Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: 1 2 3 [4] 5 6   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..  (Okunma Sayısı 2992 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #45 : Ağustos 28, 2009, 12:53:14 ÖS »

http://img220.imageshack.us/img220/6641/16115756.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #46 : Ağustos 28, 2009, 12:54:16 ÖS »

http://img149.imageshack.us/img149/3512/41573743.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Mumît (c.c.)   
(Canlı bir mahlûkun ölümünü yaratan)

    Canlı mahlûklar için ölüm mukadderdir ve her an gelivermesi mümkün bir hâdisedir. Allahu teâlâ her kulu için dünyâya geliş ve gidiş zamânı ta'yin etmiştir. Herkes zamânı gelince gelir, ikâmet müddeti bitince gider. İnsan, cesetle rûhtan mürekkep olarak yaratılmıştır. Ceset âşikâr, rûh gizli, ceset 1 fâni, rûh bâkî. Şu halde bunlardan herbirine mahsus olmak üzere iki türlü hayâtın vücûdu tabiîdir: fânî hayat, bâkî hayat.
    Fânî hayat doğmakla başlar, ölmekle biter. Lâkin bâkî hayat böyle değildir, İşte şimdi bizim yaşayışımız, rûh ile cesedin birleşmesinden hâsıl olan fânî hayattır. Rûhun cesetten ayrılmasıyle bu hayat biter, fakat rûh yine bâkîdir, idrâki vardır. rûh ölmez, belki felç illeti gibi bedeni duygudan ve hareketten bırakır. Bir tarafı felce uğrayan, ne hâle girdiğini anladığı gibi, ölü de vaziyetini bilir. Ölüm tam bir felçtir. Kalbi ve bütün bedeni kaplar. Artık rûhûn bedeni ile alâkası kesilmiş, duygu ve hareket bütün bütün durmuştur.
    Bir temsil: Yaşarken rûh cesede hâkim bulunuyor ve ceset tamâmiyle rûhun emrinde ve onun arzularına göre hareket ediyordu; şu halde Ölen bir adamın rûhu, maiyetindeki adamları dağılmış bir âmir vaziyetindedir. Artık onlara emirler vermeye ve bu emirleri infâza muktedir değildir. Yâhut sermâyesi tükenmiş, ticârethanesi ve ticaret tesîsâtı tamâmen yok olmuş bir tâcir gibidir. Artık birşeyler kazanamaz, o âna kadar iyi kötü ne kazanmışsa onunla kalır. Ölümden sonra rûh berzaha intikal etmiştir, orada kazancına göre ya acılar ve ıztırap-lar içinde, yâhut sürûr ve neş'e içinde haşrı bekler.
        KULA GEREKEN ŞEY:
    Ölüm 'ın emridir; ondan korkmak değil, ona göre hazırlanmak îcâbeder. Hayat, ancak şu içinde bulunduğumuz hayattır, bunun ilerisi yalandır diyenler de, bugünün bir yârını ve bu dünyânın bir âhireti vardır diyenler de, nasıl olsa bu hayattan çıkıp gitmektedirler. Ancak dünyânın boş ve aldatıcı lezzetlerini gâye edinip, yalnız onlar için çalışanların dünyaları bitmekle saâdetleri de bitmiş olur. Çünkü ilerisi bâkî hayattır. Bunların ise bu hayâta âit ne ümitleri var, ne emelleri. Fakat fânî hayatlarından faydalanarak îmân ve irfan kazanan ve için çalışıp güzel amellerle Hak'ka kavuşanlar da, ebedî saâdet ve bahtiyarlık bulmuşlardır. Çünkü dünyâdan, âhiretten herkese arzu ettiği kadarını verir. Çalışanların emeklerini boşa çıkarmaz.

Ali Osman Tatlısu
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 09:23:53 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #47 : Ağustos 28, 2009, 12:55:19 ÖS »

http://img220.imageshack.us/img220/5296/31316621.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..

Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #48 : Ağustos 28, 2009, 12:57:46 ÖS »

http://img149.imageshack.us/img149/9052/14784713.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Mâcid (c.c.)   
(Kadr ü şânı büyük, kerem ve semâhati bol.)

    Allahu teâlâ'nın kendisiyle âşinalığı olan kullarına kerem ve semâhati ifâdeye sığmaz, ölçüye gelmez. Meselâ, onları temiz ahlâk sâhibi olmağa, iyi işler yapmağa muvaffak kılar da, sonra da yaptıkları o güzel işleri, hâiz oldukları seçkin vasıfları anarak, onları över, sitâyişlerinde bulunur. Kusurlarım affeder, kötülüklerini mahveder. Fakat bunları anarak onları utandjrmaz. Mâzeretlerini kabûl eder, haklarını himâye ve müdâfaa lütfunda bulunur. Sıkışık zamânlarında bilinmeyen, akıl ve hayâle gelmiyen yollardan yardım eder, salâh ve saâdetlerinin sebeplerini hazırlar, her türlü müşküllerini hal ve tesviye eder. nihayet onlara karşı olan va'dlerini yerine getirir, ebedî saâdetlere kavuşturur.
        KULA GEREKEN ŞEY:
    Allahu teâlâ'nın bu lütuf ve keremini daima hatırlayarak O'nu candan sevmek ve bütün emirlerini baş tâcı yapmaktır. Hattâ 'tan korkmak bile, O'nu sevmesinin kuvvetinden ileri gelmiş* olması lâzımdır.

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 09:27:51 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #49 : Ağustos 28, 2009, 12:58:47 ÖS »

http://img220.imageshack.us/img220/1046/13193026.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Vâhid (c.c.)   
(Tek... Zâtında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde aslâ
şeriki -ortağı- veyâ nazîri -benzeri- dengi bulunmayan.)

    Allahu teâlâ zâtında birdir; O'nun yarattığı ve ayakta tutuğu bir mahlûk, hiç O'na denk olabilir mi? Sıfatlarında birdir; hiçbir sıfatının benzeri başkasında yoktur. Mahlûkatta, bilhassa insanlarda O'nun sıfatlarının benzeri değil, izleri ve nişâneleri vardır ki, onlardan 'ın yüce sıfatları sezilir ve îmân edilir. İşlerinde birdir, her şeyi yaratmakta tedbir ve idârede hiçbir yardımcıya ihtiyâcı yoktur. Maddî, ma'nevî sebepler, kendiliklerinden hiçbir şeyde müessir olamazlar. İsimlerinde birdir. Esmâü'l-Hüsnâ'sından hiçbir isminde hakîkî ma'nâsiyle benzeri yoktur. Hükümlerinde birdir, hâkimiyet münhasıran O'nun sânıdır. Sevâbı, ıkâbı, helâli, haramı tâyin etmek ancak O'na mahsustur. Şu haramdır, şu helâldir demiye, 'tan başka kimsenin selâhiyeti yoktur. Bu sayılan hususlarda 'a bir denk bulunabileceğini kabûl etmek şirktir. Şirk yaradılmışlar içinde herhangi birini, bu hususların herhangi birinde 'a benzetmek veyâ 'a ortak tutmaktır. Bunun neticesi o mahlûkun da Mâbutluğunu kabûl edip ona tapmaktır.
    Allahu teâlâ Vâhid sıfatiyle muttasıf bir ilâhtır, İlâhlıkta tektir. Ondan başka, hak olarak hiçbir ilâh yoktur. Amma insanların kendi kendilerine uydurdukları, yâni ilâhlık pâyesi verdikleri yalan ve bâtıl ilâh çoktur. Onun için biz "Lâ ilahe illâ'llah = 'tan başka ilâh yok" dediğimiz zamân, dünyâ yüzünde bir takım putların birçok kimseler tarafından mabut ittihaz edildiğini inkâr etmiş olmuyoruz, belki bunların hak olmadıklarını bütün dünyâya ilân ve ancak hak mabut olarak bir isbat ve kabûl etmiş oluyoruz. Müşrikler puta tapar, ateşe, güneşe, insana tapar, veyâ herhangi bir mahlûku kendi kendine ilâh yapar; ilâh olarak tanır ve ona tapar. Böyle yapmakla onlar da Allahu teâlâ'yı inkâr etmiş olmuyorlar, yalnız O'nun yarattığı herhangi bir mahlûku mâbudlukta O'na ortak tutmuş oluyorlar ve bu işi de kendi kendilerine yapmış oluyorlar. Yoksa buna ne 'ın emri var, ne de bir peygamberin. Allahu teâlâ insanların şirk bataklığına batmalarına râzı değildir. Onun için şirkin afv olunmaz (yâni tevbesiz olarak) bir suç olduğunu bildirmiştir ve bütün peygamberler, fikirlerden bu şirk sapıklığını kaldırmak için gönderilmiştir. Bugünkü Hristiyanlar 'ın üç olduğuna inanırlar. Onların bu i'tikâdı da kitâbî değildir. Meşhur İznik kongresinde toplanan papazların ekseriyetle verdikleri bir karardır.(Hâdiselerin sevk ve icbâriyle Hıristiyanlığı kabûl etmek zorunda kalan Roma Kayseri tarafından, Hıristiyanlık dîninin neden ibâret olduğuna karar verilmek üzere, yurdunun dört bucağından çağırdığı büyük, küçük binlerce râhip, vaktiyle büyük ve ma'mûr bir memleket olan iznik'te toplanmıştı. 'ın üçlüğü ve enâcîl-i erbaa (dört incil) orada ekseriyetle kararlaştırıldı ve ona göre Hıristiyanlık ilmihâli yazıldı.)
          KULA GEREKEN ŞEY:
    Allahu teâlâ, insanı şerefli olarak yaratmıştır. Şu halde insana yaraşan şey, bu şerefi muhâfaza etmektir. Bu da Yaradan'ı bilmek, yaradılmışı bilmek ve herbirinin hakkını yerine getirmekle olur. Şirke sapan bir insan, bu hakları birbirine karıştırmıştır. Herhangi bir mahlûka baş eğmeyi, ona karşı alçalmayı kabûl eden korkak, ürkek ve 'ın verdiği izzeti, cehâletle zillete çevirmiş, kötü bir şahıs olmuş demektir.
    Müşrik bir şahsa soruyoruz: Aylıkla çalıştırdığı uşağının, servetinde, şerefinde kendisiyle ortak sanılmasına ve onunla berâber tutulmasına tahammül edebilir mi? Pek tabiîdir ki, hayır diyecek. Halbuki o servet ve o şeref, o şahsa vergi-sidir, onun, ona sâhipliği âriyettir, geçicidir. Sonra uşağı da kendisine servetinde ortak olmasa bile, diğer birçok cihetlerde ortaktır. Hiç olmazsa mahlûk olmakta berâberdir. Böyleyken, kendisi için kabûl etmediği berâberliği nasıl oluyor da Allahu teâlâ hakkında kabûl ediyor, âciz, muhtaç, fakir bir mahlûku O'na denk tutuyor da tapınıyor?

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 09:30:47 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #50 : Ağustos 28, 2009, 01:00:04 ÖS »

http://img149.imageshack.us/img149/4324/46139186.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
   El-Muîd (c.c.)   
(Yaratılmışları yok ettikten sonra, tekrar yaratan.)

    Her şey, mukadder olan ömrünü tamamlayıp öldükten sonra, 'tan başka kimse kalmaz; fakat varken yok olan bu insanlar hayatlarında neler yapmışlardır? Hangileri afif, nezih, temiz yaşamıştır? Hangileri buyruk tanımamış, bir çok cinâyetler işlemiş, birçok ocak söndürmüştür? Dünyâ hâkimleri bunların binde birini olsun meydana çıkaramamıştır.
    Alîm'dir, Habîr'dir, bunların hepsini biliyor. Muksıt'tur, Âdil'dir, hakkı yerine getirir. Müntekım'dır, zalimleri sevmez, onlardan öç alır. Kudretine, emr ü fermanına karşı gelecek yoktur. Şu halde eğer ölmekle iş bitmiş olursa, hak yerini bulmayacak, zâlimlerin bütün yaptıkları yanlarına kalacak demektir. Hikmet, akıl ve mantık, elbette ki bunu kabûl etmez.
        ALLAHU TEÂLÂ HAKSIZLIĞI TERVÎC ETMEKTEN MÜNEZZEHTİR:
    Zâlimleri, kâfirleri, cânîleri, müşrikleri hesâba çekmekten ve onların müstehık oldukları cezâyı vermekten âciz değildir. Öyle ise, her şeyin ölüp bitmesiyle işler sona ermiş değildir. Bunun ilerisinde, iyilerle kötülerin birbirlerinden tamâmen ayrılacağı, iyiliğin sevâbı, kötülüğün ıkâbı verileceği umûmî bir hesap ve cezâ gününün olacağı muhakkaktır ve bu günün olacağına 'ın Kur'ân'da tekrar tekrar va'di vardır. aslâ va'dinden dönmez. Çünkü buna hiçbir sebep yoktur.
    İşte o belli gün gelince va'dini yerine getirecek, herkesin çürümüş bedenini suya, havaya, toprağa dağılmış olan eczâsını tekrar birleştirecek, parmak uçlarındaki husûsiyetlere kadar en ince mahsûsâtını çevirip yeni baştan yaratacak ve her bedenin rûhunu kendisine iâde edecektir.
        KULA GEREKEN ŞEY:
    Anlaşılıyor ki, mahlûkâtın ne ölümü ellerindedir, ne dirimi, ne de öldükten sonra berzahta kalımı. Bunların hepsinde de muhakkak bir acz içindedirler. Ne kendileri, ne de başkaları hakkında istedikleri gibi tasarruf edemezler. Bunları yapamı-yan da mâbud olmaz. Öyle ise, bütün bu tasarruflara sâhib bulunan Allahu teâlâ'ya kulluğu bırakıp da böyle âcizlere tapma-malı; mahlûkun hatırı için Hâlik'a isyân etmemelidir.

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 09:34:22 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #51 : Ağustos 28, 2009, 01:01:11 ÖS »

http://img42.imageshack.us/img42/9534/17622898.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Muhyî (c.c.)   

(Can bağışlayan, sağlık veren.)

    Allahu teâlâ cansız maddelere can verir. Bir de bakarsın, dün ortada yokken, bugün canlı bir mahlûk, meselâ, bir nebat, bir hayvan, bir insan meydana geliverir. Hergün binlerce insan hayat bulur, dünyâya gelir. Binlerce insana ölüm gelir, çekilir gider. Bütün bunlar 'ın emr ü fermâniyle, yaratma-siyle ve müsâadesiyle olur. , yoğu var edip hayat verdiği gibi, ölüyü de tekrar canlandırabilir. Öldürüp diriltmenin çeşitleri vardır. Bunlar âdî sebeplerle vâki' olabildiği gibi hârikulade sûretlerde de olur.
    İnsan kendi evvelini düşünmeli. Bir vakitler ölü idik. Hayâtımız yoktu, sonra ana rahminde vücûdumuzu yarattı, hayat verdi, dünyayâ çıkardı. Teneffüs ediyor, gıdalanıyor, büyüyor, boylu poslu, güçlü kuvvetli, arar, düşünür, bilir, bulur, işitir, söyler, kırar, koparır bir insan oluyor, döl, döş türetiyoruz. Bu hayat bizim malımız değil, sırf Allahu teâlâ'nın bahşettiği bir ni'mettir. Dünyâ bir imtihan yeridir. Orada herkes yaptığı işle kendi değerini göstermiş ve bunu fiilen imzalamış olur. , vakti gelince öldürecek ve sonra, herkese yaptığının karşılığını vermek üzere tekrar diriltecektir.
        KULA GEREKEN ŞEY:
    Yokken verilen hayat ni'metlerine şükretmek, sonra hayâtı gidecek olan ölümü dâimâ gözönünde tutarak güzel işler yapmağa çalışmak, ölümle neticelenecek olan bu fânî hayâtın kıymetini ona göre ölçmek...

Ali Osman Tatlısu
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 09:36:02 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #52 : Ağustos 28, 2009, 01:02:24 ÖS »

http://img42.imageshack.us/img42/7567/89506540.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
    El-Câmi (c.c.)   
(İstediğini istediği zamân, istediği yerde toplayan.)

    Cem', dağınık şeyleri bir araya toplamak demektir. Allahu teâlâ, vücutlarımızın çürüyerek suya, havaya, toprağa dağılmış olan zerrelerini tekrar birleştirecek, bedenlerimizi yeni baştan kuracaktır. Bu âlemde milyarlarca insanın, milyarlarca zerrelerinin birbirine karışmış olduğunu düşünerek, bunun 'a göre güç bir şey olduğunu zannetmemelidir. 'ın ilminde, her insanın vücudunu teşkil eden zerrelerin sayısı ve bulunduğu yer, ayan beyan bellidir. Bunların lâhza içinde birleşip bedeni vücuda getirmeleri ise yalnız 'ın tek bir fermânına bakıyor.
        ALLAHU TEÂLÂ BÜTÜN İNSANLARI TOPLAYACAK:
    Allahu teâlâ, bir insanın dağılan eczâsını nasıl bir lâhza içinde toplayıp cesedini teşkil ve rûhunu iâdc edecekse, bütün insanları da öylece hesaplarına bakılmak, muhâkemeleri görülmek ve herkese yaptığının karşılığı verilmek üzere Arasat meydanına toplayacaktır. Allahu teâlâ dünyâya insanları imtihan için çıkarmıştır. Gerçi O, imtihanda kimlerin kazanacağını, kimlerin kaybedeceğini tâ ezelden biliyordu. Fakat gûya tecrübe ediyormuş gibi, fiilen bu işi açığa vurmak, herkese kendi yapüğıyla kendi mertebesini bildirmek ve bu sûretle kimsenin kimseye bir diyeceği kalmamak hikmetiyle, insanları bir imtihan yeri olan dünyâya sevk etmiştir. Herkes burada, imtihanını vermekte, kazanan da, kazanamayan da geçip gitmektedir. Fakat vakti gelince bunlann hepsi toplanacak ve son büyük mahkemede ayrılacak, İyiler ikram ve selâmet yeri olan Cennette, kötüler de işkence ve azap yeri olan Cehennemde iskân olunacaklardır. bu sûretle dostlarını Cennette, düşmanlarını Cehennemde toplayacaktır.
        ALLAHU TEÂLÂ HER HAK SAHİBİNİ HASMÎYLE TOPLAR:
    Hak sâhiplerini hasımlanyle huzurunda karşı karşıya getirir. Bir zâlimin ne kadar dâvacısı varsa bir anda hepsi etrafında-dır. (O kalabalıkta beni dâvacım nerede bulacak? dememeli). Allahu teâlâ bir kap içinde şekilleri, renkleri, tatları ve daha başka vasıfları birbirine benzeyen ve benzemiyen şeyleri topladığı gibi, birbirlerine zıt unsurları da toplar. Sıcağı, soğuğu, yaşı, kuruyu bir araya getirir, birbirine tecâvüz etmeden durdurur.
        ILIM MEŞ'ALESİNİN IŞIĞIYLA NELER GÖRÜLÜYOR:
    İnsanoğlunun elindeki ilim meş'alesinin ışığıyla görebildiği hakikatler bile, akıllan durduracak derecede hayretler veriyor. Meselâ, bir damla kanın içinde , takriben altı milyon kürecik toplamıştır, İşin daha garibi, bu altı milyon kürecik, o bir damla kandaki suyun içinde yüzüyor ve aslâ birbirlerine değmiyor. Bir insanda, ortalama hesapla altı, yedi kilo kan bulunduğuna göre, insan kanında bulunan küreciklerin sayısı trilyonlara çıkıyor, hele o zerrelerin sayısı ise bizim ölçüleri aşıp taşıyor. Allahu teâlâ, insanoğlunun bu mahdut bedeni içinde, sayıya gelmez hücreleri, zerreleri toplamış, yaratmıştır. Bunların her biri, bir fabrika gibi işleyen, başlıbaşına birer âlemdir. Tegaddî eder, teneffüs eder, hareket eder, arar, bulur, reddeder, doğurur, ölür. Allahu teâlâ bunları bu mahdut beden içinde nasıl ilmiyle, kudretiyle kuşatmış, istediği gibi tasarruf ediyorsa, bu zerrelerin her biri, kâinatın sonsuz genişliği içinde yayılıp dağılsa, yine aynı sûretle 'ın ilmi ve kudreti içindedir. Yine istediği gibi tasarruf eder. Aslâ fark yoktur. Çünkü mülk 'ındır ve 'ın kudreti, mülkünün her noktasında aynı kuvvetle müessirdir, hâkimdir, bir iradeyle dağılır, bir iradeyle toplanır.
        KULA GEREKEN ŞEY:
    Gafletten uyanmağa, hakikî vaziyeti sezmeğe gayret etmektir. Yâni, dünyânın geçici görünüşüne aldanmıyarak, kendisine bâki kalacak arkadaşlarının kıymetini ve hüviyetini şimdiden teşhis etmeğe çalışmaktır. Çünkü Allahu teâlâ, her kulunu kendi yaptıklarıyla toplamıştır. Bâki yoldaş, herkesin kendi işidir.
    İmân ve sâlih amellerin nurları, gönülleri açan bahçeler, köşkler, eşler, hâdimler şeklinde ve her amel kendisine münâsip sûrette tecessüm eder, sâhibine görünür. Küfür, şirk, cehâlet, dalâlet ve bütün kötü huylann da karanlıkları yılanlar, akrepler gibi ürküntü ve ıztırap verici şekilde sâhibinin etrafını sarıverir. Zâten iyi veyâ kötü herkesin ameli kendini kuşatmıştır. Bu itibarla iyi işlerle çalışanlar şimdiden Cennette, kötülüklerle uğraşanlar Cehennemdedir. Fakat dünyâda sağ oldukça fark edilmez. Çünkü maişet derdi, yiyip içecek temini, sevdiklerimizin keyfine hizmet aşkı gibi hayat gürültüleri, bizi gaflet uykusuna daldırır ve biz âdeta iptidaî bir değirmende gürültü içinde yaşayan değirmenci gibiyiz. Nasıl ki, gürültü kesilirse değirmenci o zamân uyanır. Bunun gibi, rûh bedenden ayrılıp da hayat gürültüleri durunca, bir de bakarsın yenilen bitmiş, giyilen eskimiş, sevdiğimiz şeylerin hepsi silinmiş, yok olmuştur, İşte o zamân hakikat bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önünde belirecek ve biz yalnız amellerimizle başbaşa olduğumuzu anlıyacağız. Kendini bilmeyecek kadar sarhoş olan kimsenin koynundaki şey sevdiği bir çıkın mı, yoksa yılan ve akrep mi, sarhoşluğu gidince anlaşılır. Fakat bunu şimdiden anlayıp ona göre tedarikâtta bulunmak gerekir. Yoksa o zamânki anlayış faydasızdır.

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 09:40:00 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #53 : Ağustos 28, 2009, 01:03:37 ÖS »

http://img220.imageshack.us/img220/9014/18021319.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #54 : Ağustos 28, 2009, 01:04:59 ÖS »

http://img220.imageshack.us/img220/9904/67146373.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #55 : Ağustos 28, 2009, 01:07:17 ÖS »

http://img220.imageshack.us/img220/7885/93069797.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #56 : Ağustos 28, 2009, 01:10:23 ÖS »

http://img197.imageshack.us/img197/8972/66313733.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
            
    El-Dârr (c.c.)       El-Nâfi' 

    Menfaatları ve mazarratları yaratan, ancak Allahu teâlâ'dır. Bütün vukuat sebeplerle meydana geliyorsa da, sebepler yoğu var etmez. Onlar ancak insanların elinde birer tutamak ve Hak'tan bir isteme vesikası olmak üzere yaratılmıştır. İnsanın menfaat ve mazarratında hâkim ve rakipsiz müessir ancak O'dur. Allahu teâlâ gerçi mazarrat verici şeyler yaratmıştır. Fakat onlardan zararlanmamızı değil, bilâkis maddî, mânevî bütün zararlardan sakınıp, korunmamızı emretmiştir. Allahu teâlâ, insanlara menfaat ve mazarratı ayırt edecek kuvvet verdiği gibi ki bu kuvvet, akıl ve ilimdir - bunlardan herhangi birinin sebeplerini tutabilmek üzere kendilerine tam bir serbestlik de vermiştir. Bu serbestliğe binâen, bir insan hangi tarafın sebeplerini tutarsa âkıbeti oraya çıkar ve bu âkıbeti bile bile, kendi arzusuyla hazırlamış olur. isterse bu serbestliği kaldırabilir, buna muktedirdir ve o zamân insanlar kendi arzulariyle iyiden, kötüden bir şey kazanamazlar. Fakat insanlardan hangilerinin iyiliğe, hangilerinin kötülüğe daha istekli bulunduğunu ortaya koymak için bu serbestliği devâm ettirir.
        HAYIR DA ŞER DE İNSANLAR İÇİN BİRER İMTİHANDIR:
    İnsan dünyâya gelir, rüşt çağına ulaşınca fazileti de anlar, rezîleti de. İki tarafın isteyicisi de çıkar. Allahu teâlâ, imtihan için herkesin hareketine meydan verir, İstediği tarafın sebeplerini yaratır. Her iki tarafın da tellâlı, teşvikçisi, vâsıtaları bulunur. Derken insanlar ikiye bölünür, iki muvâzi ırmak gibi iyiler iyiliğe, kötülür kötülüğe akar, koyulur gider. Allahu teâlâ Halimdir, Sabûrdur, kötüleri hemen kahredivermez; mühlet verir, rızklarını da kesmez. Bu arada yol değiştirenler de görülür. Kötülükten iyiliğe dönenler olduğu gibi, iyilikten kötülüğe doğru kayanlar da bulunur, İmtihanın neticesi de hâtimede, yâni son nefeste belli olur. Maddî bir temsil:
    Mâlumdur ki, bir duvar ne tarafa eğilmiş se çok defa o tarafa yıkılır. Sağ tarafa meyleden bir duvar günler geçtikçe o tarafa meyli artar ve nihÂyet o tarafa göçer. Bunun aksi de böyledir, amma bâzan tam duvarın yıkılacağı anda fevkalâde bir hâl, bir hâdise oluverir. Meselâ, müthiş bir bora ve fırtına kopmak gibi... Bu hâdise yüzünden, sağa yıkılacakken sola veyâ sola yıkılacakken sağa yıkılabilir. Bu da her zamân mümkündür.
    Kötü yollarda giderken kalbinde korkusu bulunan ve günün birinde 'ın rızâsına uygun herhangi bir iş becerenler, çok defa doğru yola döndürüldüğü gibi, iyi yollarda bulunuyorum diye kendini beğenip, kendine kıymet veren ve 'ın kullarını hor, hakir tutan kimselerden de - 'a sığındık - bulunduğu mertebeden kovulanlar bulunur. Onun için âkıbet endişesini hiç unutmamak ve hayâtımızın hayırla ve imânla bitmesini daima 'tan dilemek lâzımdır.
        KAHIR YÜZÜNDEN LÛTUF:
    Allahu teâlâ iyilik yollarında yaşayan kullarından bâzı sevdiklerini ağyardan örtmek için onların üstüne darlıktan ve ıztıraptan bir tül gerer. Bu makbûliyet işâretidir. Onun için buna, kahır yüzünden lütuf denir. Bir de, bunun aksine olarak bâzı kötülerin de tuttuklarını kolaylaştırır, her işini âsan eder. Onlar da işleri rastgeldikçe şımanr, şımardıkça azar, 'tan büsbütün gaflet eder. İyi yola dönmek aklına bile gelmez, İrşat sözü kulağına bile girmez. Derken, bu delâlet yollarında hora teperken hayat perdesini hüsranla kapatır gider. Bu da lütuf yüzünden kahır olur. Çünkü görünüş i'tibâriyle işlerinin arzusuna göre zuhûr etmesi bir lütuf ise de, elde fırsat varken aklını başına aldırmayıp, mukadder olan âkıbetine, 'ın ebedî kahır ve gadabına çekip götürmesi i'tibâriyle kahrolmuştur.
        ZARARLI ŞEYLER NEDEN CÂZİP GÖRÜNÜR?
    Allahu teâlâ, yasak ettiği şeylerle kullarını birçok mazarratlardan ve korkunç âkıbetlerden korumuşken, insanların çoğu yine bunlara atılır durur, İnsan oğlu men olunduğu şeyin üstüne düşer. Çünkü yasak edilen şeye riâyet edenlerle etmeyenler, seçilmek ve neticede riâyet edenler takdîr, etmeyenler tekdîr edilmek hikmetinden ötürü, yasak edilen şeyler tatlı görünün Meselâ nice insanlar hesnâ, müstesnâ helâli varken, haram olan çirkin ve murdar kadınlara can ve gönülden bağlanır. Eğer o kadın helâli olsaydı, şüphesiz yüzüne bile bakmazdı. Hele içkinin, kumarın, fuhşun nâmûsa, vücûda, servete dokunduğunu çocuklar bile bilip dururken, nice yaşlı başlı insanların bunlara harîsâne düşkünlüğü hep bu câzibenin te'sîri-dir. Eğer içki, kumar ve emsâli fenâlıklar yasak olmayıp da, bilfarz bunların yapılması din tarafından emredilmiş olsaydı, insanlar din nasıl emrediyor diye, dini de inkâra kalkışırdı, İşte bunlar gibi dînen yapılması yasak edilmiş ne kadar ma'sıyet varsa, hepsinin ilk ucu insanı mest edecek kadar parlak ve yaldızlı olduğu halde, alt ucu maddî, mânevi birçok mazarratlara, acı nedâmetlere bağlıdır.
        BUGÜNKÜ ZARARLAR, DÜNKÜ HATÂLARIN NETİCELERİDİR:
    Kederlerimiz hep kendi hatâlarımızdan doğar. Bir mazarrat gelince, onun sebebini kendimizde aramalıyız. Meselâ bir hasta güzelce düşünür ve hastalığının sebeplerini araştırırsa, bunun vaktiyle kendi ihmâli ve dikkatsizliği yüzünden hâsıl olduğunu anlar. Ticâret veyâ başka herhangi bir teşebbüste muvaffakıyetsizliğe uğrayan, bunun neden ileri geldiğini dikkatle incelemiş olsa, evvelce bu işe lâyıkıyla hazırlanmadığı, hesaplarda kusûr ettiği veyâ işinde sebat gösteremediği anlaşılır. Vaktiyle göz göre göre kaçırılmış fırsatlar, sonra insana ilelebet iç sızısı olur. Taçlı hükümdarlar bile, tahtının üzerinde hatâlarının cezâsını çeker. Akıllı müşâvirleri dinlemez ve ihtiyatlı reyleri reddederse, kendini istinat noktalarından mahrûm etmiş olur, hatâlara düşer, zararını çeker. Bâzı ahmaklar da vardır ki, bir mahlûkun gözüne girmek, teveccühünü kazanmak için, Hâlık'ın gadabını mucip işlere atılır. Bunlar da çok defa, ilk silleyi, teveccühünü beklediği adamdan yer. İbret verici bir hikmettir.
    Velhâsıl, her insan felâketini, yaptığı fenâlıklardan bulur, bunun için (etme-bulma) dünyâsı denmiştir, İnsan oğlu bahtiyarlığını da, yapacağı iyiliklerden bulur.
        MAZARRATLAR BİRER TERBİYE VE TEKÂMÜL UNSURUDUR:
    Görünüşte mazarrat olan şeyler, hakikatta kulun terbiyesini ve adam olmasını mucip olduğundan, ayn-ı hayr olur. Gerçi mazarratları yaratan 'tır; fakat onu kazanan, isteyen ve işleyen de kuldur, İsteyen cezâsını çekerken başkalarına ibret ve intibah vesilesi olur ki, bu da bir çeşit hayır ve ihsandır. Bir zarara uğrayan, o zararın meydana gelmesine kendisi sebebiyet verdiğinden, bu sebepleri bulup geri dönmesi ne kadar lâtif bir terbiyedir. Uğradığı zararlardan ders alabilmek, ne kadar büyük kazançtır. Ayağı kaymıyan, aldanmıyan insan hemen yok gibidir. Fakat aynı hatâya iki kere düşmemek hünerdir. Hatâlar ders yerine geçmelidir. Hatâsını hatırda tutup da tekrarından sakınmak, insanı adam eder, kıymetini arttırır. Meselâ, denizin fırtınalı havalarında birçok kazâlar, mâceralar atlatarak ustalaşan kaptanın kıymeti elbette fazladır, İflâsa uğrar gibi olup da aklını başına alıp, işini, gücünü ona göre yürüten tüccar da öyle değil mi? Velhâsıl dünyâda aksilik ve daha bir takım can sıkıcı hâdiseler, felâketler, musibetler olmasaydı ve insanın başına gelmeseydi, sabr, metânet, cesâret, soğukkanlılık gibi - ancak türlü hâdiselerle uğraştıktan sonra - kazanılacak meziyetleri insanlar nasıl bulacaktı?
        KULA GEREKEN ŞEY:
    bir kuluna elem, tasa, korku, hastalık, fakirlik gibi bir sıkıntı verirse, onu yine 'tan başka açacak yoktur ve eğer bilâkis, lezzet, sevinç, sıhhat, gınâ, muvaffakiyet gibi bir menfaat verirse, onları devâm ettirecek olan da ancak O'dur. O hâlde ferahlık zamânında olsun, ıztırap zamânında olsun, yalnız Allahu teâlâ'ya müteveccih olmak, onun hükmüne, emr ü fermânına râzı ve teslim olmak lâzımdır. Çünkü ikisi de bir membâdan çıkıyor. Haktan geliyor. Öyleyse haktır, gerçektir, yerindedir ve her birinde bizim aklımızın ermediği, eremiyeceği birçok sırlar, birçok hikmetler vardır.
    Ni'metler içindeyken, o ni'metleri kötüye kullanmaktan sakınarak, 'ın hesabından korkmak icâbettiği gibi, felâketler içine düşünce de ye'se kapılmayıp, o felâketlerin açılması için yalnız 'a yalvarmak iktizâ eder. Ancak burada dikkat edilecek nokta şudur:
    Bir felâkete uğrayınca sâde diliyle değil, bütün vücûdiyle, varlığiyle 'a yalvarmak gerektir. Yâni, 'ın bize ilham buyurduğu bir takım lâfızlar, kelimeler vâsıtasiyle kendisine yalvarıp, derdimize derman istediğimiz gibi, yine O'nun yaratarak bize ilham buyurduğu bir takım çârelere yapışmak sûretiyle de isteyeceğiz. Çünkü bunların her ikisi de duâdır. Şu kadar ki, kavlen duâ, lâfızlar ve kelimelerle vücûda geldiği halde, fiilen duâ da bizce bilinen çâreler ve tedbirleri yapmakla hâsıl olur. Bunların her ikisi de mümkün olduğu takdirde taksir ve ihmâl edilmemelidir. Çünkü bir insanın mâlik olduğu bütün kuvvet ve vesâit ile Allahu teâlâ'ya teveccüh etmesi hiç şüphe yok ki, daha ciddî ve daha kıymetlidir. Meselâ bir hasta: (Yâ Rab, bana ve umum hastalara şifâlar ihsan buyur) diye yalvardığı gibi, o hastalığı giderecek veyâ ağırlığını azaltacak, ortada fen ve tecrübe ile ma'lûm ve muhakkak sebepler, tedbirler varsa, bir taraftan da onlara sarılır.
    Zulme, hakarete, yoksulluk acılarına uğrayanlar da böyle. Yâni, bunların da meşrû yollardan korunma ve kurtulma sebeplerini araştırmak ve bu uğurda yerine göre akıl ve fikirleriyle, beden veyâ servetleriyle, velhâsıl ellerinde bulunan maddî, mâ'nevî bütün kuvvetleriyle çalışmak lâzımdır. Bir sıkıntının açılması için esbâbına sarılmak, 'ın hüküm ve fermâânına râzı olmamak ma'nâsına gelmez. Bilâkis esbâbını tutarak o yoldan Allahu teâlâ'ya, O müsebbibü'l - esbâba arz-ı hâl etmek demektir ki, bu da bir ibâdettir.
        ÇÂRESİZ SIKINTILAR:
    Bâzı felâketler vardır ki, onlara karşı insan kudretinin yapabileceği bir çâre yoktur ve o zamân insanların elinde fiilî bir dilek vâsıtası da bulunmayacağından, yalnız dilden ve gönülden 'a yalvarılır. Dünyâda bulundukça böyle ağır imtihanlarla müptelâ olmamayı haktan istemeliyiz. Bununla berâber, her vakit böyle bir hâdise ile karşılaşmak mümkündür ve işte o zamân haddinden fazla telâş ve heyecâna kapılmak çok muzır ve tehlikelidir. Böyle muhakkak acz içinde kalanlar, 'ın hâzır ve nâzır olduğunu, kâfi ve vekil bulunduğunu düşünerek, mümkün olduğu kadar sükûnet bulmaya çalışmalıdır. Aksi takdirde insan kendine kıymış olur. Tehevvürle yapılacak tedbirlerse, felâketi arttırmaktan başka bir şeye yaramaz. Bu sebepten insanların metânetlisi ve soğukkanlısı da, böyle çaresizlik zamânlarında belli olur. Bize bizden daha merhametli bulunan Allahu teâlâ'ya şuurla inanmış olanlar, böyle zamânlarda aşırı derecede teessür ve heyecâna kapılmayarak, gönül hoşluğuyla 'tan gelecek emr ü fermânı beklerler. Eğer bu müşkül durumdan kurtulmak için tarafından bir çâre ve imkân, bir tedbir yolu ilham ve ihsan buyurulursa, dikkat ve i'tinâ ile ondan faydalanırlar. Aksi takdirde "ım! Hüküm ve fermân Sen'indir. Bizi fermânına râzı olanlardan et." diye sabır ve tâatla ancak 'a sığınırlar. Kaderin hükmü ne ise elbette yerini bulur. Bağırıp çağırmakla, 'a karşı isyan etmekle buna karşı durulmaz. Âsî olarak kaderin hükmüne teslîm olanlarla, gönül hoşluğuyla teslîm olanların arasında, namütenâhi fark vardır. Çünkü biri bir yaşar, biri nâmütenahi yaşar. Yâni, âsî olanın görüp göreceği o kadardır, İlerisi hüsran ve ıztıraptır. râzı olan ise, ebedî hayatla dâimâ zinde ve ferahtır.
    Velhâsıl sevgili okuyucu! Bir felâkete uğrayınca sakın ifrat derecede mahzûn olma. Allahu teâlâ'nın gizli lütuf ve inâyetleri vardır. Senin için sezmediğin yerden saâdet sebepleri yaratır. Her felâketin hikmetsiz ve sonu hayr ve rahmetsiz olmadığına candan inan da, nefret ve istikrâhını mucip hâdiselerden müteneffir olmamağa, kalbinin parlaklığını bulandırma-mağa çalış.

Ali Osman Tatlıs
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 09:43:19 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #57 : Ağustos 28, 2009, 01:12:33 ÖS »

http://img149.imageshack.us/img149/1042/79981671.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
En-Nûr (c.c.)   
({Münevvir ma'nâsına} Âlemleri nurlandıran, istediği sımalara,
zihinlere ve gönüllere nûr yağdıran.)

    Nur, ışık demektir. Işık ta'rif istemez. Çünkü o gözlüye gizli değildir. Allahu teâlâ mahsûsâtı görmek için ışık yarattığı gibi, ma'kulâtı anlayabilmek için de, ışık yaratmıştır. Mahsûsâtı gösteren ışık, Güneşin ziyası, onu gören de göz-< dür. Makulâtı gösteren ışık, îmân ve irfan nûru, onu idrak eden de basiret, yâni kalb gözüdür.
        ÎMÂN NûRU VE GÜNEŞİN ZlYÂSI:
    Güneş, gökleri ve yeri aydınlatıyor, bu sâyede etrafımızdaki eşyâyı görüyor, onların biçimlerini, renklerini, nevilerini öğrenip kendilerinden faydalandığımız gibi dağlarda, kırlarda, çöllerde geçeceğimiz yolların selâmet taraflarını, tehlikeli bataklıkları veyâ uçurumları görüp duruyoruz. Demek ki, Allahu teâlâ güneşi, bize maddiyâtımızda faydalı ve tehlikeli noktaları gösteren bir nur olarak bağışlamıştır. Bunun gibi mâneviyat âleminde de yine faydalı şeyleri sezmek, tehlikeli noktaları görmek için, îmân nûru ihsan buyurmuştur. 'ın insana en büyük bağışlarından biri de, gönlünde uyandırdığı îmân güneşidir. El-Hamdüli'llâh, bu güneşin nûru sâhibinin yüzünü, suratını güzelleştirip letâfetlendirdiği gibi, sîretini de parlatır, bütün kötü huylardan kurtarır. Çünkü kötü huylardan herbirinin küfre inen bir yolu vardır. Onun için îmânla barışamaz. Meselâ, başkasının elde ettiği ni'metin yok olmasını istemek: Bunu tahlîl edersek, hasedde Allahu teâlâ'ya i'tiraz ma'nâsı bulunur. Yâni hâsid, demek istiyor ki, "Yâ Rabbi bu ni'meti bu adama vermemeliydin; çünkü bu ona lâyık değildir." hâşâ, Allahu teâlâ vereceği yeri bilememiş demek oluyor ki, bunun küfür olduğunda şüphe yoktur.
    îmân nûruyla, insanı içinden, dışından kuşatmış olan böyle tehlikeli karanlıklar açılır. Altı, üstü, sağı, solu, önü, arkası nûr içinde kalır. Karanlıktan ileri gelen kuruntular dağılır, hakikatlar sezilir, gönüllerde emniyet ve ferahlık nûrları doğar. Haktan gelindiği ve yine Hak'ka dönüleceği bilinir.
        ÎMÂN NÛRUYLA AYDEMLANMAYAN GÖNÜLLER NİÇİN MUZTARİPTİR?
    Çünkü oralarda bütün kötü huylar toplanır ve bunların her-biri birer diken olur da, sâhibine rahat yüzü göstermez. İğneli fıçı işkencesine atılmış gibi dâimâ ıztırap verir. Halbuki şuurlu bir îmânın hâkim olduğu kalblere fenâ huylar giremez; girse bile barınamaz. Bu şuna benzer ki, bir hükümet son derece âdil olur, en ufak bir haksızlığa meydan vermez, hudutları üzerinde uyanık ve kâhir kuvvetler bulundurur, dışardan hiçbir fenâlığın ve fenâ kimselerin içeri girmesine imkân bırakmaz. O memlekete, yabancı kötüler giremez, girse de yüz bulamaz. Bir hâinliğe kalksa başı ezilir. Kaçacak, barınacak kuytu bir köşe arar, fakat en hücrâ yerleri kaplayan adâlet ışığı gözlerini kamaştırır, kalbini daraltır.
    Bir de bunun aksini düşünelim: Kudret ve servet i'tibâriyle birbirinden üstün olan insanların birbirlerine tecâvüzlerini önleyemiyen, adâlet ve insâfı yerine getiremiyen, ilim ile adâ-leti takbih, zulümle cehâleti tervic eden bir hükümet tasavvur edelim. Kaatil, câni, yankesici, dolandırıcı, zânî, ayyaş, kumarbaz hâsılı bütün ahlâksız ve kötü insanlar çarçabuk orada toplanır; yüz bulur, söz sâhibi, mevki1 adamı olur. Sonuç: Kaviler zaitlere çullanır, mallar, canlar, ırzlar, nâmuslar mü- , bah olur. Derken karşılıklı saldırışlarla insanlar birbirini yer, bitirir. Kötü insanlarla dolu bir memlekette barınmak ne ka-dar güçtür. Orada yaşamak, gecesi gündüzünden, gündüzü gecesinden daha ıztıraplı bir hayattır. İşte bu misâlde, insanın bedeni bir memlekete, iyi huylar medenî ve kibar insanlara, kötü huylar, vahşî ve kaba insanlara, îmân ile küfür de, hâkim bir kuvvete benzetilmiştir. Kötüler, nûru sevmezler. Çünkü nûr bunların ayıbını meydana kor.
    Küfrün hâkim olduğu bedenlerde bu sûretle korkunç bir karanlık ve kararsızlık, bitmez tükenmez bir ızürap ve üzüntü vardır. İmansızlar - ne kadar neş'eli görünmeğe çalışsalar da-bunu acı acı duymaktadırlar. Bu haller cehil ve küfür karanlığının bir neticesidir. Bu karanlık, 'tan hidâyet erişmezse, ileriye doğru eksilmez, bilâkis artar. Öyle ki, hayâtin ağır ve ıztıraplı dakikaları, daha ıztıraplı olan kabir karanlıklarına, bu da mahşer karanlıklarına ve nihÂyet Cehennem karanlıklarına çeker, götürür. rûh ise karanlıktan hoşlanmaz. Daimâ nûr ister. Bunun için bu fânî hayâtın mahdut karanlıklarım açmak için birçok masraflara ve külfetlere katlanan bizlerin bâkî hayâtımızın, nâ-mütenâhî, asu-lar sürecek olan karanlıkları hakkında, bir ölü gibi hissiz ve lâkayt kalmamız izah edilemez bir gaflet, anlaşılmaz bir sarhoşluktur!
        KULA GEREKEN ŞEY:
    Gönlündeki imân nûrunu söndürmekten son derece sakınmak gerektir. Çünkü bunun neticesi kalb körlüğüdür. Bunun fecaatini ölçmek için göz körlüğünü düşünmek lâzım. Âmâ olan bir insanın vücudu ne kadar zinde ve sağlam olursa olsun, dâimî bir zindan içinde demektir. Sonra gözdeki görme kuvveti zayıf olur, keskin olur veyâ bütün bütün yok olur. Dikkat lâzım, kalb gözü de böyle taksimatlıdır. Fakat kalb körlüğü, göz körlüğünden kötüdür. Çünkü gözü kör olan yedilir, yola gider. Fakat kalbi kör olan yedilmez, yola da gitmez.
    Hani bazı öyle hâdiseler olur ki, onlar bizim için âdeta ölüm, kalım mes'elesi olur. O hâdiseler karşısında ne kadar uyanık ve dikkatli bir vaziyet almağa çalışırsak, imân nûrunun muhafazası mes'elesinin, ondan daha çok dikkat ve basirete lâyık olduğunu aslâ göz önünden ayırmamalıyız. Çünkü o, bizim ebedî saadetimizi temin edecek en kıymetli servetimizdir.

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 09:45:25 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #58 : Ağustos 28, 2009, 09:57:50 ÖS »

El-Berr (c.c.)   
(Kulları hakkında müsâit bulunan... İyiliği ve bahşişi çok olan.)

    Allahu teâlâ, kulları için dâimâ kolaylık ve rahatlık ister, zorluk istemez, zorluk çıkaranları da sevmez. Yapılan kötülüklerin çoğunu bağışlar, örtbas eder, bir iyiliğe on mükâfat verir, kötülüğün cezâsı ise mislini geçmez. Bir kul gönlünde iyi bir şey yapmayı kurmuş, fakat herhangi bir engel yüzünden onu yapamamış olsa bile, bilfiil meydana getirmiş gibi mükâfatlandırılır. Bunun aksine olarak bir kötülük yapmayı tasarlamış ve karârını vermişken, herhangi bir sebeple yap-mamışsa ona cezâ vermez. Daha buna benzer nice lûtuflan, müsâadeleri, keremleri vardır ki, sayıya gelmez.
        KULA YARAŞAN ŞEY:
    rızâsı için, 'ın mahlûkâtına elinden geldiği kadar iyilik etmeğe, hiç olmazsa, tatlı bir söz, tatlı bir yüz, güzel bir muâmele ile gönül kazanmağa çalışmaktır. Bunu kendine huy edinenler, bir gün 'ın rızâsına kavuşurlar, İşte bir kul için en büyük bayram budur.

Ali Osman Tatlısu
Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #59 : Ağustos 28, 2009, 10:02:00 ÖS »

Et-Tevvâb (c.c.)   
(Tevbeleri kabûl edip günâhları bağışlayan)

    Bu ism-i şerîf tevbenin mübâlâğa sigasıdır. Tevbenin asıl ma'nâsı dönmektir; kulun isyan yolundan dönmesi. Bu dönmek şu üç şeyden ileri gelmiş olursa çok güzeldir:
    1- Yaptığı günâhın çirkinliğini sezmek.
    2- 'ın azâbının şiddetini, buna karşı yalnızlığını ve za'fını düşünmek, 'ın azabından kurtaracak yine 'tan başka bir mevcut olmadığını kat'î sûrette bilerek, 'ın afv ve mağfiretine dönmek mecburiyetini duymak.
    3- Yaptıklarına samîmî olarak can ve gönülden peşîmân olup, onları bir daha işlememeğe azmetmek.
        ALLAHU TEÂLÂ'YA NAZARAN TEVBENİN MA'NÂSI:
    Günahkâr kullannın kalblerinde onları gafletten uyandıracak, günahlardan döndürecek korkular yaratmak, tevbe yollarını kolaylaştırmak, bu işâretlerden mütenebbih olup günahtan dönenlerin tevbelerini kabûl etmektir.
Kul 'ın râzı olmıyacağı şekilde hayat sürerken Alla-hu teâlâ, onun dikkat ve basireti önüne düşündürücü ve ibret verici hâdiseler sevkeder. 'ın öyle kulları vardır ki, onların gönülleri kav gibi ufacık bir kıvılcımdan ateş alır. Öyle kulları da vardır ki, onların gönülleri taş kesilmiştir. Soğuk mermerler üstüne kıvılcım değil, kürekle ateş dökülse yine yanmaz. Birçok gönüller de demir gibidir, ateşi görünce biraz, yumuşar, kısa bir zamân sonra yine eski hâlini alır. Onun için sık sık Kur'ân'ın nasîhatlanm dinlemeğe ihtiyaç vardır. Her kim, dikkat çekici hadiselerden ibret alıp da 'a karşı özür dilerse, fazl u keremiyle onun özrünü ve tevbesini kabûl eder, eder de gadabından rahmet ve mağfiretine dönüverir.
        GÜNAHLARLA berâber KÖTÜ HUYLARDAN DA DÖNMEK:
    Tam temizlik işte budur. Kullardan tevvâb sınıfı da bu temizliğe muvaffak olanlardır. Çünkü tevbe edenler; tâib, tevvâb olmak üzere ikiye ayrılır. Tâib, yalnız dış günahlardan tevbe edendir. Tevvâb ise, iç günâhlar denilen kötü huylardan da temizlenen kimselerdir. Yalnız dış günâhlardan temizlenenler, ayrık otunu kesip te köklerini bırakanlara benzer. Kökleri durdukça bütün günâhlar yine belirir. Dış ve iç günâh lardan birden dönmek, ayrık otunu köklerinden söküp atmağa benzer, bir daha bitse bile pek az olur. Bu yolda temizlenenleri Allahu teâlâ kendi muhabbetiyle müjdelemiştir.
        KULA YARAŞAN ŞEY:
    Bilmek gerektir ki, Allahu teâlâ kulunun tevbesini kabûl eder. Onun için, ne kadar günâhkâr olsa da, 'ın rahmetinden ümidini kesmeyip, tevbesinin kabûlüne güvenmelidir. Ancak kulun tevbedeki sadâkati, kaçırdığı farzları kazâ etmek, yaptığı haksızlıkları tâmir etmekle anlaşılır.

Ali Osman Tatlısu

      
Logged
Sayfa: 1 2 3 [4] 5 6   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: