Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Kalbimiz Temizmi...?‏  (Okunma Sayısı 166 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
elyesa
Burada
**

Karma: 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 88


http://img33.imageshack.us/img33/9775/cennetcehenn


« : Şubat 07, 2010, 01:58:19 ÖÖ »

http://haram_helal.sitemynet.com/mynet_resimlerim/canl__namaz.gif
Kalbimiz Temizmi...?‏


Sen namazı boş ver, benim kalbime bak!
Bazılarına namaz kılmaları tavsiye edildiğinde “Sen namazı boş ver, benim kalbime bak!” gibi bir savunmayla karşılaşıyoruz. Bu söylenilen ne derece doğrudur?


“BENİM KALBİM TEMİZ”, “Sen benim kalbime bak”, “İçin temiz olsun yeter” gibi sözlere sığınan bazı insanlar, ibadeti, namazı, tesbihi, zikri pek önemsemez, “olmasa da olur” gibi bir yaklaşım sergilerler.

Oysa kalbin sahibi ’tır.

Kalbi kim yaratmışsa, onun temizlik hükmünü de ancak O verir. Bunun için bir insanın kendini “temize çıkarması” yetmez. Üstelik temize çıkarmakla da temize çıkmış olmaz; gerçekte temiz olmalı.

Bu düşünceye sahip olan kişileri Kur’an anlatırken der ki:


“Görmüyor musun, kendisini temize çıkaranları? Oysa dilediğini temize çıkarır, hiç kimse de kıl kadar haksızlığa uğramış olmaz.” (Nisa, 4:49)


Mütevazı olan kimse “Ben mütevazı bir kişiyim” diyemez, ihlâslı olan kişi de “Ben ihlâslı bir insanım” diyemeyeceği gibi…
Yine bir kimse, “Ben iyi bir adamım”, “Ben hayırlı bir kimseyim” diyerek kendini öne çıkaramaz, çıkarmaması gerekir.

Bu açıdan “Ben temiz kalpli bir kişiyim, benim kimseye bir kötülüğüm yok” gibi sözlerle bir insan kendini anlatamaz. Çünkü kim bu faziletleri sahiplenerek dile getirirse, o faziletlerden yoksun olduğu ortaya çıkar.

Kur’an’ın ifadesiyle, “Siz kendinizi temize çıkarmayın.
Kimin takva sahibi olduğunu en iyi O bilir.” (Necm, 53:32)

“Temize çıkmak” katında hâlis ve takva sahibi bir kul olmak anlamına geliyor. Bir insan takva sahibi olmaya çalışır, takva üzere bir hayat yaşar, ama kimin gerçek anlamda muttaki olduğunu ancak bilir. Bu da ancak ’ın lütfu ve rahmeti sayesinde olur.

’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, ebediyen hiçbiriniz temize çıkamazdınız. Fakat dilediğini temize çıkarır” (Nur, 24:21) âyeti bu gerçeği dile getirirken, insanın sahip olduğu bütün nimetlerin, manevî hallerin, ahlakî üstünlüklerin bütünüyle ’ın bir ikramı ve ihsanı olduğunu anlatıyor.

Âlâ Suresi’nde ise, “Temize çıkan kurtuluşa erdi” âyetinin devamında, “Rabbinin adının anıp namaz kılan” âyeti gelir ki, gerçek anlamda temizliğin iman ve namazdan geçtiği bildirilir.

Zaten Kur’an’da imanla birlikte namazın geçtiği, imanla namazın peş peşe, yan yana bulunduğu birçok âyet vardır.

Kalbin temizlenmesi, ruhun arınması, nefsin ıslahı ve insanın terakki etmesi/yücelmesi imanla ve ibadetle mümkün olur.

Bazı kimseler, kalp temizliğini sadece, insanlar hakkında bir kötülük düşünmemek yahut yardımsever olmak gibi basit bir çerçevede anlıyorlar. Bununla da kalmayıp, insanlara iyi davranmakla, ibadet sorumluğundan kurtulduklarını sanıyorlar. Bu düşünce, şeytanın bir oyunu ve tuzağıdır, nefsin de bir aldatmacasıdır.

Bu kişiler, namazında niyazında olan bazı kimselerin, İslam’ın ruhuna aykırı düşen, başkalarına zarar veren davranışlarını tespit ediyorlar. Bunu bahane ederek, “Bak, bu kişiler namaz kıldıkları halde şu şu hataları da yapıyorlar. Ben böyle bir ikilem içine girmektense, namazı hiç kılmam daha iyi” diyerek kendi namazsızlıklarını bir özür olarak öne sürebiliyorlar.



Bir defa, farzlarda yorum yapmaya hiç gerek yoktur.


Onlarda yanlış yorum yapmaya ve gerçeği saptırmaya da kimsenin hakkı yoktur. Çünkü ortada yoruma açık bir durum söz konusu değil. İnanan bir insanın yerine getirmesi gereken en önemli ve en hayatî ibadet namazdır. Kendi tembelliğini, kendi ihmalini bahane göstererek “kalp temizliğini” öne sürüp namazı gereksiz görmek bir akıl mantık işi değildir.

Karşınızda açlıktan kıvranan bir yoksul duruyor, hemen yanında da para içinde yüzen zengin birisi. “Bu adama niçin yardım etmiyorsun?” diyecek oluyorsunuz. O da “Siz benim yardım etmediğime bakmayın, benim kalbim şefkat dolu, merhamet dolu” diye karşılık veriyor.

Şefkat ve merhamet, kalbe ait birer güzelliktir. Fakat şefkat ve merhamet ancak aç ve fakir insanlara yardım edince kendini gösterir.

İmanın da bu şekilde bir ortaya çıkışı vardır. Kalbin, ’ın emirlerine itaat etmesi bir güzelliktir. Bu güzelliğin belirtisi ve ispatı ise ibadettir.

Kalplerinin temizliğini iddia ederek ibadetten kaçanların büyük çoğunluğu, nefsine uyarak ruhlarını karartan ve maddeden başka bir şey görmeyen insanlardır.

Bir insan, namaz kıldığı halde nefsini yenememişse, işlerini Rabbinin emirlerine göre düzenleyememişse, bu adam namazın ruhuna erememiş demektir. Ama o kul, bu hatasını namazı terk ederek tedavi edecek değildir. Bunun yolu yine namazdan geçer. Bu adam namazını böylece kılmaya devam etse de, özlenen o kemal noktaya varamadan ölse ne olur?

Mahşerde, o büyük hesap gününde, namazının sevabı da tartılır, işlediği hataların günahı da... Neticede, günahları galip gelse ve cehenneme gitse de, sonunda yine cennete döner. Ama elbette oradaki makamı da o noksan namazına uygun olacaktır.

O mizanda, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacaktır. Biz, “kalbimiz temiz” diyerek nefsimizi başköşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağımıza, kendi noksanlarımızla ilgilensek ve onları tamamlamaya gayret göstersek o gün daha kârlı çıkarız.

Biz o âlemde, başkalarının hatası nispetinde değil, kendi sevabımız miktarınca derece alacağız. Başkasının noksanlığı bizi yükseltmeyecek. Bu dünyada bile onun misallerini yaşamıyor muyuz?

Bir meyveye elimiz erişmediği zaman, ayağımızın altına bir şeyler koyuyor ve ona ulaşıyoruz. Yoksa boyu bizden daha kısa olanlara bakmakla midemize bir şeyler gitmiyor.

Geliniz, hayalen mahşere gidelim:

“Günahkâr bir kimse ister ki o günün azabından (kurtulmak için) oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran sülalesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de tek kendisini kurtarsın.” (Mearic, 70:11-15)

Şimdi bu âyetin sergilediği tabloyu birlikte seyredelim. En yakınlarımızı bile feda etmemizin para etmeyeceği o meydanda, başkalarının kusurlu oluşunun bize bir fayda sağlamayacağını iyice anlayalım.

Sonra dönelim dünyaya, kendimize gelelim. Kusurlarımızı görüp, noksanlarımızı bilelim. “Senin kalbin temiz” diyerek bizi oyalamaya çalışan ve ibadetten uzaklaştıran nefsimizi en büyük düşman tanıyalım.


Onunla çarpışalım. Zaman en büyük sermaye.


Onu başkalarını tenkide değil, kendimizi tekmile sarf edelim. (*)

Bu açıdan namazı küçümser bir tavır içinde bulunmak insanı tehlikeye götürür, imanını zedeler, dinî hayatını uçuruma sürükler. Zaman içinde İslamî hassasiyeti de azalarak kendisini bütünüyle şeytana bir oyuncak haline getirir.
« Son Düzenleme: Şubat 07, 2010, 02:39:59 ÖÖ Gönderen: RUMEYSA » Logged
ruveyda
Byn Admin
Hep Burda
******

Karma: 12
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 5661



« Yanıtla #1 : Şubat 07, 2010, 03:31:45 ÖÖ »

Sonradönelim dünyaya, kendimize gelelim. Kusurlarımızı görüp, noksanlarımızıbilelim. “Senin kalbin temiz” diyerek bizi oyalamaya çalışan veibadetten uzaklaştıran nefsimizi en büyük düşman tanıyalım.


Onunla çarpışalım. Zaman en büyük sermaye.


Onu başkalarını tenkide değil, kendimizi tekmile sarf edelim. (*)
Logged

RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9771



WWW
« Yanıtla #2 : Şubat 07, 2010, 03:11:52 ÖS »

http://img1.blogcu.com/images/s/u/m/sumeyyeyaman/kalp20temizligi.jpg
Kalbimiz Temizmi...?‏

Benim kalbim temiz!' demek yeterli mi?

Bazıları¸ kalp temizliğini sadece¸ insanlar hakkında bir kötülük düşünmemek¸ yahut yardımsever olmak gibi çok basit bir mânâda anlıyorlar.
Bununla da kalmayıp¸ insanlara iyi davranmakla¸ ’a ibadet mükellefiyetinden kurtulduklarını zannediyorlar. Bu¸ şeytanın bir desisesi¸ nefsin bir oyunudur.
Bu kişiler namaz kılan¸ ibadet eden bir mü’minin günlük hayatında islâm’ın ruhuna ters düşen ve diğer insanlara zarar veren bir takım noktalar tespit ediyorlar. Bunları öne sürüyor ve “Bu adam namaz kılıyor ama¸ şu hataları da işliyor¸ ben ise¸ onun düştüğü hatalara düşmüyorum. çünkü benim kalbim temiz!” diyerek kendi ibadetsizliklerine¸ onun kusurlarında bir özür kapısı bulmaya çalışıyorlar.
Bu tip yanlış değerlendirmeler sadece namaz kılmayanlara mahsus değil. Namaz kılan bir mü’min de islâm’ın diğer emirlerini kendisinden daha iyi yerine getiren bir kardeşi hakkında benzer şeyler söyleyebiliyor.
Hidayet rehberimiz¸ Peygamber Efendimiz’den (asm) bir Hadis-i şerif:
“ilk kez bir günah işlendiği zaman kalpte bir kara leke hâsıl olur. Eğer sahibi pişman olur tövbe¸ istiğfar ederse kalp yine parlar.”
Bu Hadis-i şerif’den temiz ve selim kalbin¸ ancak günahlardan salim olan ve isyanlarla kararmamış bir kalp olabileceğini öğreniyoruz.
Farzlar te’vil kaldırmaz. Onlarda yanlış yorum yapmaya ve hakikatı saptırmaya kimsenin hakkı yoktur.

emretmiş¸ Resulûllah (asm) da bu emrin nasıl yerine getirileceğini bir ömür boyu mü’minlere öğretmiş¸ tâlim etmiş.
Asr-ı Saadeti takip eden bütün asırlarda bu emirler aynen tatbik edilmiş. Her taraf câmilerle¸ mescidlerle¸ medreselerle¸ tekkelerle dolup taşmış. Derken âhirzamana gelinmiş. Dünyaya dalma¸ dinden uzaklaşma¸ sefahatta boğulma¸ menfaat peşinde koşma devri gelip çatmış. ibadet terkedilmiş¸ ilim bir yana atılmış¸ irfandan uzaklaşılmış. Bu bozuk atmosferde¸ nasıl olmuşsa olmuş¸ yeni bir grup çıkmış ortaya: Kalbi Temizler Ekolü.
Bunlar ondört asrın bütün mü’minlerine ters bir caddede yürümeye başlamışlar. Bu ekolün mensupları¸ kendi haklarında¸ tevbe kapısını âdetâ kapamışlar. Ben senin kalbine nasıl bakayım? Kalp manevî olduğu gibi¸ onun hassaları¸ lâtifeleri de manevî. Bunlar tezahür olmadan¸ açığa vurulmadan nasıl bilinebilir!?
Karşınızda açlıktan inleyen bir zavallı. Ve yanıbaşında para küpü denecek kadar zengin biri. Niçin bu adama yardım etmiyorsun diyecek oluyorsunuz:
“Yardım etmediğime bakma¸ benim kalbim şefkat dolu¸ merhamet dolu...” diye karşılık veriyor size.
Şefkat ve merhamet¸ kalbe ait güzellikler. Ama onlar¸ fukaraya serilen sofrada¸ yahut verilen sadakada kendini gösterir.
Takva¸ kalbe ait bir başka güzellik¸ bir başka kemâl. O da¸ günahlardan uzak kalmakla ortaya çıkar¸ bilinir.
İmanın da bir tezahürü vardır. Kişinin kalbindeki imanını diliyle de ifade etmesi gerekir. iman ancak böylece sahih olur. Dilden şehadet olarak dökülmeyen bir imanın varlığına nasıl hükmedilebilir?
Kalbin¸ 'ın emirlerine karşı itaatkâr olması da bir başka güzelliktir. Bu güzelliğin tezahürü¸ belirtisi¸ nişanesi¸ ispatı ise ibadettir.
Bir insan¸ namaz kıldığı halde nefsini yenememişse¸ işlerini Rabbinin emirlerine göre tanzim etmiyorsa¸ bu adam namazın hakikatına erememiştir. Ama o kul¸ bu hatasını namazı terkederek tedavi edecek değildir. Bunun yolu yine namazdan geçer.
Mizanda¸ zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacak.
Biz¸ “kalbimiz temiz” diyerek nefsimizi baş köşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağımıza¸ kendi noksanlarımızla ilgilensek ve onları tamamlamaya gayret göstersek o gün daha kârlı çıkarız.
Biz o âlemde¸ başkalarının hatası nispetinde değil¸ kendi sevabımız miktarınca derece alacağız. Başkasının noksanlığı bizi yükseltmeyecek.
Bu dünyada bile onun misâllerini yaşamıyor muyuz!?..
Bir meyveye elimiz erişmediği zaman¸ ayağımızın altına birşeyler koyuyor ve ona ulaşıyoruz.
Yoksa¸ boyu bizden daha kısa olanlara bakmakla midemize birşeyler gitmiyor.

Alaaddin BAŞAR
Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: