ve demogoji konusu yapılan sözkonusu on dokuz cehennem görevlisinin kökenini anlatarak söze giriyor. Okuyalım:

"Biz cehennem görevlilerini meleklerden seçtik."

Demek ki, bu cehennem görevlileri o yapısal özelliklerini ve güçlerini sadece yüce 'ın bildiği yaratıklardandırlar. Yüce başka bir ayette onları bize tanıtırken "Onlar 'ın verdiği emirlere karşı gelmezler, aldıkları emirleri aynen yerine getirirler" buyuruyor." (Tahrim 6) Başka bir deyimle onların 'ın emirlerine itaatkâr olduklarını ve aldıkları emirleri yerine getirecek güçte olduklarını belirtiyor. Buna göre onlar kendilerine verilen görevleri yerine getirmelerine imkan verecek güçle donatılmışlardır. O halde madem ki, "Sakar"ın güvenlik görevlileri olarak atandılar, daha önce yüce tarafından bu görevin gerektirdiği güçle donatılmışlar demektir. Hiç kuşkusuz bu görevin gerektirdiği gücün ne olduğunu yüce biliyor. Bu durumda şu zavallı insancıkların onları kaba güçle safdışı bırakmaları, görev yapamaz duruma getirmeleri sözkonusu bile değildir. O insancıkları bu melekleri tepeleyecekleri yolundaki sözleri, sadece yüce 'ın yaratıcılığına ve planlayıcılığına ilişkin koyu cahilliklerini gösterir. Devam ediyoruz:

"Onların sayılarını kafirler için sınav konusu yaptık."

Bu sayısal bilgi onların kalplerinde tartışma arzusu uyandırır. Onlar nerede teslim olacaklarını, nerede tartışacaklarını ayır edemezler. Bu konu, tamamın 'ın tekelinde olan bir gayp konusudur. insanoğlunun bu konuda az ya da çok hiçbir bilgisi yoktur. Yüce 'ın bu konuda verdiği bilgi bu alandaki gerçeğin tek kaynağıdır. insanın bu konudaki tutumu şu olmalıdır: 'ın verdiği bilgiyi almalı, bu konuda verilen bilginin verildiği kadarı ile en hayırlı sonuç olduğuna güvenmelidir, bu konuda tartışmanın yersizliğini kavramalıdır. Çünkü insan ancak daha önceki bilgisi ile çelişen, bağdaşmayan yeni bir bilgiyi tartışma konusu yapabilir. Bu sayının neden on dokuz olduğu -ki bu on dokuzun anlamı ne olursa olsun- konusu ise varlık aleminde şu gördüğümüz ahengi kuran ve her şeyi belirli bir plana göre yaratan yüce 'ın bildiği bir konudur. Bu sayı, benzeri sayılar gibidir. Tartışma hastası olan kimse karşısına çıkan diğer sayıları da tartışma konusu yapabilir, aynı itirazcı eğilime kapılarak öbür anlaşılmaz konulara da itiraz edebilir. Meselâ niçin gökler yedidir? Niçin kaplumbağalar binlerce yıl yaşayabiliyorlar? Niçin insan yavrusu ana karnında dokuz ay kalıyor? Niçin insan kuru balçıktan ve cinler dumansız alevden yaratıldı? Niçin, niçin, niçin? Bu soruların tek cevabı vardır: Çünkü yaratma eyleminin tek yetkilisi olan yüce diler ve dilediğini yapar. Bu tür tartışmalarda söylenecek son ve kestirme söz budur. Devam ediyoruz:

"Böylece kendilerine kutsal kitap verilenlerin buna inanmalarını ve müminlerin imanlarının pekişmesini istedik, kendilerine kitap verilenler ile müminlerin kuşkudan arınmalarını diledik."

"Sakar" bekçilerinin sayısına ilişkin bu bilgi bu gruplardan birinin ön bilgisini kesinleştirecek, öbürünün de imanını pekiştirecektir. Çünkü kendilerine daha önce kutsal kitap verilmiş olanların bu konuda mutlaka bir önbilgileri vardı. Şimdi bu bilgiyi Kur'an'dan işittiklerinde bu kutsal kitabın eski ön bilgilerini doğruladığını görürler. Müminlere gelince Rabblerinin her sözü onların imanlarını pekiştirir. Çünkü onların kalpleri açık ve 'a bağlıdır. Bu yüzden bütün gerçekleri dolaysız biçimde algılamaya elverişlidirler. Yüce katından bu kalplere gelen her gerçek onların 'a yakınlığını arttırır. Onların kalpleri yüce 'ın bu sayının ardındaki hikmetin ve yaratma eylemine ilişkin duyarlı planın bilencine varmakta gecikmez. Böylece bu kalplerin imanı daha da artar. Bu gerçek hem kendilerine kitap verilenlerin ve hem de müminlerin kalplerine yer eder de artık onlar katından gelen hiçbir bilgiyi kuşku ile karşılamazlar. Devam ediyoruz:

"Bu arada kalplerinde hastalık olanlar ile kafirlerin `Allah bu örneği ne amaçlı veriyor?' demelerine zemin hazırladık."

Böylece aynı gerçek birbirinden farklı kalplerde iki değişik etki meydana getiriyor. Kendilerine daha önce kutsal kitap verilenler ön bilgilerini kesinleştirir ve müminler imanlarını pekiştirirken kafirler ile hasta kalplı münafıklar şaşkınlığa düşerek " bu örneği ne amaçla veriyor?" diye soruyorlar. Bu ikinci kategoridekiler ne bu yabancısı oldukları konunun hikmetini kavrıyorlar, ne yüce 'ın her yaratma eyleminin gerisinde mutlaka bir hikmet olduğunu peşin olarak kabul ediyorlar, ne bu bilginin doğru olduğuna güveniyorlar ve ne de bu gayp sırrının açıklanmasında, gayp aleminden alınarak bilinenler dünyasına aktarılmasında hayır olduğuna inanıyorlar. Devam ediyoruz:

"İşte böylece dilediklerini saptırır ve dilediklerini doğru yola erdirir."

Bu şekilde, yani gerçekleri gündeme getirerek, ayetleri sunarak. Farklı kalpler bu gerçekleri ve ayetleri farklı biçimde algılıyor. 'ın dileği uyarınca bir grup bu gerçekler aracılığı ile doğru yola ererken başka bir grup saptırıyor. Herşey sonunda yüce 'ın özgür ve kayıtsız iradesine varıp dayanıyor. Şu insanoğulları hem doğru yola hem de sapıklığa açık iki yönlü bir yetenekle yaratılmışlar, sınırsız "güç"ün elinden çıkmışlardır. Doğru yolda yürüyen de sapıtan da onları bu iki yönlü yetenekle donatarak yaratmış olan yüce 'ın dileğinin sınırları içinde hareket ediyor. Yüce özgür dileğinin sınırları içinde ve gizli hikmeti uyarınca onlara şu ya da bu yönde hareket etme olanağı tanımıştır.

Yüce 'ın dileğinin özgür olduğuna ve varlık aleminde meydana gelen her gelişmenin sonunda varıp bu dileğe dayandığına ilişkin düşünce geniş ufuklu, eksiksiz bir düşüncedir. Bu düşünce akılları, determinizim (gerekircilik) ve özgür irade konusundaki dar kafalı tartışmalardan uzak tutar. Bu tartışma hiçbir sağlıklı ve tutarlı sonuca varamaz. Çünkü ele aldığı konuya dar bir açıdan bakmakta, yüce 'ın sınırsız yetki alanına giren bir problemi, sınırlı insan aklının, insan deneyimlerinin ve insan düşüncelerinin dar kalıplarına sıkıştırarak çözmeye kalkışmaktadır.

Yüce bize doğru yolu ve sapıklığı gösterdi. Tarafımızdan izlendiğinde bizi doğru yola, başarıya ve mutluluğa erdirecek olan yöntemi belirlediği gibi hangi yöntemlere saptığımız takdirde yoldan çıkacağımızı, mutsuz ve başarısız olacağımızı da açıkladı. Bunun ötesinde başka bir bilmekle bizi yükümlü tutmadı, bunun ötesinde bir şey bilme gücünü bize vermedi. Ayrıca bize "Benim iradem sınırsız ve dileğim geçerlidir" dedi. Öyleyse bize düşen şudur: Gücümüz oranında bu sınırsız iradenin ve bu geçerli dileğin ne olduğunu düşünmeli, doğruya erdirici yöntemi tutmalı, saptırıcı yöntemlerden uzak durmalı ve bize özünü kavrama yeteneği verilmemiş olan gizli gayb sırları etrafında kısır tartışmalara dalmamayız. İşte kelam bilginlerinin "kader" konusunda harcadıkları çabalara baktığımızda, bu tartışmaların alanı dışına kaydırılmış, yararsız, anlamsız ve boşa gitmiş çabalar olduğunu görürüz.

Bizler, bizim için bir gayb sırrı olan 'ın dileğini bilemeyiz. Fakat neleri yaparsak bize bağışından pay vereceğini, vaadettiği keremini hakketmek için bizden ne istediğini biliyoruz. Öyleyse gücümüzü yükümlülüklerimizi yerine getirme yolunda harcamalı, dileğinin bize ilişkin sırlarım O'na bırakmalıyız. Nasıl olsa O'nun dileği gerçekleşecektir. Biz bu dileğin ne olduğunu gerçekleşince öğrenebileceğiz, onu daha önce bilemeyiz. Bu dileğin arkasında O'nun bir hikmeti olacaktır ki, onu da herşeyi sınırsız bilgisi ile kuşatan yüce 'tan başka hiç kimse bilemez. İşte müminin düşünme yolu ve akıl yürütme yöntemi budur. Devam ediyoruz:

"Rabbinin ordularını sadece kendisi bilir."

Bu orduların mahiyeti, görevleri ve güçleri birer gayb sırrıdır. Yüce bu konularda dilediği oranda açıklama yapar. O'nun açıklamaları bu konuda söylenebilecek son sözdür. Bu kesin sözden sonra hiç kimse tartışma açmaya, demogojiye girişmeye, yüce 'ın açıklamadığı sırları bilmeye kalkışmaya yetkili değildir. Bu sırları öğrenmenin yolu da yoktur. Devam ediyoruz:

"Bu insanlara yönelik bir hatırlatmadır."

Bu "hatırlatma" ya Rabbinin orduları ya "sakar" cehennemi ya da bu cehennemin güvenlik görevlileridir ki, bu görevliler de aslında 'ın ordusunun bir kesimini oluştururlar. Bunlara uyarma ve dikkat çekme amacı ile değiniliyor, yoksa tartışma ve demogoji konusu yapılsınlar diye değil. Bu tür hatırlatmalardan mümin kalpler ders alır, sapık kalpler ise bunları tartışma ve demogoji konusu yaparlar.

Gayb aleminin sırlarından biri olan bu gerçeğin açıklanmasından, doğru yola erdirici ve sapıklığa sürükleyici yöntemlerin tanıtılmasından sonra ahiret, "sakar" cehennemi "'ın orduları" gerçekleri ile şu alemde görülen, fakat insanların umursamaz bakışlarla yanlarında geçip gittikleri evrensel olgular arasında bağ kuruluyor. Bu olgular yaratıcı gücün bir planı, bir ön projesi olduğunu haykırır



seyyid kutub

« Son Düzenleme: Aralık 05, 2008, 09:17:29 ÖS Gönderen: iktibas » Logged
iktibas
özel üye
Sağlam Forumcu
***

Karma: 4
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 390



« Yanıtla #1 : Aralık 05, 2008, 09:30:39 ÖS »

28- Ne alıkoyar, ne bırakır.
29- Beşere delicesine susamıştır.

 Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi şudur: "Yani herhangi bir kimse onun içine düştüğünde kül olacak, bununla kurtulamayacak ve daha sonra yeniden diriltilip tekrar yakılacaktır." Aynı husus başka yerde "... orada o ne ölür ne de dirilir" (A'la 13) şeklinde beyan edilmiştir. İkinci anlam da şudur: "O azabı hak etmiş olanlardan kimse bir yere kaçamayacak ve hepsi azabı göreceklerdir."
 Bedende ne varsa yanacaktır, denildikten sonra, yanısıra derinin de ateşin şiddetinden döküleceği söyleniyor. Görünüşte bu ifade lüzumsuz gibi gözükmektedir, ama azabın bu şeklini ayrıca vurgulamanın sebebi, insanın görünüşünün en bariz hususiyetinin onun yüzündeki ve bedenindeki derisi olduğu içindir. Onun üzerinde oluşacak en ufak bir lekeden bile utanç duyar. İç organlarında olabilecek bir eksiklik ya da kusurdan cildinde olan kadar üzüntü duymaz. Çünkü bunu görerek diğer insanlar da ondan iğrenecek ve toplumsal konumu değişecektir. İşte bu yüzden, "Bu dünyada onlarla kibirlenip durduğunuz bu güzel çehreler ve şahane cesetler eğer 'ın ayetlerine karşı inatla muhalefete devam ederseniz -Velid bin Muğire gibi- o zaman bunların derileri yakılacak ve sonunda kapkara bir kömüre döneceklerdir," buyurulmaktadır.

30- Onun üzerinde ondokuz vardır.
31- Biz o ateşin koruyucularını meleklerden başkasını kılmadık.Ve onların sayısını da küfretmekte olanlar için yalnızca bir fitne (konusu) yaptık  ki, kendilerine kitap verilenler, kesin bir bilgiyle inansın, iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine kitap verilenler ve iman edenler (böylece) kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kafirler de şöyle desin: ", bu örnekle neyi anlatmak istedi?" İşte , dilediğini de böyle hidayete iletir. Rabbinin ordularını kendisinden başka (hiç kimse) bilmez. Bu ise, beşer (insan) için yalnızca bir öğüttür.

Buradan da "Rabbinin askerlerini ondan başkası bilmez" cümlesine kadar olan bölüm, konuşma arasında itiraz edenlere cevap verilen bir ara cümledir. Onlar Rasulü'nden cehennemin bekçilerinin on dokuz tane olacağını duymuşlar ve bununla alay etmeye başlamışlardı. "Hem bize Adem'den kıyamete kadar dünyada ne kadar inkarcı ve büyük günah işlemiş insan geçmişse hepsi cehenneme atılacak diyor, hem de cehenneme dolacak bunca insana azap vermek için sadece on dokuz görevli bulunacakmış" diyerek Kureyş'in ileri gelenleri dalga geçmeye başladılar.
Ebu Cehil; "Arkadaşlar! Onar onar cehennemdeki bir askerin üstesinden gelemeyecek kadar aciz miyiz?" dedi. Bunun üzerine Cumha oğullarından bir pehlivan "On yedisini tek başıma hallederim, geriye kalan ikisini de artık siz hep beraber hallediverirsiniz" diye alay etmişti. İşte bu ara cümlede bunların bu sözlerine cevap verilmektedir.
 Yani, onların güç ve kuvvetlerini insanî eşdeğerleri ile kıyas etmen senin ne kadar ahmak olduğunu göstermektedir. Halbuki onlar insan değil meleklerdir. Siz, Teâlâ'nın meleklerden ne güçte mahluklar yarattığını bilemezsiniz.
 Zahiren, cehennem görevlilerinin sayısını bildirmeye bir gerek yoktur. Ama denilmektedir ki "Onların sayılarını anlatmakla da küfredenler için, başka değil, ancak bir fitne ve imtihan kıldık." Bir kimse eğer zâhiren iman etmişse, 'ın uluhiyyeti ve büyük kudreti ya da vahiy ve peygamberlik hakkında bir şüphesi varsa bunu duyar duymaz hemen "'ın o büyük hapishanesinden sayısız cin ve insanın işini görmek için sadece on dokuz şahıs mı bunlara birer azap verecek?" diyerek küfrünü izhar edecektir.
 Bazı müfessirler; Ehl-i Kitab'ın (Yahudi ve Hıristiyan) kitaplarında cehennem meleklerinin sayısının on dokuz olarak beyan edildiğini söylüyorlar. Yani, buna göre, onlar bunu duyunca bu Kur'an'ın gerçekten 'ın kelamı olduğuna inanacaklardır. Ama bence, bu çeşit tefsir iki nedenden ötürü pek doğru değildir. Birincisi, ben dünyada mevcut bulunan Yahudi ve Hıristiyan dini kitaplarını mütalaa ettim, ama bunların sayısının on dokuz olduğuna dair bir şeye rastlayamadım. İkincisi, Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde Ehl-i Kitab'ın kitaplarında bulunan bazı şeyler beyan edilmiş olmasına rağmen onlar bu sefer "Muhammed bunları bizim kitaplarımızdan kopye etmektedir" diyorlardı. Bence bu ayetin doğru açıklaması şudur: "Muhammed (s.a) çok iyi bilmekteydi ki, onun ağzından sözkonusu olan bu on dokuz cehennem meleğini duyduklarında hemen onu alaya alacaklardır. Ama buna rağmen O kendine gelen bu vahyi hiçbir korku ya da tereddüde düşmeden ilan etmiştir. Yapılan hiçbir alaya aldırış etmemiştir. Belki cahil Araplar bilmiyorsa da Ehl-i Kitap pekala bilmekteydi ki her zaman peygamberler böyle olmuşlardı. onlara ne vahyettiyse insanların hoşuna gitse de gitmese de, onlar aynısını aktarıyorlardı. Bu yüzden Ehl-i Kitap'tan Rasulü'nün bu tavrını görerek yani her türlü muhalefete rağmen onun ilk bakışta acaib gelen bir hususu tereddütsüz açıklamakta olduğunu ve böyle bir tavrın ancak bir peygamberin tavrı olabileceğini farkeredek iman etmeleri beklenirdi.
Bilinmelidir ki Rasulü müteaddit kereler benzer tavırda bulunmuştu. En bariz olanı Mirac hadisesidir. Kalabalık bir mecliste, bu hayretengiz olayı duyduklarında muhaliflerin ne diyecekleri hususunda zerre kadar tereddüt etmeden bu olayı kafirlere açık açık anlatmıştı.
Bu husus Kur'an-ı Kerim'in müteaddit yerlerinde beyan edilmiştir. Her bir imtihandan sonra eğer bir mü'min kişi imanında sebat gösterir, bu konuda bir şüphe, inkar ya da itaatsizlikten kaçınır ve din hakkında sözünden dönme yoluna kaymaz da yakîn, itimat, itaat ve vefa yolunu tutarsa, bu kişide o zaman iman kökleşir, netleşir. Bkz. Al-i İmran 163; Enfal 2, an: 2; Tevbe 122-125, an: 125; Ahzab 22, an: 38; Feth 4, an: 7.
 Kur'an-ı Kerim'de geçen bilimum kalp marazlarından maksat, münafıklıktır. Bu yüzden de bazı müfessirler, bu kelimeyi görerek bu ayetin Medenî olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü münafıkların ortaya çıkışının Medine'de olduğu bilinmektedir. Ama bu görüş birçok sebepten dolayı doğru değildir. . Çünkü bu sözün gelişi belirli bir hadise ya da belirli bir durum üzerine vukubulur. Onlara göre, bu bağlam içindeki bu cümle başka bir hadise hakkında nazil olmuş ve bu hiç ilgisi olmayan yere, araya sokulmuştur. Müddessir Suresi'nin bu kısmının tarihsel arkaplanı, muteber rivayetler vasıtasıyla bizce bilinmektedir. Yani Mekke döneminin başlarında belirli bir hadise üzerine nazil olmuştur. Bütün sözün gelişimi o hadise ile açık bir ilgi içindedir. Sure, hadise münasebetiyle nazil olmuştur. Şimdi cümlenin seneler sonra Medine'de nazil olmasının sonra da buraya yerleştirilmiş olmasının ne ilgisi var, denebilir. Gelelim buradaki kalp hastalığından neyin murad edildiğine. Bundan kasıt, şüphedir. Sırf Mekke'de değil, bütün dünyada önceden günümüze dek bir çok insan vardır ki bunlar katiyetle 'ı, ahireti, vahyi, peygamberliği, cennet ve cehennemi vb. inkar ederler. Her devirde kimi insanlar, var mı yok mu? Ahiret olacak mı yoksa olmayacak mı? Meleklerin, cennet ve cehennemin gerçekten bir varlığı var mı, yoksa birer efsane mi bunlar? Rasul gerçekten bir rasul mü, O'na vahiy geliyor mu? gibi hususlarda şüphe içinde bulunuyor.
Bu gibi şüpheler pekçok insanı küfre götürür. Yoksa bu hakikatleri kesin olarak inkar eden ahmaklar, dünyada hiçbir zaman sayıca fazla olmamıştır. Çünkü zerre kadar aklı olan hiçkimse, bu gibi hususların kesinlikle mümkün olmadığı, imkan harici olduğu konusunda kesin konuşamaz.
 Bunun manası, "Onlar 'ın kelamını kabul ediyorlardı" demek değildir, ama " niye bunu söylemiştir?" diye hayret ediyorlardı. Aslında onlar: "Bir sözde eğer bu gibi akıl ve mantık dışı şeyler söyleniyorsa bunlar 'ın kelamı nasıl olabilir?" demek istiyorlardı.
Yani Teâlâ bazen kelamında ve buyruklarında öyle şeyler söylemektedir ki, bunların her biri insanlar için bir imtihan sebebidir. Huyu güzel, doğruluğu seven ve sağlam düşünce sahibi bir kimse bunu işitince doğru anlam vererek dosdoğru yolu bulur. Aynı şeyi inatçı, eğri düşünceli ve doğruluk düşmanı bir insan duyduğunda ise ondan yanlış anlamlar çıkarır ve doğrudan kaçmak için bunu bahane olarak kullanır. Birinci tip insan, doğruyu sevdiği için ona hidayet verir. Çünkü hidayet isteyen bir kimseyi saptırmak 'ın sünneti değildir. İkinci tip insan ise, hidayet istememekte ve sapmayı, sapkınlığı sevmektedir. Bunun için onu dalâlet yoluna iter. Çünkü doğrudan nefret eden bir kimseye doğru yolu göstermek de 'ın sünneti değildir.
Yani, 'ın kainatta ne kadar mahlukat yarattığını, onlara ne gibi kuvvetler verdiğini ve onlara ne gibi görevler verildiğini 'tan başka kimse bilemez. Küçük bir alemde yaşayan insan, kendi sınırlı seviyesinden etrafındaki dünyaya bakarak neden 'ın yarattığı kainatın kendi duyu organlarıyla ya da geliştirdiği aletler ile hissedebildiği kadar olduğunu düşünsün. Bu onun kendi akılsızlığındandır. 'ın yaratmış olduğu bu kainat o kadar geniş ve büyüktür ki, sadece onun bir bölümünün bile tam olarak bilgisini elde edebilmek imkansızdır. Nerede kaldı, onun küçük beyni bu alemi bütün genişliği ve boyutlarıyla alabilsin.
Yani, onlar bu azabı tatmaya müstehak olmadan önce akıllarını başlarına toplasınlar da kendilerini kurtarmaya baksınlar.

mevdudi


« Son Düzenleme: Aralık 05, 2008, 09:31:13 ÖS Gönderen: iktibas » Logged
RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Online Online

Mesaj Sayısı: 9894



WWW
« Yanıtla #2 : Aralık 05, 2008, 10:01:05 ÖS »

 
Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
iktibas
özel üye
Sağlam Forumcu
***

Karma: 4
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 390



« Yanıtla #3 : Aralık 09, 2008, 09:53:42 ÖS »

Dalâlet Ve Hidayet
 

"İşte böylece dilediğini saptırır ve dilediğini hidayete ulaştırır" cümlesinin üslûbu ile 31. ayetin tamamının üslup ve içeriği; bunların her ikisinde de, Peygamber (s)'in desteklenmesi, mü'minlerin yüceltilmesi, akibette olacakların kesinliği hususunda Ehl-i Kitab'tn şahit getirilmesi, kafirler ve kalbinde hastalık olanların ikaz edilmesi ve ayıplanmasının konu edildiğini, bundan başka ilahi imtihanın sonuçlarının anlatılması gayesiyle bunlara yer verildiğini göstermektedir.

(Delâlet ve hidayet hakkındaki) cümle de; 'ın insanları imtihan etmesi, niyeti iyi olan ve 'ın kalbini aydınlattığı kimseleri hidayete, katı kalpli, niyeti ve hedefi kötü olanları dalalete sevkettiği anlatılmış; yoksa insanların hidayet ve dalaletlerinin bizzat ezelden beri takdir edildiği veya insanların hidayet ve dalaletlerinin, kendilerinin hiçbir seçeneği olmayacak biçimde, kesin ilahi bir takdir olduğu bahis konusu edilmiş­tir. Ayetlerde genel olarak bu görüşün doğru olduğuna dair kuvvetli ipuçları olduğu gi­bi; içerisinde "Sizden ahiret için amel işleyip gayret etmeyi veya bu işlerden geri dur­mayı dileyenler için"... ifadesinin geçtiği müteakip ayetlerde direkt olarak konu ile ilgili ipucu da bulunmaktadır. Bakara ve Ra'd sûrelerinde bu cümleye yakın ayetler vardır ki, bunların içerisinde yukarıdaki görüşü doğrulayan izahlar yer almaktadır. İşaret edilen ayetler Bakara sûresinin şu ayetleridir:

"() onunla bir çoğunu saptırır ve yine onunla bir çoğunu yola getirir. Onunla sadece fasıkları saptırır. Onlar ki, söz verip bağlandıktan sonra 'a verdikleri sözü bozarlar, 'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; işte ziyana uğrayanlar onlardır." (Bakara, 2/26-27) Ra'd süresindeki ayetler ise şunlardır:

"inkar edenler: 'O'na Rabbinden bir ayet indirilmeli değil miydi?' diyorlar. De ki: ', dilediğini saptırır. Yöneleni de kendisine iletir.' Onlar inanmışlardır ve kalpleri, 'ı anmakla yatışır; iyi bilin ki ancak 'ı anmakla kalpler yatışır. İşte mutluluk ve güzel gelecek, o inanıp güzel işler yapanlarındır." (Ra'd 13/27-29)Öyle ki bu ayetler, 'ın kendilerine hidayet ettiği kimselerin güzel gidişat ve doğru yönelim sahipleri oldukları; kendilerini dalâlete uğrattığı kimselerin ise fasık. Al-İah'a karşı asi, yeryüzünde fesad çıkaran, 'a verdikleri sözleri bozan, 'ın ku­rulmasını emrettiği ilişkiyi kesen kimseler olduklarına dair açıklamaları ihtiva etmekte­dir. ", inananları, dünya hayatında da ahirette de sağlam sözle teshil eder. , zalimleri de saptırır ve dilediğini yapar." (ibrahim. 14127)

Zümer sûresinde de bu bağlamda önem arzeden ayetler butum aktadır: "De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! 'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayıcı ve merhametlidir. Size azab gelip çatmadan Rabbinize dönün, O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada, söz azab gelmezden önce Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun. Kişinin "'a karşı aşırı gitmemden ölürü yazıklar olsun bana; gerçekten de ben, alaya alanlardandım" diyeceği günden sakının. Veya, " beni doğru yola eriştirseydi sakınanlardan olurdum diyeceği, yahut azabı gör­düğünde: Keşke benim için bir kez daha dönüş olsaydı da, güzel hareke! edenlerden ol­saydım! diyeceği günden sakının. "Evet, sana ayetlerim geldi de. sen onları yalanladın, büyüklük tasladın ve nankörlerden oldun!" (Zümer, 39/53-59)

Buradaki ayetler, cehennem azabının kuşatmasından önce; kendilerine zulmeden Al­lah'ın kullarını, "Eğer, bizi doğnı yola iielseydi, biz de takva sahiplerinden olur­duk" dememeleri için; 'a yönelmeye ve kendilerine indirilen en güzel mesaja tabi olmaya davet etmektedir. Kaybettikleri fırsatlar için dövünmemeleri ve doğru yola ulaş­maları için onlara 'ın ayetleri gelmiş fakat onlar yalanlamışlar, böbürlenmişler (istikbar), inkar etmişler ve nihayet azabı hak etmişlerdir. Özellikle allah  dilediğini hida­yete, dilediğini delalete iletir" ifadesini ve bu ifadenin geçtiği ayeti açıklamaya önem vermiş bulunmaktayız. Çünkü bu ve Kur'an'da mevcut benzer ifadeler, insanın hidaj'ct ve dalâlet, seçme yeteneği ve seçîiğindcn .sorumlu olması hakkında delil getirilirken, iradeleri, seçmeleri (fiili) yapıp etmelerinin herhangi bir fonksiyonu olmayacak şekilde. 'ın bizzat insanların hidayet ve dalaletini kesin bir biçimde takdir etmiş olduğunu vehmetmelerinden ötürü; bu ve buna benzer ifadeler, araştırmacılara problemli gelmek­tedir.

Bu durum özellikle metin açısından sözkonusu olmakladır. Ayetin kelamî bir tartış­ma konusu yapılması hususuna gelince; deriz ki; Bu gibi ayetleri inceleyen bir araştır­macı, bunların genel olarak, münakaşa ve cedele dalmaksızın, birtakım gayeleri hedef­lediğini; çünkü bu ayetlerin, destekleme, tesbit, niteleme, yakınlaştırma ve tescili gibi amaçlar taşıdığını ve bunun etrafında münakaşa çıkarmanın yersiz olduğunu görecektir. Herhangi bir münakaşaya girmek, Kur'an'ın hedefleri, Peygamber gönderilmesinin hik­meti, insanların uyanlıp müjdeîenmasinin hikmeti ile bağdaşmamaktadır Hakikat şudur ki, Kur'an müjdeleme, öğüt verme ve davet çerçevesinden, özellikle bu hedeflere ve hikmete ters biçimde, cedcl ve münakaşa çerçevesine İntikal etmemektedir.

Öte yandan Abdulhamid el-Hatîh el-Mekkî'yi daha yeni neşretmiş okluğu Tefsir ul-Ilaiîb adlı tefsir kitabında " dilediğine hidayet eder. dilediğini saptırır" cümlesini, cümle içerisinde geçen "dilemek"' fiilini ıtinsan"a nisbet ederek yorumladığını görmek­teyiz. Yani (bu yoruma göre ayetin anlamı) . küfr ve günah İle kendine dalaleti di­leyen kimseyi sapıtır; iman ve salih amel ile kendisi için hidayeti dileyen kimseye ise hidayet verir (demektir). Müfessir bu yorumuyla dileme, seçme kabiliyetinin insanda bulunduğunu, insanların yaptıkları, seçtikleri eylemlerinde ve ahlâklarında bir müdahc-lesi olmaksızın. 'ın insanları .saptırmak ve hidayete ulaştırmaktan münezzeh oldu­ğunu kasdetrniştir.

Onun bakış açısıyla, biraz önce açıklamış olduğumuz bizim bakış açımı/zı aynı nokta­da buluşuyorlarsa da, biz yine de bu mü'dessirin yorumunda zorunlu olmayan bir zorla­ma ve tuhaflık olduğunu görmekleyiz. Çünkü içerisinde "men yesff ibaresi bulunma­yan, özellikle hidayet ve dalâletin 'a riispei edildiği ayetler vardır ki. biraz Önce zikrettiğimiz Bakara 26. ayef ve şu ayetler buna Örnektir.

" kime hidayet dilerse o. hidayete kavuşmuş (mühtcdi)dir. Kimi de dalalete yö­neltirse iste onlar hüsrana uğrayanların tâ kendileridir." (Araf 7/1 78)

"Onların, 'tan başka kendilerine yardım  edecek dostları yoktur. kimi sa­pıklıkta bırakırsa artık onun için bir yol yoktur." (Şûra 42/46)

Yeri gelmişken; belirtilmesi ve dikkat çekilmesi gerekli hususlardan birisi de sudur: Bu gibi ayetlerde; mutlak olarak gelen ve insanın kesbi. tercihi, dönüşü, dirilişi ve ceza­landırılması ile bağlantılı meselelerden bir çoğu. başka ayetlerde mukayyeti ve izahlı olarak gelmemekledir. Böylece (genel) mutlak oluştan kaynaklanan bu vehim ve karı­şıklık ortadan kalkmakta, Kur'an'ın anlatımları arasındaki tam uyum kendini göstermek­tedir. Bu bir yana Kur'an'da yer alan bazı anlatımlar ve muhkem ilkeler vardır ki. bunlar ayetlerin metni, akısı ve siyakı içerisinde problemli veya çelişkili olarak görülen husus­larda esas alınması gerekli kesin delil mesabesindedir, birtakım Kuran ayetleri etrafında (arlısına çıkaran veya zahirinde problemler veya çelişkiler görerek şaşkınlığa düşenlerin çoğu hu durumun farkında değildir. Hakikaten gerekli olan Kur'an'ın bütününü dikkate almaktır. Konular, lafızlar, terkipler ve anlamlar ile siyak ve prensiplerin bir çoğunda Kur'an'ın bir bölümü, diğer bölümleri tefsir çimektedir. Mutlak olusu, üslûbu, siyak ve ibaresi sebebiyle içerisinde problem görülen ayetlerin tefsirinde mukayyet olan veya da­ha açık seçik üslup ve siyaktan yahut kesin söz olan muhkem ilkelerden yararlanılır. Bu takdirde de Kur'an metinleri etrafındaki ihtilaf ve tartışma sebeplerinden bir çoğu yok olmakladır. Bu meseleyi ileriki konular içeriside daha geniş bir hiçimde ele alacağız.
 

Logged
iktibas
özel üye
Sağlam Forumcu
***

Karma: 4
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 390



« Yanıtla #4 : Aralık 09, 2008, 09:56:11 ÖS »

Onların Kalplerinde Hastalık Vardır" İfadesi Üzerine
 

31. ayetteki "Kalplerinde hastalık olanlar ve kafirlerin demesi için..." cümlesi. Pcygamber (s)'e inat . inkar ve şüphe ile yaklaşmakla olanların, kalplerinde hastalık olanlar ve kafirler olmak üzere iki gurup olduğunu ifade etmektedir.

Bu yüzden iki gurup arasında fark olması gerekir Bazı müfessirler; burada Peygam­ber (s) ve ashabı Medine'ye hicret ettikten sonra ortaya çıkan münafıklara işaret edildi­ğini söylemişlerdir  Bize öyle geliyor ki. burda açıkça zorlama vardır. Çünkü ayetler Mekki'dir ve Mekke'de meydana gelen tulum ve tabloları anlatmakladır. Mekkî olan Kur'an ayetleri, Mekke'de bulunan iki gurubun  tavırlarını anlatmıştır. Bunlardan birisi Peygamber (s)'in davasını bütün şiddetiyle inkar eden herhangi bir yumuşaklık ve inat, kibir, engelleme ve eziyet tavırlarını sergileyen gurup; diğeri ise nefislerinin derin­liklerinde Peygamber (s)'in bildirdiklerini, doğruluğunu ve Pcyeamber'in yüce ahlâkını ve üstün aklını kabullenerek bu gidilene olmayan; sadece kendilerini zayıf mazeretlerle ikna eden, tereddüt ve şüphe içerisindeki veya insanlardan yahut da onların şerlerinden korkan guruptur. Şu ayetler bu hususu anlatmakladır.

"Eğer kendilerine hır mucize gelirse, ona mutlaka inanacaklarına (dair) olanca güçleriyle 'a yemin ettiler. De ki: 'Mucizeler ancak 'ın yanındadır'. Hem bi­lir misiniz o gelmiş olsa da onlar yine inanmazlar." (En'am 6!109)

"Dediler ki: Biz seninle beraber doğru yola gelirsek, yurdumuzdan atılırız." Biz on­lara kendi katımızdan bir rızk olarak, her sevin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güven­li, dokunulmaz bir mekan vermedik mi? Fakat çokları bilmezler."(Kasas 28157)

Bu ikisinin dışındaki kişilere ileride yeri geldiğinde değineceğiz. Görülen o ki: bi­rinci gurup ayetin "kafir" diye nitelediği. İkinci guruptaki ayetin "hasta kalpli" olarak açıkladığı kişilerdir. Burada Mekke'deki tablolardan birisi bulunmaktadır.
Logged
*ümmühani*
Moderatör
Hep Burda
****

Karma: 6
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 514


Ahdimi taşır,akan her damla..


« Yanıtla #5 : Aralık 09, 2008, 11:12:39 ÖS »

   Rabbim her daim Kuran üzerinde düşünenlerden eylesin ....
Logged
RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Online Online

Mesaj Sayısı: 9894



WWW
« Yanıtla #6 : Aralık 10, 2008, 01:33:05 ÖÖ »

 
Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
Faruk
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : Aralık 10, 2008, 03:36:31 ÖS »

                                        SELAMÜN ALEYKUM
                   Bu güzel açıklamanızdan dolayı size teşekkürlerimi sunarım.
                   
Logged
Yakup
Admin
Hep Burda
*******

Karma: 22
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7654



« Yanıtla #8 : Aralık 10, 2008, 04:52:38 ÖS »

 
Logged

iktibas
özel üye
Sağlam Forumcu
***

Karma: 4
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 390



« Yanıtla #9 : Aralık 12, 2008, 10:50:14 ÖS »

Melekler
 

"Melâike" (melekler) kelimesinin ilk kez geçmesinden dolayı diyoruz ki; Bu keli­me Kur'an'da birçok yerde, çeşitli konu ve bağlamlar içerisinde tekrar edilmiştir. Müfesirlerin çoğunluğu bu kelimenin "risalet" anlamına gelen "ulûke" kelimesinden tü­remiş olduğu ve "melâike" kelimesinin de elçiler anlamına geldiği görüşündedirler.

Fatır süresindeki bir ayet bu görüsü doğrulamaktadır,

"Gökleri ve yeri yoktan yar eden; melekleri ikişer, üçer. dörder kanatlı elciler ya­pan 'a hamdolsun. O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz . herşeyi yapa­bilendir." {Fatır 35! 11

"Melekleri katlarından dilediğine emrinden olan ruh ile indirir: 'Benden başka tan­rı yoktur, benden korkun!' diye uyarın!" (Nahi 1612}

Bu ayet gibi başka ayetler de ayni durumu destekler mahiyettedir. Bazı araştırmacılar bu kelimenin aslının İbranice olduğunu Öne sürüp, lalfz ve anlamıyla Arap diline gir­diğini söylemektedirler. Bu göüşle ilgili olarak şu söylenilebilir: İbranice ve Arapça ay­nı kökten gelmektedir. İsim, fiil ve mastarlar bakımından iki dil arasında çok geniş bo­yutlu bir ortaklık bulunmaktadır.

Arapça'da bu kelimeye kok olabilecek bir şey bulunmadığı takdirde kelimenin aslen İbranice olup Arapça'ya girmiş olması zaruri bir durum değildir.

Arapça'da 'gönderdi' (ersele) anlamına gelen "eleke" kelimesinin kökü bulunduğu müddetçe bu kelime için böyle bir şey sozkonusu olamaz

Özellikle bu kökü veya bir kelimenin ait olduğu başka herhangi bir kökün iki fiil ara­sında müşterek olması imkan dahilindedir.

İbranice'ye nispet etmenin bazı araştırmacıların hoşuna gittiği birçok kelime için de aynı şey söylenebilir.

Arapça'ya sonradan girdiği iddia edilen "Şeytan" kelimesi bu türdendir. Şuna dikkat çekmek istiyoruz ki, biz Kur'an Arapçasıda diğer dillerden intikal ede­rek Arapçalaşmış birçok kelimenin olduğunu inkar etmek arzusunda değiliz.

Ne var ki, bu iş Kur'an'ın inişinden Önce olmuş ve Arap dilinde bulunan bu tür keli­meler yeni bir form alıp kullanım ile bu dilin bir parçası haline gelmiştir.

Her halükârda; "melâike" kelimesi ve O'nun tekilinin (melek) Kur'an'ın inişinden önce Arap dilinde kullanılmakla olduğu ve bu dilin içerisinden bir kelime sayılıp Arap­lar tarafından anlamının bu şekilde bilindiği şüphe götürmez bir gerçektir. Bu kesinliğin delili, İslam'dan Önce Arapların melekleri ilâhlar ve şefaatçiler edinmeleri ve 'ın kızları olduklarına inanmalarıdır.Birçok ayet bu durumu anlatmıştır:"Şimdi sor onlara: Rabhine kızlar, onlara da erkekler mi'.' Yoksa biz melekleri onla­rın gözlen Önünde, dişi mi yarattık," (Saffat 37/149-150)

"('ın) kullarından, kendisine bir parça tasarladılar. İnsan, gerçeklen apaçık hr nankördür. Yoksa () yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi seç­ti. Rahman'a benzer olarak ileri sürdüğü (kız çocuğu) onlardan birine müjdelendiği zaman onun yüzü simsiyah kesilir, öfkesinden yutkunup durur. Süs içinde yetiştirilip mü­cadelede açık olmayanı mı? Rahman'm kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaratılişlarına mı şahit oldular Şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir. Ve dedilerki: 'Rahman dileseydi, biz onlara tapmazdık'. Onlar sadece yalan söylüyorlar". (Zuhruf 43/15-20)Kur'an birçok ayette kafirlerin melekler hakkındaki sözlerini anlatmıştır:

"Ona bir melek indirilmeli değil miydi?" dediler. Eğer bir melek indirseydik. İs bitirilmiş olurdu, artık kendilerine hiç göz açtırılmazdı." (En'am 6/8)

"Dediler ki: Ey kendisine zikir indirilmiş olan; sen mutlaka cinlenmişsin! Eğer doğrulardansan, bize melekleri getirsene!". (Hicr 15/6-7)

'la ilişki kuran latif-gizli varlıkların var olduğu, Araplar'dan başka bazı top­lumların ve özellikle Arap yarımadası ve civarında; (yaşamakta) olan Ehl-i Kitabın inanmakta olduğu bir husus idi. Bu inanç sonradan Arapların arasına gizlice sızdı ve "melâike" kelimesi bunun için Özel bir ad haline geldi. Bilâhere (kelimenin anlamı) ayetlerin ortaya koyduğu yönde gelişme kaydetti.

Kur'an bu durumu teyid etmektedir. Şöyle ki; melekler hakkındaki pasajlar onların 'la ilişki halinde olduğunu, 'ın emrilerini Nebîye Rasûllere tebliğ, cennet ve cehenneme ait görevlen üstlenmek, mü'minleri ve kafirleri hak etmelerine gör buralar­da karşılamak, hak edenlere dünyada Rabbanî azabı İndirmek, insanların amellerini say­mak, 'ın arşını yüklenmek, O'nü hamd ve teşbih etmek, 'ın emrettiği bütün görevleri, hiç birisine isyan etmeden yerine getirmek gibi çeşitli hizmetleri yerine geti­ren varlıklar olduğunu ifade etmektedir. Bununla birlikte onların mahiyetlerine dair Kur'an'da açık bir bilgi yoktur. Kur'an'da meleklerin nitelikleri hakkındaki anlatılanla­rın tamamı onların veya onlardan bazılarının ikişer, üçer ve dörder kanatlı olduklarıdır. et-Taberânî'nin naklettiği bir hadise göre; Peygamber (s), semanın ufkunu kaplamış halde 'ın meleğini görmüştür. Birçok hadis Peygamber (s)'in. kendisine vahiy in­dirirken 'ın meleğini veya Cebrail'i gördüğünü ve insanlar arasında iken onunla konuştuğunu fakat meleği ondan başkasının görmediğini ifade etmektedir. Mesela Aişe (r)'den rivayet edildiğine göre O şöyle demiştir: "Bana Rasûlullah (s): "Ey Aise, bu Cebrail sana selam ediyor" dedi. Ben de, 'ın selam ve rahmeti onun (da) Üzerine olsun" dedim. (Aişe ilave ederek) "O (Peygamber) bizim görmediklerimizi görüyordu" dedi."

Durum ne olursa olsun; Meleklerin varlığı ve 'a hizmete amade.olmaları Kur'an'ın açıkça bildirmesiyle sabittir ve buna iman etmek birçok ayette geçtiği üzere Kur'an nassıyla farzdır. Bakara süresindeki şu ayet bunu belirtmektedir: "Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik; 'a, âhiret gününe, me­leklere, Kitaba ve peygamberlere inanan (kişinin iyiliğidir)" (Bakara 21177)

Evrenin kuvvet ve kanunlarından bir çoğunu idrakten aciz olan akıllarımız idrak etmese bile; tabii ki, meleklerin varlığı, 'ın kudret çerçevesinin dışına çıkan bir du­rum değildir.

Bundan başka; meleklerin mahiyetleri hakkında nakledilen: Kur'an'da bir bilgi yok­tur ve bu konuda Peygamber (s)'den nakledilen sahih bir hadis de bulunmamakladır. Bu yüzden meleklerin durumları ile ilgili olarak Kur'an'ın veya sahih sünnetin verilerinin sınırında durmak gerekmektedir. Onların mahiyetleri veya yerine getirdikleri ğörevlerini niteliği ya da sûret  itibariyle ne oldukları hakkında tahmin ve ihtimal­leri Kur'an ile sahih hadise dayanmayan açıklamaları esas almak caiz değildir. Zaten bu durumun herhangi bir faydası ve olumlu bir sonucu da yoktur. Meleklerin suretleri ile il­gili olarak Kur'an'in bazı açıklamaları ihtiva etmesinin hikmeti bir bakıma Arapların ziihinlerindcki düşünceyle ve meleklerin tanrılaştırılması, onlardan şefaat talep edilmesi, 'ın kızları ve yakınları olduklarına ilişkin inançlarıyla bağlantılıdır ki. bu hususa bir kısmını daha önce belirttiğimiz birçok Kur'an ayeti işaret etmiştir. Bu ayetlerde me­leklerin sadece 'ın kulları ve ö'nun emirlerini yerine getirip O'nu hamd  eden hizmetçileri oldukları, 'ın ibadet ve boyun eğilmeye layık yegane varlık oldu­ğu, fayda ve zarar verme kudretine sahip olanın olduğu; kim 'tan başkasına döner ve Onun  kul ve hizmetçilerine kullluk eder de onlardan fayda ve zarar geleceğini umar/düşünürse, onun dalaletin en şiddetlisi ve akıl ile mantığın gerekli gördüğü esas­tan sapma içerisinde olduğu anlatılmak istenmiştir.

Şu ayetler bu hususla ilgili kuvvetli ipuçları vermekledir;

"Rahman çocuk edindi" dediler. O (böyle şeylerden) münezzehtir. Aksine (O melekler} değerli kullardır. Ondan önce söz söylemezler ve onlar. Onlar emriyle hare­ket ederler. Onların önlerinde ve arkalarında ne varsa () bilir. O'nun razı oldu­ğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar. O'nun korkusundan titrerler. Onlardan her kim: "Ben O'ndan başka bir tanrıyım." derse onu cehennemle cezalandırırız. biz zalimleri böyle cezalandırırız." (Enbiya 21126-29)

"O gün onların hepsini mahşerde toplar sonra meleklere: "Bunlar mı size tapıyor­lardı" deriz. (Melekler) derler ki: "Sen yücesin, bizim vekilimiz onlar değil sensin. Ha­yır, onlar cinlere tapıyorlardı. Çokları onlara inanıyordu". (Secde' 34/40-41)

"(Rabbîn), onları ve 'tan başka taptıklarını topladığı gün. der ki: "Bu kulları­mı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yolu sapıttılar'.'" Derler ki: Senin şanın yüce­dir, senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onları ve bahalarını nimet xerip yaşattın. Sonunda anmayı unuttular ve helaki bak eden bir toplum oldulaı " furkan 25/17-18)

"Ne Mesih, 'a kul olmaktan çekinir, ne de ('a) yaklaştırılmış melekler. Kim 0 ne kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa bilsin ki: O. onların hepsini kendi hu­zurunda toplamayacaktır." (Nisa 41172)

Açıkça görüldüğü gibi: burada Kur'an'ın çağrısı ve  Peygamber'm rİsaleti des­teklenmekledir.

Durum ne olursa olsun Kur'an farklı birçok konu ve bağlam içerisinde meleklerle il­gili haber vermekle ve onlardan bahsetmektedir. Kur'an. Melekler konusundaki onların dinî inançlarından  nazar etmekle birlikle. Kur'an'ın anlattığına yakın bir biçimde: (Arapların) var olduklarını ve niteliklerini itiraf (kabul) ettikleri bazı kuvvetlerden ve yaratılmışlardan bahsetmektedir.

İşte bu öğüt ve ibret vermeyi, aynı zamanda ilkeleri desteklemeyi hedefleyerek, in sanlara bildikleri ve kabul ettikleri şeylerle hitap etmesi yönünden Kuran üsiûbundan mühim bir noktadır.



Müfessirler eserlerinde, meleklerle ilgili olarak Kur'an'ın belirttiklerine ek olarak si yer ve tarih alimlerine, sahabe ve tabiine nispet edilen bazı açıklamalara yer vermişler dir. Bununla birlikte bu açıklamalarda çok gereksizlikler vardır; lüzumsuz ve hattı uzak durulması İcap eden. ga'ybî İzah ve açıklamalara girilmesi söz konusudur. Burnu herhangi bir yararı yoktur.

Bu husus, farklı açılardan onlardan söz etmenin Peygamber (s)'in çevresinde yaygın bir durum olduğunu göstermektedir ki, hu bizim dediklerimize uygun düşmekle ve gorüşümüz  desteklemektedir. bu arada Ahd-i Kadîm (Tevrat) ve İncil'in bölümlerinin birçok konu içerisinde melekleri 'ın peygamberlere gönderdiği elçileri ve onun emirlerin verine getiren hizmetçileri niteliği ile zikretmiş olduğuna dikkaitçekmek istiyoruz.

Hem nezdindeki yerlerinin yüceltilmesi hem de dünya ve ahîrete alakalı ola rak yerine getirdikleri büyük görevlerle ilgili olsun: Kûr'an'da meleklerin zikredilişin ) çokluğu üslup, bu kitaplardan büyük bir farklılıkla ayrılmaktadır.

Bu durum. Kur'an'ın özelliklerındendir ve belki de bir yönden Peygamber (s)'iı çevresi ve yaşadığı dönemin ahvaliyle bağlantılıdır.

 

Logged
iktibas
özel üye
Sağlam Forumcu
***

Karma: 4
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 390



« Yanıtla #10 : Aralık 12, 2008, 10:57:28 ÖS »

Ehl-İ Kitab" Kavramı
 

"Ehl-i Kitab" ifadesi ilk kez geçtiği için burada diyoruz ki: birçok Kuran ayeti açıkladığı gibi. bu kelime ile yahudi ve hristiyanlar kastedilmekledir. Mesela:

"Kitab sahiplerinin çoğu. gerçek kendilerine besbelli olduktan sonra, sırf içlerinde ki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. , herşeye . gücü yetendir."

"Namazı kılın zekatı verin; kendiniz için yapıp gönderdiğiniz her hayrı. katın da bulursunuz. yaptıklarınızı görür.

"Yahudi ve hristivan olandan başkası cennete girmeyecek dediler. Bu, onların ku runtusudur. De ki: "Doğru iseniz delilinizi getirin."

"Hayır, kim muhsin olarak özünü 'a teslim ederse, onun mükafatın, Rabbi  katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."

"Yahudiler: Hristiyanlar bir temel üzerinde değiller, dediler. Hrisityanlar da: Yahu diler bir temel üzerinde değiller, dediler. Oysa hepsi kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de tıpkı onların dedikleri gibi demişlerdi. Artık , ayrılığa düştükleri şey hakkında kı­yamet günü aralarında hüküm verecektir." (Bakara 2/109-113)

Ehl-i Kitab kavramı Kur'an'da birçok yerde, çeşitli üsluplarla ve birçok konu içeri­sinde; farklı bağlamlarda tekrar edilmiştir. Bunların bazıları hristiyan ve yahudüerden bir gurubun Mekke'de bulunduğu izlenimini vermektedir.

Birçok ayette; Muhammedi çağrının doğruluğu, Kur'ani davetin temelleri, bu davet ve önceki kitaplı dinlerin doğmuş olduğu kaynağın birliği hakkında onların tanıklığına başvurulmuştur. Onların tanıklığına başvurulması, onların şehadetlerinin beklenilmekle olan bir durum olduğunu göstermektedir. Dahası birçok Mekkî ayetle onların şahid ol­dukları, tasdik ve iman ettiklerini ifade eden pasajlar vardır. Mesela;

"Bundan önce kendilerine kitap verdiklerimiz {Kur an'a) inanırlar. Onlara Kur'an okunduğu zaman: O'na inandık, o Rabbimizden gelen gerçektir. Zaten biz ondan Önce de müslüman idik, derler." (Kasas 28/52-53)

"De ki: Siz ister ona inanın ister inanmayın. O, daha önce kendilerine bilgi verilen­lere okunduğu zaman onlar, derhal çeneleri üstüne secdeye kapanırlar, Rabbinizin şanı yücedir, gerçekten Rabbimizin sözü mutlaka yerine, getirilir! derler. Ağlayarak çeneleri üstüne kapanırlar ve Ku'ran onların derin saygısını arttırır." (İsra 17/107-109)

"De ki: Hiç düşündünüz mü, Eğer bu (Kur'an) katından olduğu halde siz onu inanmamışsanız; İsrailoğulları'ndan bir şahid de bunun benzerini (Tevrat'ta) görüp inandığı halde siz büyüklük tasladıysanız? Şüphesiz , zalim bir toplumu doğru yola iletmez." (Ahkaf 46110)

" size Kitab'ı açıklamış olarak indirmişken, ben ondan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz O'nun gerçekten Rabbin tarafından indiril­miş olduğunu bilirler; onun için hiç kuşkulananlardan olma." (En'am

"Kendilerine kitap verdiklerimiz sana indirilenden (ötürü) sevinirler. Fakat bazı gu­ruplar onun bir kısmını inkar ederler. De ki: "Bana yalnız 'a kulluk etmem ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamam emredildi. Ben, O'na davet ederim, dönüşüm de O'nadir". (Ra'd 13/36}

Kur'an, yahudilerin kitaplarını sadece "Tevrat" ismi ile ifade etmiştir. Yahudilerin ellerinde, bugün yaygın olan Ahd-i Kadîm'in bölümlerinden bazı bölümlerin bulundu­ğunu gösteren ayetler vardır ki, bu (durum) Tevraltisminin onların ellerinde bulunan Ahd-i Kadim bölümlerini ifade için kullanıldığını göstermektedir. Hristiyanların kitap­larına gelince, Kur'an bunları tekil kipi ile bir (kitap)'tan daha fazla olmasına ve İncil adının onların ellerinde bulunanlar için bir (özel) İsim olmasına engel değildir. Kur'an'da Peygamber (s)'in vasıflarının yahudi ve hristiyanların ellerinde yaygın olan Tevrat ve İncil'de zikredilmiş olduğunu belirten bir ayet vardır ki. bu Araf sûresi 157. ayettir:

"Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o Peygamber'e uyarlar."

Kur'an'daki ayetler, yahudilerin çoğunluğunun Medine'de bulunduğu Mekke'de bu­lunan Ehl-i Kitab'ın çoğunluğunu ise hristiyanların teşkil ettiği ve bunların komşu ülke­lerden gelen ve Arap olmayan topluluklar olduğu izlenimini vermektedir. Genellikle ayetlerin üslûbu Ehl-i Kitab'a yumuşakça ve sevgiyle yaklaşmaktadır.

Ehl-i Kitab'ın ve özellikle yahudilerin Muhammedi davete karşı takındıkları tavırla­rın değişikliği sebebiyle bu üslûbun Kur'an'ın Medenî bölümünde değiştiği ortaya çık­maktadır.

 

Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: