|
Yakup
|
 |
« : Temmuz 20, 2010, 06:50:28 ÖS » |
|
 Mehmet pamak-hududullahı yok sayarak adaletin tesisi mümkün değildir İslam ve Hayat Son dönemlerde artan bir ivmeyle kendini gösteren İslamsız adalet söylemleri ve iktidar iddiasından uzaklaştırılmış İslam algısı konusunda düşünce ve aksiyon adamı Mehmet Pamak la gerçekleştirdiğimiz ve cevapların topluca ve geniş olarak verilmesi sebebiyle kapsamlı bir soruşturma mahiyeti alan söyleşimizin ikinci bölümünde Pamak, Yüce ’ın “hudutlarım” dediği muhkem hükümlerin, tarihselcilik ve rölativizm gibi batıdan ithal yaklaşımlarla tarihe gömülüp yerine yeni hükümler ihdas edilerek, hak ile bâtıl, vahiy ile heva ve zan karıştırılarak adaletin tesisinin mümkün olmadığını kaydediyor.
İşte Pamak ın bu bölümde ifade ettikleri:
Amaç, yeniden İslami dirilişi ve ümmetin Kur’an’la yeniden izzet kazanmasını engellemektir. İşte bu sebeple İslam coğrafyasını Batı modern paradigmasının seküler değerleri ve modeliyle kuşatmak isteyenler bu hedefe ulaşmak amacıyla ardı ardına projeler üretmektedirler. En son gelinen noktada ise, Türkiye’de terbiye sürecinden geçip İslami devlet olamayacağı konusunda ikna olan, dinin bireyselliğine ve İslam’ın siyasi, ekonomik ve hukuki devlet düzenine karışmaması gerektiğine inanır hale gelen şahsiyetlerin öncülüğünde ve önce iktidar nimetlerinin yol açtığı pragmatizmle, bilahare de 28 Şubat süreci baskılarının etkisiyle aynı istikamette değişim geçiren aydınların ve STK’ların desteğinde, laiklik ve liberal demokrasi ile bireysel ibadetlere indirgenmiş İslam algısının uzlaştırılmaya çalışıldığı bir model üretilmeye ve tüm İslam coğrafyasına da örnek olarak “işte böyle olun” diye sunulmaya çalışılmaktadır.
kıyamete kadar geçerli ve evrensel olanın ilkeler olmasını ve her toplumun kendi çağına göre bu ilkelere dayalı farklı hükümler koyabilmelerini uygun bulsaydı ya da öngörseydi, şüphesiz kıyamete kadar geçerli olmak üzere indirdiği evrensel ölçüleri vazettiği Kitab’ında sadece bu ilkeleri vazeder ve insanları bu ilkelere dayalı olarak istedikleri hükümleri koymada serbest bırakırdı. Mesela; “Hırsızlığı suç sayıp yasaklayın ve cezalandırın, adam öldürmeyi suç sayıp yasaklayın ve cezalandırın, zinayı suç sayıp yasaklayın ve cezalandırın…” derdi ve değişik çağlarda yaşayacak toplumları, bu konularda hükümleri ve cezaları belirlemede serbest bırakırdı. Şüphesiz bunu yapmaktan aciz değildir. O halde herkes haddini bilmeli ve Peygamber’e bile tanınmayan yetkileri kullanarak, ’ın hudutlarıyla oynamaktan vazgeçmeli, ’ın şedit azabından korkmalıdır.
Siyasi, ekonomik, hukuki tüm toplumsal, kamusal ve devlet alanlarında ’ın hak olarak indirdiği hükümleri, çerçeve naslarla belirlediği hudutları (hududulllahı) esas almadan insanlık adalet sistemine ulaşamaz. Yüce pek çok ayetinde hudutlarına dikkat çektikten sonra, bu hudutlarına riayet edilmesini ve azgınlık yaparak hudutları aşma teşebbüsünde bulunulmamasını da emretmektedir… Anlaşılmaktadır ki, adalet de, barış da, huzur da, kurtuluş da insanlığın ancak bu hudutlara riayetiyle sağlanabilecektir. Tıpkı diğer varlıkların kendileri için konmuş ilahi yasalara, kevni hudutlara irade dışı da olsa riayet etmesiyle evrendeki muhteşem ahengin meydana gelmesini sağladıkları gibi, insanlığın da kendileri için belirlenmiş hakka, hukuka, adalete dair sınırlara özgür iradesini ve aklını doğru kullanarak itaat etmesiyle, bu sınırları aşıp hakkı batılla karıştırma dalaletine sürüklenmemesiyle insanlık dünyasında gerçek anlamda adalet ve barış düzeni kurulabilecektir.
Kur’an’ın çok farklı biçimlerde anlaşılabileceğini ve hangi anlamın daha doğru olduğunun bilinemeyeceğini savunmak, Kur’an’ın hiçbir anlamının olmadığını iddia etmek demektir ki, bu türden sözler bir Müslüman tarafından kesinlikle söylenemez. Çünkü Kur’an’a iman etmek demek onun bir anlamının olduğunu ve bu anlamın muhatap tarafından algılanıp kabul edildiğini ikrar etmek demektir. Anlamsız olan bir “söz”e iman etmek ise iyi niyetle yaklaşıldığında ya zihni bir özrü ya da cehaleti belgeler.
Tıpkı batının kendine özgü tahrif edilmiş din anlayışı ve inancının tarihsel gelişimi açısından, “hermonetik” ve “tarihselcilik” gibi kavramlar, nasıl bir zaruret sonucunda gündeme gelmişse, “entegrizm” ve “sekülerlik” de aynı zaruretlerin bir dayatması üzerine ortaya çıkmış ve orada, kendini doğuran şartların zemininde, hakikaten bir anlam da ifade edebilmiş kavramlardır. Ancak Türkiye’deki çoğu entelektüel gibi, kimi Müslümanlar da bir kompleksle kendilerini ve düşüncelerini illa bu batılı kavramlara göre tanımlama ve konumlandırma ihtiyacı duymakta ve bilahare de bu kavramların dönüştürücü etkisiyle değişim geçirmektedirler. Halbuki biz Müslümanlar özgün kavaram, ölçü ve değerlerin oluşturduğu özgün bir kimliğe sahibiz. Kendimizi asla batılı kavramların dar ve saptırıcı kalıpları içine hapsetmemeliyiz. Kendimizi sürekli özgün kavramlarımızla tanımlamaktan ve vahye dayalı değerlerimizle sürekli yeniden üretmekten asla vazgeçmemeliyiz.
Fazlur Rahman, Hasan Hanefi, Garaudy ve onların yerli takipçileri gibi tarihselcilikle Kur’an’ın muhkem hükümlerini bile tarihe gömüp, bugün geçerli olan laik pozitif hukuka uyumlu seküler bir İslam anlayışı oluşturarak, İslam’ı böylece evrenselleştireceklerini düşleyenler, İslam hukuku ile batının ürettiği ve dünyaya dayattığı laik pozitif hukuk arasında bir çelişki bulunmadığını ispat etmeye çalışmaktadırlar. Bu bağlamda, ’ın “hudutlarım” diye nitelendirdiği ve uyulmasını emrettiği; “miras hükümlerinin, hırsızın elinin kesilmesinin, kısas hükmünün ve zinaya celde cezasının” vb. hep tarihsel hükümler olduğunu ve bugün geçerli olamayacağını, bu alanda yeni düzenlemeler yapılabileceğini ve beşeri pozitif hukuka uyumlu hükümler ihdas edilebileceğini iddia etmektedirler.
Batının özgün şartlarında, tahrif edilmiş kitabın hükümlerinin ve ilahlaştırılmış ruhbanın yorumlarının mutlaklaştırılıp, değiştirilmez hükümler olarak dayatılmasının bunalttığı Batı zemininde, “Tanrının gerçek muradına yönelik anlam arayışlarını”, bu anlamda “hermonetik”, “tarihselcilik” gibi pek çok yöntemi devreye sokarak, Kilisenin ürettiklerini dogmalaştırmasına ve bu anlamda “entegrizm”e karşı durmayı anlamak mümkündür. Fakat aynı yöntemleri, ’ın koruması altındaki Kur’an vahyinin muhkemleri, İslam’ın sabiteleri için de kullanmaya, Kur’an’ın muhkem hükümlerinin bile değişmesi gerektiğini iddia etmeye kalkmak asla kabul edilemeyecek büyük bir sapmadır.
Tevhid ve onun doğal sonucu olan adaleti ikame etmek üzere indirilmiş vahyin hükümleri, çağdaş cahiliyenin modelleriyle uzlaşma sağlamak amacıyla tahrif edilerek, ’ın “hudutlarım” dediği muhkem hükümleri bile tarihe gömülüp yerine yeni hükümler ihdas edilerek, hak ile bâtıl, vahiy ile heva ve zan karıştırılarak adaletin tesisi, adil bir hukuk sisteminin üretilmesi mümkün değildir. Bu sebeple de bu anlayışla/zihniyetle gerçek anlamda adil bir siyasi yönetim de oluşturulamaz.
Kur’an’ı Değiştirmek İsteyen Tarihselcilik ile Kamu Alanını Sekülerleştiren Sentezcilik Adil Bir Siyaset, Ekonomi ve Hukuk Sistemi Üretemez
“İslam ve Hayat” sitesince yöneltilmiş sorularda ve bu sorulara cevabımızın yayınlanan önceki bölümünde ifade edildiği üzere, tevhidden, İslam’dan, Kur’an’ın hükümlerinden soyutlanmış adalet, kamu alanı ve devlet algısı oluşturma amaçlı küresel ve yerel yönlendirme ve arayışların, laik rejimleri görece iyileştirip demokratikleştirerek, despotizmden bıkmış, yılmış Müslüman toplumları görece daha demokratik laik sistemlere eklemlemeye yönelik dönüştürme çabalarının gündemi belirlediği bir süreçten geçiyoruz. İşte bu süreçte laiklik ve sekülerlikle sentez edilmiş eklektik İslam algısı, tevhidi niteliğini kaybetmiş, ekonomik, siyasi, hukuki alanları düzenleme iddiasından vazgeçip bireysel ibadetler alanına çekilmiş “ılımlı İslam” anlayışı oluşturulmaya çalışılıyor.
Modernitenin ürettiği siyasi, ekonomik, hukuki sistemleri evrensel modeller olarak kabul edip, modern seküler paradigmanın ürünü liberal-kapitalist ve sosyalist materyalist ideolojileri önemseyip, bunların karşısında içine düştükleri kompleksli anlayışla kendilerini bu modellere nispet ederek tanımlama ihtiyacı duyan, İslam’ı bunlardan birisine eklemlemeye meyletmiş sentezci anlayışlar ileri sürülüyor. Bir yanda İslam’ın daha çok liberalizmle, diğer tarafta daha çok sosyalizmle örtüştüğünü isbata çalışanlar yer almakta, ama iki eklektik taraf da İslam’ın demokrasiyle örtüştüğünde, kamu alanını, siyasi, ekonomik, hukuki toplumsal alanları sekülerleştirmek gerektiği inancında birleşmektedirler. İşte böylece gelişen “Demokratik liberal İslam” ya da “Demokratik İslami sol” gibi sentezci anlayışlarca, “bütün dinlere eşit uzaklıkta duran, bütün dinlerden soyutlanmış, hak-bâtıl uzlaşmasına dayanan, ‘ortak iyi’nin hâkimiyeti adı altında kamu alanını hak ve bâtıl bütün dinlerin ortak yönetimine tahsis eden devlet” anlayışı oluşturarak, rejimi İslami olmayan ve gayri Müslimlerce de yönetilebilen bu tür sentezci devlet anlayışının İslam toplumunun devleti olabileceği iddia ediliyor. Müslümanlarca ya da gayrimüslimlerce yönetilebilen gayri İslami rejimlerin de adaleti sağlayabileceğini, Müslüman ya da gayrimüslimlerce yönetilen ve Kur’an hükümlerini esas almayan laik devletlerin ’ın muradı olan adaleti tesis edebileceğini iddia eden söylem ve projeler gündeme getiriliyor. Bütün bu savrulmalara götüren yolun taşlarını döşeyen ise, tarihselci, rölativist düşünceler ve hak-bâtıl karışımı projeler, “dinsel çoğulculuk” ve “ortak iyi”de buluşma arayışları ile rasyonalizm, aklın vahiy olmadan da temel hakların ölçü ve hudutlarını, hukuk ve adalet sistemini üretebileceğine inanan sekülerleşme ve Protestanlaşma eğilimi ve çabalarıdır. Bu tür eklektik fikirlerin vahyin hüküm, ölçü ve ilkeleriyle bağdaşmadığını söylememize bile tahammül edemeyip fikre fikirle cevap yerine hakaretle saldırıya geçenleri akletmeye, tercihlerini ahiret ve hesap bilinciyle bir daha düşünmeye çağırıyoruz.
Önceki bölümdeki tespitlerimize katılıp destek veren, değerli katkılarla ilave açılımlar getirme çabası gösteren bütün kardeşlerimize dua ediyorum. kendilerinden razı olsun. Olumsuz tepki verenlerden ise, ciddi bir eleştiri yapılmamasına rağmen, bize ulaşan çeşitli tepkilerde dile getirilen bazı anlama sorunlarına aşağıdaki bölümlerde genel olarak açıklık getirmeye çalışacağım. Bu tür anlama sorunları, genelde yazılanı önyargıyla okumaktan ve bu psikolojiyle okuduğunu anlamamaktan ya da aynı duygusallıkla veya tembellikle sadece başlığı ve girişte ifade edilenleri okumakla yetinip metnin tamamını okumamaktan kaynaklanmaktadır. Ayrıca hakaret, iftira, yalan içeren yazılarla saldırıda bulunan “Müslüman solcu”ları değil de onları okuyan iyi niyetli insanları, söz konusu kesimin bu gayri İslami ve gayri ahlaki üsluba sessiz kalan üstadlarını dikkate alarak, İslami sorumluluk gereği bazı hatırlatmalar yapma ihtiyacı duyduğum ilave bir yazıyı da ilgi duyanlarla bu bölümün sonunda paylaşmak istiyorum. Monarşi, Oligarşi, Teokrasi ve Demokrasi: Hepsi de Bâtıl Sistemlerdir
Belki anlamak istemeyenlere de anlatabiliriz ihtimaline binaen şu konuyu bir daha açıklığa kavuşturmak istiyorum. Evet, defalarca yazdığımız halde görmeyen ve anlamayanlara bir daha söyleyelim ki, laik demokratik iddiası taşıyan ama aynı zamanda Kemalist ve despot olan mevcut statükoyu değiştirip, yine laik-demokratik sistemde görece daha özgürlükçü konuma geçişle, zulmünde ve Kemalist dayatmalarında bir miktar azaltma sağlayacak olan sistem içi değişim, halkımız için mevcut zorba/despot statükodan görece daha olumlu bir durumu ifade etmektedir. Bu değişimi sağlamak isteyen AKP hükümeti öncüleri bugüne kadarki hükümetlere ve öncülerine nazaran daha barışçı, halka ve değerlerine daha yakın, daha saygılı bir konumda bulunmakta, daha zalim statükoyu kısmen değiştirip halkın görece özgürleşmesini sağlamak isteyen niteliğiyle sistem içi görece olumluluğu temsil etmektedir. Üstelik, tevhidi bilince ulaşamamış halk kitlelerinin CHP-MHP-Darbeci bürokratlardan oluşan en koyu zulümat kulvarına, en zalim despotizme değil de, aynı cahili sistem içinde AKP’nin temsil ettiği görece özgürlükçü gri ton kulvarına doğru yönelip desteğini bu “görece iyi”ye (ehveni şer’e) vermesinin, halkın despotizmden özgürlüğe doğru kaçışı anlamında görece bir olumluluk olarak değerlendirilebileceğini de sürekli ifade etmekteyim. Karşı çıkıp eleştirdiğim ise, muvahhidlerin de böyle bir eğilime girerek tevhidi duruşlarını gölgelemeleri, demokrasinin ve seküler haklar anlayışının da evrensel değerler olarak zikredilip İslam ile sentez edilmeye kalkışılmasıdır.
Ayrıca bizimle dinimiz konusunda savaşmayan, bizi yurdumuzdan çıkarmaya çalışmayan, geçmişteki hükümetlere nazaran görece özgürlükçü olan bu kadrolara karşı biz de Mümtehine 8. ayet gereğince “iyilik ve adaletle” mukabele etmekten yanayız. Ancak neticede şirk sistemini devam ettirdiği, görece olumluluklarla Müslümanları dönüştürme, sisteme eklemleme ve Müslüman halkın İslam algısını Protestanlaştırma, hayat tarzını küresel kapitalist sisteme entegre etme riski de taşıyan bu sistem içi değişimi abartarak Müslümanların bile peşine takılması gereken bir adaleti tesis etme çabası olarak takdim etmeye itiraz ediyoruz. Çünkü şirk sistemi içinde daha zalim bir kulvardan görece daha az zalim bir başka kulvara geçiş anlamındaki bu değişimin, tevhidi kesimin bile kendisine eklemlenmesi gereken bir değişim çabası olarak takdim edilmesi, tevhidi stratejik yürüyüşümüzü yaralayacak, Kur’an’la toplumu ve sistemi değiştirme amaçlı tevhidi mücadeleden uzaklaştıracak bir sapmaya yol açmaktadır. İşte biz sadece buna itiraz edip Müslümanları bu konuda dikkatli olmaya, tevhidi stratejik mücadeleyi ısrarla ve tavizsiz, uzlaşmasız bir ilkeli duruşla, tıpkı Mekke’deki ilk Kur’an nesli gibi cahiliyeye karşı bütüncül bir karşı çıkışla “Kur’an ile büyük cihadı” tavizsiz bir azimle sürdürmeye çağırmaktayız.
Üstelik demokrasinin, cahiliye tarafından üretilen bâtıl sistemler içinde, vahyi esas almayan insanlarca üretilebilen görece daha özgürlükçü olduğunu da ifade ediyoruz. Bizim eleştirimiz, parlamentoya seçilenlerin ve temsil ettikleri halkın heva ve arzularını yasa yapmada, şeriat vazetmede nihai belirleyici konuma getiren[1] bu batıl sistemi, halkın yöneticileri serbest seçimlerle belirleyip denetleyebilmesine indirgeyip, İslam’ın şura prensibiyle de paralellik kurarak meşrulaştırma çabalarına ve İslam toplumunun da bu sistemi benimseyebileceği iddiasında bulunanlaradır. İslami sistemde de ümmet özgür iradesiyle yöneticileri seçer ve “emri bil maruf nehyi anil münker” sorumluluğuyla denetlemeyi sürdürerek onlar ’ın hükmüyle ve adaletle yönettikleri, yani ’a ve Resulüne itaat ettikleri sürece itaat eder[2], seçim döneminde ya da adaletten sapıldığında ise, hesap sorma, azletme, değiştirme yetkisini de elinde tutar. Bu tür bir serbest seçimlerle halkın yönetimleri belirlemesi, denetlemesi ve değiştirmesi yöntemini ve tekniğini demokrasi de, İslam da, başka sistemler de kullanabilir
Yüce Kur’an’da, mü’min kullarını kendi emrinden oluşan şeriata uymaya, bilmeyen insanların ve kurumların hevalarına, vahiyden soyutlanmış arzu ve isteklerine uymamaya çağırmaktadır.[3] Kendi hevalarına ya da başkalarının hevalarının ürünü olan şeriata aykırı yasa ve kurallara isteyerek ve benimseyerek itaat edenlerin, onları ilah edinecekleri uyarısını yapmaktadır.[4] Kur’an, ’ın vazettiği hükümlere aykırı kurallar koyanları, bu bağlamda kendi hevalarını veya başka bilmeyenlerin hevalarını ilah edinenlerin, vahyi işitme ve akletme çabası göstermeyerek bu duruma düştüklerini ve bu yola yönelenlerin bu tercihleriyle ’a itaatten başka bir şey yapmayan hayvanlardan bile aşağı düştüklerini açıkça bildirmektedir.[5] Anlaşılmaktadır ki , kullarını ya ’ın emrinden oluşan şeriatı benimseyip tabi olmak ve böylece sadece ’ı ilah edinmek ya da ilahi vahyi esas almadan insanların hevalarının ürünlerini yasalaştırmayı, şeriat/hukuk haline getirmeyi benimseyip onlara itaat etmek, böylece “ ’ın dinde izin vermediklerini onlar için şeriat/hukuk haline getirmelerini kabul ederek” yanında onları da ilah edinmek[6] imani tercihiyle imtihan etmektedir.
Demokrasi ise, teoride yasa yapma, yönetme ve yargılamada halkın iradesi üzerinde ilahi otorite dâhil hiçbir otorite kabul etmeyen, pratikte ise halkın iradesinin ilahlığını bile sağlayamayıp, bürokratik ya da büyük sermaye oligarşilerinin ilahlığına dönüşen modern cahiliye sisteminin adıdır. Buna rağmen Müslüman olmayanların despot rejimlere, baskı ve zorbalığa, haksızlık ve adaletsizliklere karşı çıkarak daha özgürlükçü demokratik sistemlere meyletmeleri kendi çerçevesinde makul ve tutarlı bir tercih iken, Müslümanların bâtıl despot rejimlere karşıtlığının, görece daha özgürlükçü olsa bile bir başka batıl sistem olan demokrasiye savrulmalarına yol açması İslami kimlik, inanç ve tutarlılıkla bağdaşmayan bir tercihtir. Sözde demokratik emperyalist batı ülkelerinin uşağı konumundaki işbirlikçi yönetimler olan, Türkiye’deki despot Kemalist bürokratik oligarşinin ve haksızlık ve cehaletle İslam’a nispet edilen Ortadoğu’daki monarşilerin zulüm, baskı ve adaletsizliklerine nazaran batıda uygulanan standartlardaki demokratik rejimlerin daha özgürlükçü uygulaması batıl içindeki görece olumluluğu temsil etmekle beraber, İslam’a nazaran adaletsizliği ve cahiliye zulmünü ifade etmektedir.
|