Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: 1 2 [3] 4 5 6   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..  (Okunma Sayısı 2993 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #30 : Ağustos 28, 2009, 12:03:07 ÖS »

http://img196.imageshack.us/img196/4826/31826833.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Vekîl (c.c.)   

(İşlerini yoluyla kendisine bırakanların işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyisini te'mîn eden.)

    Kendisine iş ısmarlanan zâtâ vekîl denir. Allahu teâlâ ne güzel ve ne büyük vekildir. İşlerin hepsini tedbir ve idâre eden O'dur. Fakat kendisi hiçbir işinde vekîle muhtaç değildir. O her şeyin yerini tutar, fakat hiçbir şey O'nun yerini tutamaz ve O'na dayanmadan duramaz. 'ın yerini tutacak bir vekîl düşünülmesine imkân yoktur. Peygamberler bile O'nun makamına kâim, vekîl olamaz. Fakat O hepsinin üzerinde Rab ve Mâlik olduğu gibi, her şeye karşı Vekîl'dir de. Peygamber demek, 'ın bir vekîli demek değildir. 'ın buyruklarını insanlara öğreten bir emir kulu demektir. Bunun için Hıristiyanlık dünyâsının patriklere, papazlara ve hele Roma'daki Papa'ya "'ın vekîlidir" diye i'tikad etmeleri bâtıldır.
    Allahu teâlâ, kendisine yoluyla tevekkül edenlerin işlerini en iyi bir neticeye ulaştırır. Gerçi O'na hiçbir şey vâcib değildir. Yani hiçbir şeyi yapmağa veya yapmamağa mecbûriyeti yoktur. O'nun irâdesi çerçevelenemez; isterse yapar, istemezse O'na zorla yaptıracak bir kuvvet yoktur. Fakat O'nun râzı olacağı sûrette işler kendisine bırakılırsa, hayırlı ve kârlı olanı işler; âdeti ve hikmeti budur.
        KİM VEKÎL OLABÎLÎR?
    Bilindiği gibi vekîl yapılacak zâtın, vekîl olacağı iş hakkında kâfi derecede bilgi sâhibi olması, o işi yapmağa gücü yetmesi, kendisini vekîl edenin her bakımdan güvenine lâyık olması iktizâ eder. Şu halde, tevekkül, emin ve muktedir bir vekîle güvenerek, işlerini ona tefvîz etmektir. Meselâ bir da'vâ için vekîl tutmak lâzım gelse, evvelâ o da'vâya âit geniş bilgisi ve müdâfaa kudreti, bununla beraber sadâkat ve merhameti var mıdır? Bu cihetler araştırılır ve ancak bu hususlar tahakkuk ettikten sonra i'timâd edilir. Şu hâlde, bir adam her iş için vekîl olamaz, bilemediği veya yapamayacağı işlerde vekîl de, müvekkil gibi acz içindedir, hele müvekkiline merhâmeti olmayan vekiller daha korkunçtur.
    Hakîkî vekîl ancak Allahu teâlâ'dır. Çünkü her işi bütün esrâriyle bilen ve her müşkülü açan yalnız O'dur. İnsanların, birbirlerinin işlerini görüvermeleri mecâzî bir vekâlettir. Ondan dolayı, vekâlet ma'nâsından ziyâde yardımlaşma ve karşılıklı ivaz ma'nâsı vardır. Bir tüccar, bir avukata iş verdiği zaman, biri ona bilgisi ile yardım ediyor, öteki de para ıvaziyle onu karşılamış oluyor demektir.
        TEVEKKÜL İHTÎYÂCI VE TEVEKKÜLÜN MA'NÂSI:
    Bir insanın gerek şahsına âit husûsatta, gerek âilesi umûrunu tedbir ve idârede, çocuklarının terbiyesinde, sağlık işlerinde, bir tüccar olduğuna göre, mütemâdiyen temevvüc hâlinde bulunan ticâret muamelâtında veya bir me'mur olduğuna göre, resmî işleri etrâfında, velhâsıl hangi meslektense ona göre iş ve gücünün her gün çeşitleşen pürüzleri karşısında, kâr-zarar düşünülerek, işler ne kadar hesaplı tutulursa tutulsun, yine insanın karşısına hiçbir hesapta olmayan şeylerin çıktığı çok görülür. Alınan tedbirler, yapılan istişâreler, hatır ve hayâle gelmedik nice sebepler yüzünden hükümsüz kalabilir. korusun, yerden, gökten beklenmedik nice âfatlar, insan tâkatinin, fen kudretinin önleyemeyeceği nice engeller beliriverir; bütün hesaplar alt üst olabilir, İşte bundan dolayı, arzularımıza nâil olmak için, elimizden gelen bütün gayreti sarf ederek çalışıp çabaladıktan sonra, üst tarafı için telâş ve heyecâna kapılmıyarak, bütün sebepleri emir ve fermânı altında tutan 'a tevekkül etmek iktizâ eder.
    Burada tevekkülün ma'nâsı, sarf ettiğimiz bu gayretlerin mahsûl vermesi, boşuna gitmemesi için 'tan muvaffakiyet ve yardım dilemektir ve ancak O'na güvenmektir. Bu ise, maddî kuvvetten sonra mânevî kuvveti de kazanmak istemektir. Şu halde tevekkül, mânevî bir istimdat demektir ki, her işte her insanın buna ihtiyâcı vardır.
    Tevekkül denilen ma'nânın bir gönülde yer tutması, sâhibi için, dünyânın en zengin hazinelerine sâhip olmaktan daha kıymetlidir. Bilenler tasdik eder ki, bir insan için gönlünün ferâgat ve huzûru en büyük ni'metlerdendir. Çünkü maddî, mânevî kazançlar, âfiyet ve huzûr içinde gönül rahatlığına bağlıdır. Fikir selâmetini, gönül huzûrunu öldüren başlıca sebepler:
    1- Lüzûmundan fazla hırs, tamâ, rekabet gibi insana huzûr ve rahat nedir bildirmeyen hâller;
    2- İflâs edersem, vereme yakalanırsam, işimden atılırsam gibi kendi kendine zihinde kurulan ma'nâsız korku ve helecanlar;
    3- Başa gelen felâket ve musibetlerin giderilemeyen ıztırapları. Kendisinde bu hâller bulunan insanlar, hayatlarında, dünyâlarına, âhiretlerine yarar bir şeye muvaffak olamazlar, müvesvisdirler, hiçbir iş beceremezler; ürkektirler, hiçbir işe atılamazlar. Bunlar rûhan hasta ve cidden tedâviye muhtaç bir takım zavallılardır. Onların günleri ah, vah ile, vesvese ve evhamla., geçer, biter. Bu halleri parayla, pulla gidermek de mümkün olmaz. Ancak gönüllerde kuvvetli bir tevekkülün, hem de gerçek ma'nâsiyle bir tevekkülün yer tutmuş olması lâzımdır, İşini yoluna koyduktan sonra ötesini 'a havâle edip de O'na güvenmek ve O'nun iyi yapacağına inanmak, kalb için büyük bir kuvvettir.
        TEVEKKÜL DEMEK, SEBEPLERİ İHMÂL ETMEK DEMEK MİDİR?
    Sebeplerin ihmâli tembellik demek olduğuna göre, aralarında zıddiyet vardır, İslâm Dîninde tevekkül vâcib, tembellik haramdır. Onun için tevekkül bahsinde şu noktaların da bilinmesi faydalıdır. ,
      1- Tembellik etmemek, bir maksadın ele geçmesi için, insanlarca ötedenberi bilinen ve yapılan sebepler, tedbirler ve çâreler ne ise, onları tatbik etmek vâcibtir. Çünkü Allahu teâlâ bu âlemde her şeyin, her hâdisenin meydana gelmesini, kullarına ilham buyurduğu sebeplerin ve çârelerin yapılmasına bağlamıştır. Buna "tesbîb hikmeti" denir. Yâni bir şeyin yaradılması, bir isteğin verilmesi, ona mahsus sebeplerin husûlünden sonra vuku bulur diye , bir nizam koymuştur. O'nun âdeti bu veçhile akıp gelmektedir. 'ın âdetinde ise değişiklik olmıyacağından, müsbet veyâ menfî, istediğini bulmak için, insanın sebeplere dikkat etmesi lâzımdır. Sebepleri ihmâl etmek, 'ın vaz'-ı esbâb hakkındaki ezelî hikmetini çürütmeğe çalışmış olmakla berâber, göz göre göre kendini câhilliğin, hastalığın, fukaralığın dişleri arasına atmak demektir ki, bunların hepsi de dînen haramdır. Halbuki sebeplere ehemmiyet verildiği sûrette, bir hâcetinin kazâsı için insan, elinde mevcut bulunan bütün kuvvet ve vesâit ile 'a teveccüh etmiş olur ki, elbette daha ciddî ve daha samîmî ve binâenaleyh daha kıymetlidir.
        2- SEBEPLERİN HAKİKÎ KIYMETİNİ BlLMEK:
    Bunların kıymeti, 'a karşı birer dilek vâsıtası olmaktan ibârettir. Yoksa te'sir 'tandır. Yâni sebepler, İlâhî te'sîrin meydana gelmesi için, birer yol olmak üzere, yine tarafından tertip buyurulmuştur. Kendisine ancak o yollardan mürâcaat etmek iktizâ eder. Fakat maksadın husûlünü sebeplerden değil, onları yaratıp ilhâm eden Allahu teâlâ'dan beklemek lâzımdır. Çünkü her şeyin yaradanı ve müessiri O'dur. Yâni şu iş için çalıştık, çabaladık, artık o ister istemez olacak demeyin; te'sîri 'tan bekleyin; biz istedik, da müsâade ederse olur., deyin.
      3- Her hususta, 'tan başka hiçbir şeye güvenmemek. Nice insanlar vardır ki, ellerindeki servete veyâ mevkıa veyâhud büyük adamlarla olan husûsiyetine, yâhud yüksek tahsil görmüş oğluna veya kızına güvenmektedir. Onların varlığı gönlünü doldurmuştur. Yarına emniyetle bakıyor. 'tan bütün bütün gaflet halindedir. Her teşebbüsünü bu kuvvetlerle başaracağına inanmıştır. Halbuki bütün bunlar ve hattâ her şey, bir anda yok olabilir. O zaman yalnız bunlara dayananın hâli ne olur? Bunlara yine dayanmalı, fakat asıl 'a güvenmelidir.
        KULA GEREKEN ŞEY:
    İzahatımızın bir icmâli olmak üzere deriz ki, gerçek bir tevekkül, fikirlerin sükûnetini, kalplerin istirahatini te'min eden bir kuvvettir. Bunu anlayanlar, hayâtın değişip duran darlığına ve genişliğine kulak vermezler. Kişinin kendine, mevkiine, bilgisine, zekâsına güvenmesi hep yalandır, İnsana gereken, ancak 'a güvenmektir. Çünkü O'nsuz hiçbir şeye muvaffak olamaz. O'nunla ise, her şeye kâdir olur. İnsanın kendi gibi zayıf ve fânî mahlûkata i'timâdı, akıl ve hikmete uygun değildir. Bugün lehinde bulunanlar, yarın aleyhinde bulunabilir.
    İşlerin başarılması için meşru sebeplere başvurulması, hattâ bu hususta fazla bilgisi olanlara danışılması ve ötedenberi tecrübelerle, fennî incelemelerle kararlaşmış usûllerden faydalanılması, daha ilerisi için aczini bilerek işini 'a ıs- ] marlayıp ancak O'na i'timat edilmesi gerektir. Bu sâyededir ki, insan kendini telâş ve heyecandan, üzücü isti'calden, insanlık şeref ve haysiyetini kaybetmek tehlikesinden kurtarmış olur. Peygamberimiz salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz tehlikenin en uzağını, en gizlisini herkesten evvel görürdü. Ona göre ne yapmak lâzımsa yapar, tedbîrini alır, sonra aldığı bu tedbîrlere değil, ancak Mevlâsına güvenirdi, İşte tevekkül babında bize yüce örnek.

Ali Osman Tatlısu
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 06:20:11 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #31 : Ağustos 28, 2009, 12:04:15 ÖS »

http://img196.imageshack.us/img196/3130/91566601.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Bâis (c.c.)   

(Ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran.)

    Allahu teâlâ insanları, ölüp toprak olduktan sonra dirilterek kabirlerinden kaldıracak "Mevkıf-ı Arasat" demlen çok geniş, dümdüz, ağaçtan, binâdan tamâmiyle boş bir yere çıkaracaktır. Yâni dünyâya geliş gibi, bölük bölük ve birbirlerinden doğup türeme sûretiyle değil, belki ilk insandan son insana kadar dünyâya ne kadar insan gelmiş geçmişse, hepsi birden kabirlerinden Arasat meydanına çıkarılıvereceklerdir. Âhiret günü yâhud Kıyâmet günü denilen ve Kur'ân'da bunlardan başka daha birçok adları olan gün, işte budur. îmânın köklerinden biri olan (Ve'1-ba'sü ba'de'1-mevt) de budur. Haktır ve gerçektir, muhakkak sûrette olacaktır. Allahu teâlâ, bu hakî-kati bütün indirdiği kitaplarda bildirmiş, bütün Peygamberler diliyle insanlara duyurmuştur. Böyleyken insanlar içinde âhiret akidesini inkâr eden bir sınıf hiç eksik olmamıştır. Her Peygamber ümmetine bu akideyi haber verdikçe bu herifler: (Olur şey değil...) diye bu mühim haberi büyük bir şaşkınlıkla karşılamışlardır. Kur'ân'ın da hemen her sûresinde bu mevzua dâir âyetler vardır. Çok defa münkirlerin ağızından: "Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz vakit mi, biz mi ba's olunacakmışiz? Evvelki atalarımız da mı?" dedikleri hikâye edildikten sonra Allahu teâlâ Resûlüne ferman buyuruyor ki: Onlara deki: "Evet siz ba's olunacaksınız; hem de sizler çok hor ve hakîr olarak, çünkü o iş bir kumandadan ibârettir. Derhal bütün ölülerin gözleri açılıverir. O zaman: Eyvah bizlere. İşte cezâ günü! derler. Onlara denecek: Evet bu, işte sizin yalan dediğiniz fasl günü."
Übeyy b. Halef adında bir ahmak, bir gün elinde toprak altında çürümüş bir kemik parçasiyle, Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in huzûruna gelerek kemiğin bir parçasını parmakları arasında ezip toz hâline getirdikten sonra:
    - ", bunu böyle çürüdükden sonra diriltir der misin?" demiş.
    - "Evet seni de ba's eder ve ateşe kor." buyurmuştur. Hattâ bu hâdise "Yasin" sûresinin sonlarındaki birkaç âyet-i kerîmenin inmesine sebep olmuştur.
    Câhiliyye devrinin kaba saba adamları, böyle bir i'tikatsızlığa batabilir. Çünkü karanlıklar içinde kalmıştır. Fakat ortada Kur'ân kadar eşsiz bir nur kaynaği, bir gönüller güneşi varken, hâlâ böyle kimselerin bulunmasının hidâyetsizlikten, nasipsizlikten başka bir şeyle îzahı mümkün değildir. Yeni münkirler, eskî münkirlerden bu akîdesizliği devr ve teslim alırken, birbirlerine tavsiyeleri dâima şüphe ve hayrettir.
    Fakat bu şüphe kime karşı ve niçin? Allahu teâlâ'nın kudretinden şüphe edilir mi? bir şeyi yaratmak isteyince ona sadece Ol! der. Bu emir ve irâdeyi müteâkip hemen o şey oluverir. kudreti bu. İsterse bir kumanda ile uçsuz, bucaksız kâinat yok oluverir. Sonra göz açıp yumacak kadar kısa bir zamanda, isterse yine tek kumanda ile yepyeni ve bambaşka âlemler meydana geliverir.
    Hem biz, Allahu teâlâ'nın birer damla sudan hergün binlerce insan-oğlu yaratıp onlara can verdiğini görüp duruyoruz. İşte her gün binlerce insan-oğlunu, nasıl ana karnı kabrinden dünyâya çıkarıyorsa, böylece insanları da kabirlerinin karnından âhiret sâhasına çıkaracaktır. Ba's insanın kabrinin karnından kalkması ve can bulması demektir. Dünyâya doğmak da, insanın ana karnından çıkması yoluyle olan bir ba'stir. Bu ba'si gören, yarınki ba'si gözüyle görmüş demektir.
    Toprağın altında milyarlarca habbeciklerin ölüler gibi yatıp dururken, bahar mevsiminde yağan yağmurlar sebebiyle, o cansız kapkara topraklardan, hadsiz hesapsız nasıl bir nebâtat âleminin fışkırıp çıktığını da her sene görüp dururken, ölülerin dirileceğinde şüpheye düşmeye hiç hakkımız yoktur. Çünkü Yaradan yine yaratabilir.
    Çok defa görülüyor ki, ba'se inanmak istemiyenler bu itikatsızlıklarım şüphe ile değil de, kat'î inkâr sûretinde ifâde ediyorlar. Meselâ onlara, öldükten sonra dirileceğiz ve yaptıklarımızdan sorulacağız dendiği zaman:
    - Canım bırak böyle köhne masalları... diyorlar.
    - Peki bunlar masalmış bıraktık, hangi hakîkatları konuşacağız? dendiği zaman da:
    - Bugün öğle yemeğini nerede yiyeceğiz? Bu gece hangi barda toplanacağız? Yakın kimi kafesliyeceğiz? Piyasada hangi mallar üzerinde fırıldak çevireceğiz?., gibi lâkırdılar konuşurlar.
    İşte bunlar, işleri kötü, muâmeleleri bozuk, fikirleri bulanık olan ve dâimâ başkalarının zararına lüks hayat yaşamak isteyen kimselerdir ki, âhiret akidesi, mesûliyet fikri onların yüreklerini hoplatan, vücutlarını ürperten korkunç bir mevzû'dur. İnanmağa değil, işitmeğe bile tahammül edemezler. Âhiret akidesi, dünyânın bitmez, tükenmez keder ve ıztıraplanna karşı, 'ın büyük bir lûtfu ve tesellîsidir. Şu halde buna inanmıyanlar, 'ın bu ni'metinden mahrum kalmışlardır demektir.
        KULA GEREKEN ŞEY:
    Ba's hakkında 'ın kat'î va'di vardır. Onun için ona can ve gönülden inanmalı. Fırsat kaçmadan, mevsim geçmeden, ona göre elindeki imkânlardan âzamî sûrette faydalanmanın yollarını aramalıdır. Dünyâda ne ekildi ise, âhirette o biçilece-ğine göre, her çeşit hayırdan çok çok ekmeli. Bir ekinci bilirse ki, bu sene gâyet çok mahsul olacak, hem çok eker, hem iyi tohum seçer. Çünkü tohum ne kadar güzel olursa ve ekilecek yere ne kadar emek verilirse, o nisbette geniş mahsul alacağına şüphe yok. Burada tohumun güzelliğinden ve ekilecek yerin nadas edilmiş olmasından maksat, yapılacak hayırların tam yerini bulmak, yoluna verilecek şeylerin temiz ve tayyip olmasına dikkat etmek ve niyetinde hâlis-muhlis, yâni katıksız olarak teâlâ'nın rızâsını gözetmektir.

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 06:23:58 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #32 : Ağustos 28, 2009, 12:07:22 ÖS »

 

http://img299.imageshack.us/img299/4060/38612704.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Vedûd (c.c.)   

(İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızâsına erdiren, yâhud sevilmeye ve dostluğu
kazanılmağa biricik lâyık olan.)

    Arapçada bu vezindeki kelimeler, yerine göre iki türlü ma'nâ ifâde eder: seven sevilen. Burada her iki ma'nâ da mümkündür. Evvelki ma'nâya göre, iyi kullarını çok seven, onları lûtf ve ihsânına garkeden demek olur. İkinci ma'nâya göre, sevilmeğe lâyık ve müstehık olan ancak O'dur demektir.
    Allahu teâlâ kullarını çok sever ve sevdiği içindir ki, onlar için nâmütenahi fuyûzât kaynaklarını açmıştır ve bu kaynaklardan faydalanmak istiyenleri sevmiş, gafletle bunlardan istifâde etmek istemiyenleri yermiştir.
        FÜYÛZÂT NEDÎR?
    Zihnimizin 'ın açtığı bu kaynaklardan başka hiçbir yerden alamıyacağı, hiçbir vâsıta ile bulamayacağı bir takım yüksek hakîkatlar elde etmesidir. Ancak şu da var ki, bu füyû -âttan faydalanmak için îmân şarttır. Muhakkak ki, teâlâ inanmış gönüllerin îmân zevkinden kazanacakları halleri, farz kıldığı ibâdetlerde depo etmiştir. Feyz istiyen, ibâdetlere koşsun. Bâzı ağızlardan işitiliyor ki, bizim için, ibâdete lüzum kalmamıştır. Çünkü ibâdetler insanı Hak'ka ulaştırıcı bir vâsıtadır. Biz ise Hak'ka ermiş ve dâima Hak ile berâber kalmışızdır. Bu söz yalandır. Şu eklif dünyâsında, insanı ibâdetten müstağni kılacak hiçbir mertebe ve makam yoktur. Sevgili okuyucu! Şunu düşünelim ki, eğer böyle bir mazhariyet olsaydı, evvelâ Peygamberimiz, o mübeccel metbûumuzla As -Sâb-ı âlîlerinde vâkı' olurdu.
    El-Vedûd ism-i şerifinin ikinci ma'nâsına göre, sevgisi, gönüller için biricik hedef, dostluğu kazanılmak için her türlü fedâkârlık, seve seve göze alınacak tek ve yüksek bir gâyedir. Çünkü O'nun dostluğunu kazanan, her şeyi kazanmış ve artık başka dost aramağa ihtiyâcı kalmamıştır. Bilindiği gibi, sevmek idrakten doğar, yâni idrak olunan şeylerdeki kemâl ve yüksekliğe gönül akıverir. Bizde idrak cihazları muhtelif olduğu için, her idrak cihâzının kendine mahsus sevdiği, meylettiği şeyler vardır. Hepsinin bilittifak âşık olduğu şey biricik sevgili olur. Allahu teâlâ kendini bilen nezih ruhların biricik sevgilisidir. Çünkü bütün kemâlât Ondadır, İdrak kuvvetleri, müttefikan bu kemâlâtın sonsuz lezzetleriyle tatlı bir hayat içinde mesttir. Bu duyguya yükselebilen gönüllerin - acz ve za'f içinde kıvranıp durmakta olan - mâsivâya bakmağa ve onların içinden 'a denk olacak bir sevgili aramağa tenezzülü olur mu?
        KULA GEREKEN ŞEY:
    Bir kimsenin çoluk çocuğunu, evini, malını, ticâretini, sıhhatini, hayatını sevmesi fîtrî ve tabiîdir. Kulun bunlara düşkünlüğü, doğrudan doğruya yaradılışının îcâbı olduğundan, bunları sevmesi hakkında hiçbir zaman sevk ve teşvike, fikir ve muhâkemeye muhtâc olmaz. Fakat Allahu teâlâ'yı sevmesi fikir ve muhâkeme yoluyla hâsıl olur. Şöyle ki, sevdiği bu şeylerin hepsinin de 'ın olduğunu ve kendisine 'ın bir ihsânı bulunduğunu ve bütün bunların fâniliğini, 'ın bâkiliğini düşünen bir insan, ancak bu düşünceden ve idrakten sonra, 'ı daha ziyâde sevmeğe başlar. Bu sevgilerden evvelkisi tabiî, ikincisi kisbîdir.
    Kisbî olan sevgiyi, çalışarak tabiî olandan ileri geçirmektir, İşte o zaman , Peygamber, din ve vatan muhabbeti, her şey üzerine tercih olunur. 'ın rızası uğrunda sevilen şeylerin hepsi de fedâ edilir ve bu fedâkârlıktan dolayı, gönüller yine ferah ve müsterih olur. Muztarip olamaz; niçin? Çünkü en sevgili şey rızâsıdır. Buna da din yoluyla erilir. Onu muhâfaza edecek olan da vatandır. Bunun için bir milletin efrâdı, din ve vatan muhabbetini her şeye tercîh ederse, o millet ölmez, yaşar; dünyâ ve âhirette saâdete erer; zîrâ onların yardımcısı 'tır. Fakat din ve vatan kaygusu gönüllerden silinirse, hiç kimse, malıyla veya bedeniyle veya fikir ve kalemiyle bu uğurda yorulmak istemezse, o milletin başından felâketler, musibetler eksik olmaz. En nihâyet horluk ve hakirlik uçurumuna yuvarlanır gider.

Ali Osman Tatlısu
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 06:28:14 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #33 : Ağustos 28, 2009, 12:08:56 ÖS »

http://img215.imageshack.us/img215/1890/79565033.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Kerîm (c.c.)   

(Keremi bol.)

    Allahu teâlâ bâzı kullan hakkında keremîyle, bâzı kullan hakkında da intikâmiyle muâmele buyurur, emir ve irâde O'nundur, O'na hesap soracak, niçin böyle ettin diyecek bir kudret yoktur. Allahu teâlâ Kerîm'dir, muktedirken affeder, va'd edince sözünü yerine getirir. , iyilik edenlere mükâfat va'd etmiş ve bu va'd, kullar için bir hüccet olmuştur. 'ın bu va'dini yerine getirecek iyiler, behemehâl mükâfâtını bulacaklardır. Bir de tehdit ma'nâsına (vaîd) vardır. , kullarının kötülük yapıp da mücâzât görmelerine râzı olmadığı için, kendilerini azâb ile tehdit etmiştir. Vaîd budur. Bu vaîd hükmünce, günah yüküyle huzuruna gelen kulların hepsi de azâb ile mahkûm olmak îcâb ederken, O dilediğini adliyle muâheze eder, dilediğini keremiyle afveder. Demek ki, bâzı kullan hakkında vaîdini infâz etmemesi de O'nun lûtf ve keremidir.
    Yine O'nun lûtf ve keremidir ki, bâzı kullarına umduğundan ziyâde ihsân eder. Çok meşakkatli olmayan bâzı ibâdetlere, yine o cinsten kat kat meşakkatli olanların sevâbından daha çok bir sevab tahsis buyurur. Nitekim bâzı zamanlarda, bâzı mekânlarda yapılan bir ibâdete diğerlerinden fazla sevap tahsîs edilmiştir. Meselâ, mübârek gecelerde ve Harem-i Şerif gibi mübârek yerlerde yapılan ibâdetler imtiyazlıdır.
    Kendine sığınan düşkünleri, kimsesizleri reddetmez. Huzûruna çıkmak için vâsıtalar aranmasına da müsâade etmez. Yarın, hesab ve muhakeme gününde, bâzı kullarını inceden inceye hesâba çektiği halde, bâzılarını da hafifçe geçiverir. Bütün bu saydıklarımız, mahzâ 'ın keremi eseridir. Bu gibi tahsisat da  (Yef'alü'llâhü mâ yeşâ'ü ve yahkümü mâyürîd) hükümlerindendir; başka sebeb de aranmaz. Bunların hepsinde, ancak Allahu teâlâ'nın kendi bildiği hikmetleri vardır.
        ALLAHU TEÂLÂ'NIN KERÎM İSMİNDEN NÛR VE FEYZ ALAN BAHTİYAR KULLAR:
    Ferde veyâ cemiyete karşı, iyi bir iş yapamadıkları gün ferah olmazlar. Burada şu noktayı nazar-ı dikkate arzetmek isteriz: Bilindiği gibi, iyilik yapanlar çok tâciz edilir, katlanmak büyüklüktür. Meyvesiz ağaca kimse taş atmaz, meyvalı ağaca atarlar, yâni zahmet verirler, İş bitiren, iyilik seven rahatsız edilir. Çünkü uzaktan, yakından dilek sâhipleri etrafına üşüşür. Bilinmelidir ki, bu, 'ın büyük bir iltifâtıdır, teşekkür etmek lâzımdır. Çünkü , kulunu bu hizmetine kabûl etmekle, onun şerefini arttırmıştır. Âcizlik getirmemeli. Bir de kat'iyyen gurura sapmamalı, bu tehlikelidir. Düşünmelidir ki, Allahu teâlâ bu şerefi hiç vermeseydi veyâ vermişken geri alsaydı, kul bu imkânları nereden bulacaktı?
    'ın lûtf ve keremine karşı, kişinin ümitsizliğe kapılması da tehlikelidir. Bunun için bir adam ne kadar kötü, ne kadar günâhkâr olursa olsun 'ın afv ve kereminden ümitsizliğe düşmesi doğru değildir -küfür üzerinde ölmedikçe- çünkü ümitsizlik ancak leîm olanlara karşı duyulur ve meselâ, bu adam leîmdir, bundan asla hayır gelmez denir. Allahu teâlâ ise kerîmlerin ekremi, leîmlerin düşmanı, rahimlerin erhamıdır.

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 06:32:40 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #34 : Ağustos 28, 2009, 12:10:18 ÖS »

http://img217.imageshack.us/img217/3410/58462012.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Mukîd (c.c.)   

(Her yaratılmışın azığını veren.)

    İsm-i şerîf (ikâte) dendir. İkâte, gıdâ vermek demektir. Mahlûk, yaşamak için gıdâya muhtaçtır. Allahu teâlâ, her mahlûk için ne kadar yaşama müddeti ta'yîn etmişse, ona göre de gıdâ maddesi ta'yirı ve tahsîs etmiştir. Hiç bir mahlûk kendisi için ta'yîn edilen gıdâyı bitirmeden ölmez ve hiçbiri başkalarına âit gıdâdan bir zerre alamaz. her şeyin miktârını ve ölçüsünü ta'yîn etmiş ve ta'yîn ettiği gibi de yaratıp ulaştırmakta bulunmuştur. Yerden biten şeylere bak! O kara topraktan nasıl gıdâlanıyorlar ve bu sâyede nasıl yapraklar, çiçekler, meyvalar meydana geliyor.
    Ana rahmindeki ikizleri düşün! Gıdâlarını göbeklerinden nasıl çekiyorlar, orada sulh ve selâmetle rahat ve sükûn içinde nasıl yaşıyorlar. Herbiri, tarafından kendisi için ta'yîn ve sevk edilen ve kandan ibâret bulunan azığını kavgasız, fütursuz alıp duruyorlar. Fakat ne yazık ki, dünyâya geldikten sonra birçokları bu sulh ve selâmeti bozuyorlar ve meselâ bâzı kardeşler arasında olduğu gibi mal ve mîras yüzünden birbirlerine öldürmeğe kalkışıyorlar. Acabâ Allahu teâlâ bunların rızklarını unuttu mu? Yoksa dünyâya çıktıktan sonra, " rızkınızı, gıdanızı kendiniz te'mîn edin, ben karışmam" mı? dedi. Alîm'dir, Habîr'dir, unutmak, gaflet etmek, hatâya düşmek gibi eksikliklerden münezzehtir. Kayyûm'dur, Müheymîn'dir, Rabbü'l-Âlemîn'dir. Kulunu görüp gözetmesini bir lâhza kesmez. Meselâ, insan henüz çalışamaz ve istemesini bilmezken, onun gıdâsını, onu hiçbir sebep ile mükellef tutmadan verir. Fakat vaktâki çalışır, ister ve arar bir çağa gelince, onun gıdâsını da bir takım sebepler ve vâsıtalar içinde sevkeder. Bunda büyük hikmetler vardır. Yoksa vâsıtaya, sebebe ihtiyâcı yoktur. insanlar için geçim sebebleri yaratmış ve maişetini te'min etmek için herkesi bir sebep ucuna  yapışmakla mükellef tutmuştur. Ancak bu sebeplerin meşrû' olması şarttır. Gayr-i meşrû' sebeplerle rızk aranmasını haram kılmıştır ve sonra herkese kendi kıymetini ve verilen emirler karşısındaki sadâkat derecesini bildirmek için serbest bırakmıştır, herkes muhayyerdir, isterse rızkını meşrû' yollardan arar, dilerse gayr-i meşrû yollara sapar, fakat şunu bilmek gerektir ki, meşrû' yollara kanâat edenin gıdâsı noksan kalmış, gayr-i meşrû'yollara düşenin gıdâsı çoğalmış değildir. Herkes tarafından ta'yîn edilen tahsisâtını alır. Bir miligram fazla veya eksik olmaz.
    Farzedelim, birisi fazla hırsla başkalarına âit olan parayı eline geçirebilir, fakat öyle hâdiseler yaratır ki, hırs ile eline geçirdiği bu parayı, ayağı ile sâhibine götürmeğe mec hür olur. Neticede hem beyhûde yere yorulmuş, hem de bedâva başkalarına bekçilik etmiş olur.
    Sebepler rızk yaratmaz, rızk vermez, rızkı yaratır ve verir. Sebepler birer yoldan başka birşey değildir. Söz temsili, her insana mahsus bir boru... her borunun içi sâhibine âit gıdâ maddeleri ile dolu... Gıdâ maddelerinin arkasında ölüm vardır. Arkadan, ölümün tazyîki ile, borunun ağzından gıdâ maddeleri akmaktadır. Gıdâ bitmeden ölüm gelemez, çünkü önü tıkalıdır. Gıdâ tükenince de ölümle karşılaşacağı muhakkaktır, İşte sebepler, bu borular gibi birer yoldan ibârettir. Eğer sebepler insana rızk vermiş olsaydı, en kuvvetli kazanç sebebi akıl olduğu için, akıllıların çok zengin, ahmakların çok fakir olması icâbederdi. Halbuki nice ahmakların merzûk, nice akıllıların mahrûm olduğu görülüp duran hâdiselerdendir.
        ŞU HALDE KULA GEREKEN:
    Mahlûkâtın rızklarını, ancak 'ın yaratıp ulaştırdığına inanmış olan bir kul, rızk husûsunda O'nun va'dine güvenir. Rızkını elde etmek için meşrû' sebeplerin dışına çıkmaz. Vakar ve haysiyetini ayaklar altına almaz. Yüreğini de yalan, hîle, ihtiras ve tabasbusla kirletmez.

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 06:34:47 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #35 : Ağustos 28, 2009, 12:11:37 ÖS »

http://img215.imageshack.us/img215/6311/32467254.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Rakîb (c.c.)   

(
Bütün varlık üzerinde gözcü, bütün işler murâkabesi altında bulunan.)

    Allahu teâlâ, bütün varlık üzerinde bir râsıd gibi her lâhza gözetip duran bir şâhid, bir nâzırdır. Hiçbir şeyi kaçırmaz. Her birini görür ve herkesin yaptığına göre karşılığını verir. Onun için ellerine geçirdikleri kuvvetle, 'ın kullarına musallat olarak yer yüzünde akil ve hayâle gelmez binbir çeşit fesat çıkaran azgın bozguncular, vakti gelince 'ın azâbından kaçıp kurtulacaklarını aslâ ummasınlar.
        BU ÎSM-Î ŞERİF HÜKMÜNCE KULA GEREKEN ŞEY:
    Kendi iç âleminde, 'a karşı gaflet ve muhâlefete düşürmek için düşmanlarının entrikalarını dâimâ murâkabesi ve yumruğu altında tutup, teşebbüslerini boşa çıkarmağa çalışmaktır. Buna muvaffak olan ne büyük kahramandır.
    Hiç kimseyle muâmele yapmamış, yumuşak huylu bir insanın bile, kendi iç âleminde iki düşmanı vardır: Nefs, şeytan. Şeytan, insanın yükseldiğini çekemeyen, çok tehlikeli ve korkunç bir düşmandır. Nefs de, maddî zevklere pek düşkün ve bunların te'mîni için, sâhibini muhâtaralara süren dâhilî bir düşmandır. Şeytan haset yüzünden, geçici hevesleri yaldızlıyarak ileri sürer. Nefs de, buna imrenir, cehâlet ve ahmaklık yüzünden, şeytan gibi, ilk babamızdan kalma, kadim bir düşmana yardakçılık eder. Biri içerden, öteki dışardan, iki düşman birleşerek bizi ve ömrümüzü, yâni bugün şu saat elimizde bulunan maddî ve ma'nevî kuvvetlerimizi, dâima fânî ve kıymetsiz şeylerle oyalamağa, ömrümüzün o kıymetli saatlerini geçici şeylere harcayıp boşu boşuna tüketmiye, yüksek ve bâki kazançlardan mahrûm etmiye çalışırlar, İşte asıl murâkabe edilecek düşman bunlardır. -

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 06:37:18 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #36 : Ağustos 28, 2009, 12:24:14 ÖS »

http://img196.imageshack.us/img196/8782/91089046.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..

El-Celil (c.c.)   

(Celâlet ve ululuk sâhibi)

    Evet, celâlet ve ululuk 'a mahsustur. O'nun zâtı da büyük, sıfatları da büyüktür, fakat bu büyüklük, cisimlerdeki gibi hacim i'tibâriyle veya yaşlılık i'tibâriyle değildir. 'ın varlığı büyüktür. Zamanlarla ölçülmez; mekânlara sığmaz, bununla berâber her yerde, her noktada hâzır ve nâzır. 'ın ilmi büyüktür. O'nun bilmediği, bilmeyeceği birşey yoktur. Nasıl olsun ki, her şeyi yaratan O'dur. Kudreti büyüktür; her şeyi ve her zerreyi kudretiyle kuşatmıştır. Rahmet ve keremi büyüktür. Afv ve gufrânı büyüktür. O, unutmayan Âlim, yorulmayan Kâdir'dir. Hazîneleri tükenmeyen Zengin, emir ve fermânı her yerde yürüyen Hükümdar'dır, ortağı olmayan Mâlik, veziri bulunmayan Melik'tir. Soruyoruz:
    - Hürmet ve ta'zîm kimlere karşı yapılır?
    - Büyüklere karşı.
    - Büyüklüğün alâmeti nedir, ne ile ölçülür?
    - İlim, kudret, bütün kâinatı kaplayan merhamet gibi sıfatlarla ölçülür. Bunlardan yalnız bir sıfatın bulunması bile kâfidir büyüklük için. Allahu teâlâ bildiğimiz, bilmediğimiz, bütün büyüklük sıfatlarının sâhibidir. Mahlûkatta gördüğümüz bütün büyüklük sıfatlan da O'nun bir emânetidir. Dilediğine verir, dilediğinden alır. O halde sevilecek, emir ve fermanı her şeyin, her hatır ve nüfûzun, her arzu ve hevesin üstünde tutulacak tek varlık sâhibi de ancak Allahu teâlâ'dır.
        KULA YARAŞAN ŞEY:
    Böyle bir celâlet ve ululuk sâhibine intisap şerefiyle büyük kazançlar elde edeceğini düşünerek emirlerini yerine getirmek, büyük kayıplara uğrayacağını düşünerek de rızâsına muhâlif şeylerden sakınmaktır. Meselâ, terfî ve tecziyemiz, ticâret hayâtımız ye kredimiz, emrinde bulunan bir şahsa karşı hislerimiz, muâmelelerimiz nasıldır? Onun hoşlanmadığı bir işi yapabilir miyiz? Memnun kalmıyacağı bir sözü söyliyebilir miyiz? Yâhud onun sevmediği insanlarla dostluk samimiyeti içinde yaşıyabilir miyiz? işte bu maddî bir temsildir. Bir insan muhakkak surette bilirse ki, her hayrın, her kemâlin sâhibi ancak 'tır; her ümîdin, her emelin tahakkuku ancak O'nun irâdesine bağlıdır; yaşaması, ölmesi, kazanması, kaybetmesi, velhâsıl her işi yalnız O'nun bir tek emri altındadır; artık o insanın rûhu, fikri, kalbi, cismi tamâmen O'nunla, O'nun sevgisiyle, O'nun korkusuyla dolmuş olur. Yalnız O'nu sever, yalnız O'ndan korkar. Gerçi O'ndan başka, O'nun sevdiklerini, O'nun yolunu göstermek üzere gönderdiklerini, O'nu sevenleri, O'nun sev dediklerini de sever, fakat bütün bu sevgiler onlar için değil, hep için, yolunda ve rızâsı uğrundadır. Onun için, yine bütün sevgiler 'a râcîdir.

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 06:50:06 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #37 : Ağustos 28, 2009, 12:26:41 ÖS »

http://img196.imageshack.us/img196/9793/29579977.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Muteâlî (c.c.)   

(Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce.)

    Meselâ zengin bir adam hakkında: "Bu adamın yann fakir düşmek ihtimâli vardır." denilebilir ve o adam, zenginken fakir olur. Şunun bunun yardımına muhtaç bir vaziyete gelebilir. Fakat Allahu teâlâ hakkında böyle bir ihtimâl düşünülmesi mümkün değildir. öyle bir 'tır ki, isteyenler çoğaldıkça ihsânı artar, irâdesine, hikmetine göre verir. Vermekle hazîneleri tükenmeyen biricik ganî ve müteâlî O'dur. Vücûdunun bütün âzâsı tam ve sağlam, gâyet kuvvetli bir şahsın, günün birinde kör, topal olarak, kolsuz, bacaksız bir hâle gelip de yerlerde sürünmesi mümkündür. Bunun gibi bir millet de, ne kadar zengin ve bilgili, ne kadar kuvvet ve satvetli olursa olsun, ondan daha üstün bir millet bulunmak veyâ belirmek ve o milletin tepesine çullanarak memleketlerini harap, hazînelerini yağma, kendilerini esir, şeref ve haysiyetlerini ayaklar altına alma ihtimali olabilir. Bu gibi haller, yaratılmışlar için dâimâ mümkün ve fiilen vâki' olagelen hâdiselerdir. Allahu teâlâ böyle ârızalardan münezzeh ve müteâlîdir. Öyle ki, bütün kuvvetler, bütün hileler, bütün ordular birleş-se, Allahu teâlâ'ya el uzatamazlar, memleketinden bir zerre koparamazlar, İzin ve müsâadesi olmadan hazinelerinden bir  şeyi cebren alamazlar.
        ALLAHU TEÂLÂ'YA İFTlRA EDEN MÎLLETLERlN TEMSİLÎ:
    Dünyâ nûrunda yaşayan insanlar içinde, 'ın varlığını inkâr eden ve zâten şahsından ve zevkinden başka bir şey kabûl etmiyen gürûh varsa da, dinli bir millet olduğunu iddiâ edip dururken, Allahu teâlâ'yı sânına lâyık olmayan şey landıran ve bu bozuk akidelerin dürüstlüğüne inananlar daha çoktur. Meselâ, 'ın -günün serinliklerinde- (adn) bahçelerinde dolaştığını, bulutlara inip gezdiğini, evlât ve ıyâl sâhibi olduğunu, bâzı mahlûkatı ve hele insanları yarattığına pişman olduğunu söyleyen ve daha buna benzer ülûhiyet şânına yaraşmayan hezeyanlarla dinlerini eğlenceye ve ovuncağa çeviren zâlimlerin bu gibi saçma sapan lâkırdılarından O, münezzeh ve müteâlîdir. Bu iftirâlar 'a ulaşmaz,kendı ıflâs lanndan ve harâbiyetlerinden başka bir netice vermez. Bu türlü edep ve bilgi dışı hezeyanlar, derin bir kuyunun dibine düşüp de oradan kuyunun ağzına doğru mütemâdiyen çirkef atıp duran ahmağın hâline benzer; atüğı şeylerden bir zerresi kuyunun ağzına varmaz; yan yoldan gerisin geriye yine kendi üstüne düşer ve bu halden kurtulamazsa, çirkef içinde boğulur gider. İşte bunların âkibetleri budur.
        KULA YARAŞAN ŞEY:
    (Âmentü bi'llâhi) diyen bir kul, Allahu teâlâ hakkındaki îmânını sahih ve dürüst bir hale getirmelidir. Bu da 'ın Kur'ân'da ve hadîste gelmiş olan isimlerini ve sıfatlarını öğrenmekle olur. Aklı olan ve kendini kayılan her insan, ne bahâsına olursa olsun bunu elde etmeye çalışır, çünkü dünyâda, âhirette geçer akçe ancak budur, ötekileri kalptır. Dürüst bir îmân sâhibi, âyân hâlis altun kazanmış gibidir. Kazandığı şey dünyânın her tarafında yürür, kendisi de rahat eder. Bozuk i'tikât taşıyan da, altın zanniyle kızıl bir bakır almış gibidir. Hiçbir yerde geçmez, kendisi de rezil ve rüsvây olur.

Ali Osman Tatlısu
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 07:01:21 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #38 : Ağustos 28, 2009, 12:39:11 ÖS »

http://img42.imageshack.us/img42/5453/48612475.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Muktedir (c.c.)   

(Kuvvet ve kudret sâhipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden.)

    Allahu teâlâ her şeye karşı mutlak ve ekmel sûrette kadirdir. Her şeye kaadir olduğu içindir ki, dilediği şeyi yaratır ve isterse ondan dilediği kadar kuvvet ye kudret de yaratır. 'tan başka her şey haddizatında âcizdir. Yâni hâriçten bir kuvvetin te'sîri olmaksızın kendi kendine âcizdir, sağırdır, kördür, topaldır, elinden hiçbir şey gelmez; ama muktedir kılınca dağları yerinden oynatır. dilerse zayıfları kavî, âcizleri kaadir kılar. Yerdeki, gökteki bütün kuvvetleri ilim ve hikmetiyle dilediği gibi kullanır. Kâh olur ki, aralarında barış yapar, birbirilerini seviştirir, işleri sulh ve müsâlemet yoluyla tedbir ve idâre eder. Kâh olur ki, birbirine çarptırır. Çarpışan kuvvetlerden birini, ötekinin kahrı altına alır. Meselâ, birbirine düşman iki kuvvet, biri iyi fikirlerle, ıslah niyetiyle ortaya atılmıştır, öteki ise zâlimdir, haksızlıkla halkı canından bezdirmiştir. Allahu teâlâ hüsn-ü niyet sâhiplerinin yardımcısı, zâlimlerin' düşmanıdır. Onun için evvelkilere kolaylık ihsan eder, tevfîk verir, teşebbüsleri hiçbir engele rastlamaz. Buna mukâbil karşı tarafın da gafletini artırır, zevk ve heveslerinin derinliklerine dalarlar, Öyle ki, berikiler mühim noktaları sarıp kuvvet ve nüfuzlarını yerleştirinceye kadar haberleri olmaz. Sonra birdenbire uyanırlar, fakat iş işten geçmiş olur.
Hâsılı yerde, gökte bütün kuvvetler O'nundur. İnsanlara iyilik, ferahlık veren rahmet orduları da, sıkıntı ve ızdırap veren azap orduları da O'nun emrindedir. bir millete, bir âileye, bir şahsa yardım etmek isterse, neler, ne sebepler yaratır. Dünyâ hayretlere düşer.
        KULA GEREKEN ŞEY:
    Kaadir, muktedir ancak olduğuna ve 'ın yardımını kazananların aslâ yenilmiyeceğine can ve gönülden inanarak, bu yardımı kazanmaya çalışmaktır. Fakat 'ın yardımına eriştikçe azıp şımarmamalı, bilâkis daha ziyâde tevâzû ile "Yâ Rab! Bu Sen'in lûtf ve inâyetindir. Şükürlerimizi kabûl, kusurlarımızı afv buyur. Bu inâyetini üzerimizden kesme!.." diye yalvarmalıdır.
    'ın yardımına nasıl erişilir? Bunun biri müsbet, biri menfî iki şartı vardır. Müsbet şartı 'a inanmak, emirlerini yerine getirmektir. Menfî şartı, her türlü zulümden, haksızlıktan çekinmektir. Çünkü muhakkak sûrette , zâlimleri doğru yola çıkarmaz. İnsanı 'ın yardımından mahrûm eden en kuvvetli sebep zulümdür.

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 07:05:10 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #39 : Ağustos 28, 2009, 12:40:22 ÖS »

http://img42.imageshack.us/img42/8720/57801723.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Mukaddim (c.c.)   

(İstediğini ileri geçiren, öne alan.)

    Allahu teâlâ bütün mahlûkatı yaratmıştır. Fakat ancak seçtiklerini ileri almıştır, insanları dince, dünyâca bâzısını bâzısı üzerine derece derece kaldırmıştır. Meselâ, insanların Hak yoluna daveti umumîdir. Fakat 'ın hidâyet ettikleri davete icabet eder, ileri gider, ötekileri geri kalır. 'ın emirleri, nehiyleri her kul içindir. Fakat 'ın tevfik verdikleri bunlara uyar, yükselir; diğerleri ayak altında kalır. kimini gözde ve gösterişte ileri götürür. Kimini de gönüllerde ileri götürür. Nice hükümdarlar vardır ki, ölümüne halk bayram etmiştir. Nice hiç mevkii olmayan fakirler de vardır ki, ölünce halk matem tutmuştur.
    Bulundukları yerlerde daima mevkileri ileri olan hatır ve nüfuz, servet ve sâmân sâhiplerini bir çokları çekemez. Bu çekemeyenlere dikkat edilse, onların hep atâlet içinde, sefahet peşinde dolaşıp duran adamlar olduğu anlaşılır. Tabiîdir ki, atâletin neticesi, darlık ve ıztırap, sefâhetin neticesi, fakr ü zarûrettir, 'ın bu kanûnu değişmez... Şu hâlde ileri geçmek isteyenlerin yoluyla çalışması gerekir. Şâyet çalışmalarından sonra Allahu teâlâ yine kulunu zengin etmezse, o kulunun hâlini herhalde kendisinden daha iyi bilir. Kim bilir, o kulunu zengin etseydi, onda berikiler kadar da i'tidâl bulunmayacaktı da, onlardan fazla kötülük yapacak, bu sûretle dünyâsını da âhiretini de harâb edecekti. Böyle bir neticeden muhâfaza ettiği için, o kulun 'a şükretmesi lâzımdır.

Ali Osman Tatlısu
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 07:06:42 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #40 : Ağustos 28, 2009, 12:42:16 ÖS »

http://img220.imageshack.us/img220/9040/38527192.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #41 : Ağustos 28, 2009, 12:45:05 ÖS »

http://img42.imageshack.us/img42/5411/48483873.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Hamîd (c.c.)   

(Ancak kendisine hamd ü senâ olunan, bütün . varlığın diliyle biricik öğülen.)

    Hamd, ihsan sâhibi büyüğü övmek., tazîm fikri ve teşekkür kasdiyle medh ü senâ etmektir. Her mevcut hâl diliyle olsun, kâl diliyle olsun, Allahu teâlâ'yı tesbîh ve takdîs etmektedir. Bütün hamd ü senâlar O'na mahsustur. Hamd ü şükürle kendisine ta'zîm ve ibâdet olunacak veliy-yi ni'met ancak
    O'dur. O'nun karşısında kimse hamd ve ta'zîm edilmeye lâyık olamaz. Çünkü hamd ü senâyı îcâbettiren bütün kemâlât ancak O'ndadır. Her ni'metin mevlâsı da ancak O'dur.
    Farzedelim bir fen adamı, kudretinin, dışında denecek kadar mükemmel bir makine îcat etmiş.. O makine kendi kendine işler, konuşur, yazar, muhabere eder, eşyânın resimlerini alır, sesleri zapteder ve daha birçok işler yapar. Mûcidi, büyük bir kalabalık muvâcehesinde bu makinenin son tecrübelerini de yapıp istediği gibi işlediği görülünce, umûmun alkışlarını kazandığı gibi, bizzât o makine bile, mükemmel sûrette kendinden beklenen neticeleri vermiş olmakla mûcidini alkışlamış, takdîr ve tahsîn etmiş sayılır. Bunun gibi - nankör insanlardan mâada - zerrelere varıncaya kadar bütün mevcûdât, bildiği kadar O Sâni-i Hamîd'in kemâlâtım sayıp dökerek, her lâhza O'nu övüyor, mehdü senâ ediyor, alkışlıyor ve hep bir ağızdan minnettarlığını i'lan ediyor.
        VÂSITALI, VÂSITASIZ Nİ'METLER:
    Allahu teâlâ kuluna verdiği hayat, akıl, mantık, sûret, sîret gibi vâsıtasız ni'metlerden dolayı nasıl hamd ü senâya müstahik ise (hak kazanmışsa, değerse), vâsıta ile, meselâ, insan eliyle sevkettiği ni'metlerden dolayı da yine ancak O, hamd ü senâya müstahiktir. Çünkü insan eliyle gelen ni'meti ve getiren insanı yaratan, o ni'meti o insanın emir ve tasarrufu altına koyan ve onu mahalline vermek için gönlünde arzu uyandıran, vermeyi kolaylaştıran, verme yollarını açan, buna mâni' olacak engelleri kaldıran hep 'tır; başkası değil.
        ALLAHU TEÂLÂ ZÂTINDA HAMÎDDtR:
    Yâni 'ın Hamîd olması, insanlann kendisine hamd etmesine bağlı değildir, İnsanlar, ister hamd etsin ister etmesin, O had-di zâtında Mahmûd ve hamd ü senâya müstahiktir. Allahu teâlâ Hamîd olduğu içindir ki, mahz-i rahmeti, kerem ve inâyeti ile, insanlara menfaatlarını kazanmak için bir takım vazifeler, mazarratlardan korunmak için de bir takım sakınmalar emretmiştir. Onun için mâlî olsun, bedenî olsun, yâhud fikre, ahlâka, içtimâiyata âit bulunsun, her saatin. kendine mahsûs ve 'ın emriyle yapılması gereken bir vazifesi vardır. Yine 'ın lûtf ve ihsânı olarak, her vazifenin kendine mahsus bir kazancı, rûhânî bir zevki ve feyzi vardır. Bu vazifeler sırf rızâsı için yapılırsa, ona mahsûs olan feyz husûle gelir, insan bilmediklerini öğrenir, her an terakki eder. Fakat vazîfe yapılmazsa feyz kesilir, terakkî de durur. İşte bu vazifeleri teşrî buyurup da, o vâsıtalarla kullarına ni'metler ulaştıran da O'dur. Sonra küfür ve insanı küfre ileten bütün kötülüklerden son derece sakınılmasını emretmekle, âhirette, son büyük mahkemede, en ağır ve en büyük cezâya çarpılmaktan muhafaza buyuran da O'dur. Çünkü küfrün cezâsı müebbed cehennemlikdir. İnsanoğlunun yapabileceği en büyük cinâyet de küfürdür. Bir adam küfürden daha büyük bir cinâyet yapacağına söz verse, bu söz boş ve kıymetsiz bir lâkırdıdır. Çünkü küfürden daha büyük bir cinâyet yapılamaz. Buna fii'len im -kân olmadığı gibi, fikren de imkân yoktur.
        CİNÂYETLER NE ÎLE ÖLÇÜLÜR?
    Bir cinâyetin büyüklüğü, küçüklüğü, meydana getirdiği
mazarratın genişliği ile ölçülür. Meselâ, bir adam eliyle, diliyle bir şahsı mutazarrır edebilir, bu bir suçtur; fakat öldürürse daha büyük bir suç irtikâb etmiş olur. göstermesin, kundak koymuş, birçok evlerin yanmasına, bir çok âilelerin perişanlığına sebep olmuş... bu daha büyük. Bütün bir köye, bir memlekete, ülkeye, bütün bir millete zarar yapmış.. Bunların dereceleri hep biribirinden büyüktür. Yapılan suçun genişliği bâzan da dolayısiyle olur. Meselâ, bir mahallenin veya bir köyün gözbebeği bir zât olur. Bütün o mahalle veya köy halkı, yedi yaşından yetmiş yaşına kadar, o zât için parçalanırlar, ona ufak bir zarar gelse, derhal hepsi birden o zararı yapana düşman olur, buğzederler, intikâm alırlar. Niçin? Çünkü o zât, o mahallenin hâmîsidir. Açları doyurur, çıplakları giydirir, yetimleri terbiye eder, işgüç sâhiplerine sermâye verir, câhillerine nasîhat, büyüklerine hürmet, küçüklerine şefkat muâmelesi yapar. Bu sebepten bütün mahalleli, o zâtâ candan bağlıdır, o kadar ki, onun üzerine ufak bir toz konmasına bile tahammül edemezler...
    İşte böyle bir zâtâ karşı gerek içlerinden, gerek dışarıdan biri bir terbiyesizlik yaparsa, hepsi birden ona düşman kesilirler. Evlerde, meclislerde, çarşı ve pazarlarda hep ona lânet ederler. Halbuki o kimse ahâliye bir fenâlık yapmış değildir. Lâkin umum ahâlînin sevgisini kazanmış bir zâtâ hakâret etmesi dolayısiyle, bütün o halka fenâlık etmiş sayılır. Bâzı ilim ve fen adamları vardır ki, onlar bir milletin değil, bütün beşeriyetin hürmetini kazanmıştır. Biri bu zâtâ karşı fenâ bir muâmelede bulunursa, bütün dünyâyı incitmiş olur.
    Peygamberlere karşı, terbiye ve edep dışı sözlere cesâret edenler, bütün ümmeti gücendirmiş olmaz mı ve bütün ümmet bir dâvâcı sıfatiyle onun yakasına yapışmaz mı? Bu ne büyük cinâyettir. Bir bedbaht utanmadan Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine dil uzatırsa, milyarlarca ümmet-i Muhammed'e tecâvüz etmiş sayılmaz mı?
    Mes'eleyi bu noktadan mülâhaza edince, birisi Allahu teâlâ'yı inkâr etmekle veyâ buyruklarını hâşâ tenkît etmekle veyâ her ne sûretle olursa olsun ülûhiyet sânına lâyık olmıya-cak bir fikir, bir söz söylemek veyâ bir iş yapmış olmakla, kendini karalarda gezen, denizlerde yüzen bütün arz sâkinlerinin, göklerdeki mahlûkâtın, arşın, ferşin velhâsıl zerreden kürreye kadar bütün mahlûkâtın lâ'netine hedef etmiş olur. Hattâ kendi vücûdunun eczâsı ve hücreleri bile kendisine lâ'net eder. Çünkü terbiyesizlik ettiği zât, kendi de dâhil olduğu halde, bütün kâinâtın Hâlikı, mürebbîsi, râzıkı, nigehbânı, hâmisi velhâsıl her şeyidir. Allahu teâlâ'nın mülkünden başka bir köşe, bir bucak olmadığından, bir kâfir, kâinâtın hangi noktasında bulunsa, hep lâ'netle karşılanacak, hiçbir yerde bir tek güleryüz görmeyecek, bir tek tatlı söz işitmeyecek, her taraf onun için cehennem kesilecektir. Düşünmelidir ki, insan oğlu küfürden daha büyük cinâyet yapmağa muktedir midir?
        KULA GEREKEN ŞEY:
    Her hâlinde, dâimâ, bilhassa küfür karanlıklarını açıp, göğüslerde îmân nûru uyandırdığından dolayı, Allahu teâlâ'ya hamd ü senâ etmek, yâni şuurla "El hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn" demektir.

Ali Osman Tatlısu

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 07:09:59 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #42 : Ağustos 28, 2009, 12:48:32 ÖS »

http://img149.imageshack.us/img149/5708/60632897.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Vâcid (c.c.)   
(İstediğini, istediği vakit bulan.)

    Allahu teâlâ her şeyi, bilhassa hükmünü infâz edeceği kimseleri, istediği vakitte hemen bulur. Herhangi bir şeyi ele geçirmek için zamân kollamağa, tedbir almağa, tuzak kurmağa ihtiyâcı yoktur, İstediği şey, istediği zamân hemen o lâhza huzûrundadır. Hiçbir şey O'na karşı kendini gizleyemez ve O'nun elinin ermiyeceği, gücünün yetmiyeceği bin noktaya kaçıp kurtulamaz, her şey dâimâ Hak'kın huzûrundadır.
      KULA GEREKEN ŞEY:
    Kendini 'a uzak zannetmemeli. dâimâ: "Yâ Rabbî huzûrundayim; hâlim sana ma'lûm"demeli, İnsanoğlu derde düşer, derman arar. Bâzen de kendi gibi bir mahlûka, meselâ bir hükümdar veyâ bir vekile hâlini arzetmek mevkiine düşer, İşte o zamân, derdini söylemek istediği o zâtın bulunduğu yere kadar gitmek mecburiyetindedir. Bununla berâber vakit ve zamânını da kollamak lâzım. Çünkü gece ile gündüzün herhangi bir saatinde mülakat mümkün olmaz; sonra hüviyetine ait incelemeler... ağır ve üzücü sorgular ve bir takım merâsim...
    İnsan bir hükümdar sarayına girmek ve bir def acık olsun, hükümdar huzûruna çıkmak için bu kadar fedakârlıklara katlanır da, hükümdarlar hükümdarı Allahu teâlâ onu günde beş defa huzûruna da'vet ettiği halde ihmâl eder. Eğer bu ihmal, gafletten değil de inkârdan ileri geliyorsa, yâni kendisini şuursuz bir tabiatın, gelişi güzel ortaya fırlatıverdiği bir serseri sanıyorsa, işin fecaati daha büyüktür. Çünkü kendisinin böyle muazzam bir hükümdarın teb'asından olduğunu öğrenmemesi bir rûh için ne acı bir mahrûmiyettir! Öyle ya, bir insan kalb ve rûhu ile öyle bir zâtâ inanmış ve bağlanmış ki, O'na dayanan yıkılmaz, güvenen aldanmaz, her hususta kâfi, vâfî, afv ve ihsânı sever, kerem ve semâhati bol, kendine kendinden daha yakın, kalbinin en ince sırlarına vâkıf. Öyle ki, gece ve gündüz, hangi saatte ve nerede olursa olsun bir hâcet için mürâcaat lâzım gelince, yerini aramağa, zamânını kollamağa, vâsıtalar kullanmağa lüzum yoktur. Samimî bir kalb ile bir kerre "Ya " dedi mi, o anda kendini sonsuz kudret ve merhamet sâhibi O zât-ı Eceli ü A'lâ'mn huzûrunda bulur. Böyle bir zâtâ intisab gibi yüksek bir şerefi atıp da, O'nun yerine kör, sağır, merhametsiz bir kuvvete bağlanmak, cidden ağlanacak bir şaşkınlıktır!..

Ali Osman Tatlısu
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 07:13:19 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #43 : Ağustos 28, 2009, 12:50:32 ÖS »

http://img149.imageshack.us/img149/5224/74790962.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Vâli (c.c.)   
(Bu muazzam kâinatı ve her an olup biten hâdisâti tek başına tedbîr ve idâre eden.)

    Allahu. teâlâ vâlîler, hükümdarlar yaratan ve bütün varlığı idâre eden biricik ve en büyük Vâlî'dir. Allahu teâlâ öyle bir vâlî-i a'zamdır ki, bütün kâinât daha yaratılmadan önce O'nun kudreti ve tasarrufu altında idi ki, tek bir emirle yokluktan varlığa çıkardı. Vakti gelince her şey ancak O'nun kudret ve tasarrufunun te'siriyle belirir ve yine ancak O'nun terbiye ve irâdesiyle gelişir. Yine vakti gelince ancak O'nun irâdesiyle ölür ve her şey öldükten sonra da O'nun kudret ve tasarrufu altındadır ki, onları yeniden diriltir.
    Allahu teâlâ Vâlfdir. Fakat bildiğimiz valiler gibi olmaktan Müteâlî'dir. Bildiğimiz vâlilerin, vilâyetleri içinde olup bitenler şöyle dursun, oturdukları binanın içinde ve daima temas hâlinde bulundukları adamlarının çevirdikleri fırıldaklardan bile haberleri yoktur. Onların bildikleri birlerle, bilmedikleri yüzbinlerle ifâde olunur. Tedbirlerinin ve yaptıklarının nispeti de budur. Halbuki Allahu teâlâ bütün bir hilkat âleminde neler oluyor ve daha neler olacak, bütün bunları takdîr etmiş, ta'yirı ve tensîp buyurmuştur. Takdirinin hükmüne göre işleri yürüten de ancak kendisidir. O hilkat âleminden, meselâ yalnız insan nev'ini alalım: , her insanın içini, dışını, kâbiliyetini; istidâdını ve bütün rûhî temâyülâtım bilir, İyilikle kötülükten hangisine daha fazla düşkün olduğunu ve bunların ayrıldığı noktaya gelince, hiçbir zorlama ve tazyik görmeden, kendi arzusuyla hangi tarafa yöneleceğini ve istediği gibi tasarruf etmek üzere verdiği ömrünü, servetini, mevkiini nasıl ve hangi yollarda kullanacağını en ince tafsilâ-tiyle bilir ve ona göre ezelde her kul için bir fihrist çizmiştir. 'ın çizdiği bu fihristte, kulun daha vücûdu yaratılmadan, hayâtına âit görüp geçireceği bütün hâdiseler tesbit edilmiştir. Meselâ, Ali'nin hangi tarihte, hangi sene, ay, gün, saat ve dakikada, arz küresinin hangi noktasında, hangi memleketin, hangi mahallesinin, hangi evinin, hangi odasının, hangi köşesinde ve hangi ananın rahminden ve ne sûretle doğacağı ve doğduğu dakikadan i'tibâren, her an geçireceği ahvâli, ne kadar yaşayacağı, müddet-i ömründe kaç nefes alıp vereceği, ciğerlerinin ne kadar hava, mide ve bağırsaklarının ne kadar gıda sarfedeceği, santimine, milimetresine kadar, ağzından ne kadar ve ne mahiyette sözler çıkacağı, kulağının neler işiteceği, gözlerinin neler göreceği, ellerinin neler yapacağı, burnunun neler koklayacağı, ağzının neler tadacağı, kafasının neler düşüneceği, daha daha... meselâ, hangi kadınla evleneceği ve ne kadar çoluk çocuk sâhibi olacağı, iyi veyâ kötü tekmil arzuları, tekmil dış ve iç işleri ilâ-âhirihî, orada yazılmıştır. Her kul vakti gelince dünyâya çıkar, yapıp edeceğini, görüp geçireceğini tamamladıktan sonra, iyi-kötü yaptıklarının karşılığını görmek üzere başka bir âleme geçer gider. Kirâmen Kâtibîn (zabıt kâtipliği yapan melekler) herkesin işlediğini yazar. Bütün vukuat, noktası noktasına herkesin ezeldeki fihristine göre zuhûra gelir, öyle ki, hiçbir harfi şaşmaz, İşte her kul için Hak'kın bu yazdıklarına (ezelî mukadderât) denir ki, kulun alın yazısı demektir. yazar, vakti gelince de yazdığı gibi yapar. Her kul, yazısını görse gerektir.
    Allahu teâlâ, bir tek insanın ahvâlini nasıl böyle ilmiyle, kudretiyle kuşatmışsa, bütün yaratılmışların da görüp geçireceği kâffe-i vukuatı öylece kuşatmıştır. Âlemde körü körüne, rastgele kabilinden hiçbir hâdise yoktur. Ne kadar ehemmiyetsiz olursa olsun, her hâdise mutlakâ O'nun münasip görmesi ve müsâade etmesiyle olur. Bir yaprağın düşmesi, harekete geçen bir zerrenin kımıldayışı hep O'nun izin vermesiyle ve irâdesiyle vukua gelir.
        KULA YARAŞAN ŞEY:
    İnsan kendini kör, sağır bir tabiatın hikmetsiz, gâyesiz, ortaya fırlatıverdiği bir serseri sanmamalı, İnsanın şerefine yazıktır, İnsan böyle bir Vâlî-i A'zam'ın idâresi altında, bütün ahvâli ölçülü ve hesaplı, sicilli muntazam, varlığının önü ile sonu arasında görüp geçeceği duraklar, dönüm noktaları belli bir şahsiyet olduğunu bilmeli ve O'na karşı zulümden, haksızlıktan, sadâkatsızlıktan, terbiyesizlikten, vazifesini kötüye kullanmaktan son derece sakınmalıdır.

Ali Osman Tatlısu
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 09:17:21 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
güliçkimi
Ziyaretçi
« Yanıtla #44 : Ağustos 28, 2009, 12:51:45 ÖS »

http://img220.imageshack.us/img220/3742/98726806.png
Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Bâtin (c.c.)   
(Gizli.)

    Allahu teâlâ'nın varlığı, hem âşikârdır, hem gizlidir. Aşikârdır; çünkü varlığını bildiren izleri, nişanları gözsüzler bile görmüş ve bu hakikatler hakikati yüce varlığa, eşyânın umumî şahâdetini sağırlar bile işitmiştir. Gizlidir; çünkü biz O'nu künhüyle bilemeyiz, amma varlığını kat'î sûrette biliriz. Ortada mâdemki mahlûk var, elbetteki Hâlık vardır. Bu varlara bakarak yaratıcı bir varın varlığını kabûl etmek, akıl için her hâlükârda zarûrettir. Sonra O'nun ilmini, kudretini, her şeyi görüp işittiğini... yine kat'î sûrette biliriz. Varlar içindeki âlimleri izliyerek her şeyi bilen âlime, güçlüleri izleyerek her şeye gücü yeten kâdire, işitenlerden en iyi işitene, görenlerden en iyi görene, yaşayanlardan en kâmil hayat sâhibine geçmek, yine akıl için bir zarurettir. Varlığını Hâlik'a borçlu olan bir var; bilgi, kudret, görme, işitme, yaşama gibi yüksek sıfatları şâyet Hâlik ona bağışlamasaydı, nereden bulacaktı? Bu izler görülüp dururken, o izleri meydana getiren Hâlık'ta, bu sıfatların yokluğunu akıl kabûl eder mi? İşte Allahu teâlâ, yarattığı eserlerden izlenerek bu sûretle bilinirse de (mârifet-i hakîkiyye) ile aslâ bilinmez. Yâni O'nu tam bir biliş ile tanımak, hiçbir mahlûk için mümkün değildir. Çünkü mahlûkun akılları da, bilgileri de mütenâhidir. Mahdut bir çerçeve içine münhasırdır. Allahu teâlâ ise gayr-i mütenâhî-dir. Önü, sonu olmayan bir varlık ve aslâ bitmez, tükenmez ilim ve kudret sâhibidir. Mütenâhînin, gayr-i mütenâhîye tam bir bilgi ile ulaşması muhaldir. Meselâ, uçsuz, kenarsız denizleri bir fincana sığdırmak imkânı var mıdır? Onun için O'nun bir ismi de (El-Bâtın) dır. O'nu tam bir biliş ile bilmek, insan tâkatinin ilerisinde olduğu içindir ki, hiç kimse bununla mükellef tutulmamıştır. bilgisi husûsundaki mükellefiyetimizin derecesi, O'nun varlığına, birliğine ve her şeyi bildiğine, görüp işittiğine, gücü, kudreti her şeye kâfî olduğuna, O'nun hiçbir hususta ortağı ve benzeri olmadığına, kemâl sıfatlariyle muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna îmân etmektir. İşte bizim vazifemiz budur. ve Rasûlü bize bu kadarını emretmiştir ve bundan ötesini düşünmeyin, çünkü ne kadar çalışsanız o ciheti anlamaya gücünüz yetmez buyurmuştur. ve Peygamber'in "Burada durun ve buradan ileri geçmeyin" dedikleri yerde durmayıp ta, ileri gitmek için aklını zorlayanlar, ya inkâr veyâ şirk uçurumuna yuvarlanmışlardır. Bunlar ellerindeki terâzinin ne kadar siklet tartabileceğim bilmeyen gâfiller gibidir. Meselâ, miligram tartan terazi de vardır, şâyet birisi bununla balya tartmağa kalkışırsa, neticede balyanın sikletini değil, elindeki terâzinin bütün bütün bozulduğunu görür, başka bir şey öğrenemez. Her şeyin haddi, hudûdu var, o hudut içinde kullanılırsa faydalanılır. Hududu dışında zorlandığı vakit ise, ziyan görülür.
Bilme cihâzımızın da böyle olduğunu unutmamalıyız. Mâlum ya, bir şeyi bilmenin iki yolu vardır: ayan yolu, istidlâl yolu. Bilinecek olan şey, eğer karşınızda bulunuyor, onu aynen ve şahsen gözünüzle açıkça görebiliyorsanız buna ayan-beyan bilmek denir. Kafa gözüyle görüp bilmektir. Eğer bilinecek olan şeyin bizâtihi kendisi görülmeyip de, hâsılları ve tezâhürleri, yâni alâmetleri ve nişanlan görülüyor ve bu alâmetler vâsıtasıyla o şeye eriliyorsa, buna da istidlâl sûretiyle bilmek denir. İstidlal, bir şeyi doğrudan doğruya değil de ona âit bir nişân, bir iz kılavuzluğu ile görmektir ki, bu da akıl gözüyle, kalp gözüyle anlayarak bilmektir. Gerek kafa gözüyle olsun, gerek akıl gözüyle olsun, bu bilgi yollarının son ucu (hayret) durağına varır ve orada kalır, İlmin nihÂyeti, acz ve hayrettir.
    Hiçbir şeyi künhüne ulaşmak ve onu içinden, dışından bütün zerrâtiyle, bütün esrâriyle kavrayabilmek mümkün değildir. Tam bir biliş ile, değil Yaradan'ı, yaratılmışı bile bilmek imkânsızlığı açık bir hakikattir. Yaratılmışlar içinde kendimize en yakın olan, yine kendi şahsımız değil mi? O halde kendi şahsımızı öğrenmek, ötekilerden daha kolay olacak demektir. Öyleyken sorarız, acaba insan kendini tam bir biliş ile öğrenebilmiş midir? Onun ne acîb hazîneleri var ki, gözlerin gördüğü eşyâyı, o çeşitli manzaraları... kulağın işittiği türlü türlü sesleri, o hazînelerde saklayıp senelerce sonra istediğimiz zamân onları oralardan çıkarıp basiretiniz önüne getiriyor. On, onbeş yaşında tekmil Kur'ân'ı ezberlemiş çocuklar görüyoruz. Bâzı insanlar da var ki, bir kütüphane dolabı dolduracak kadar hadîsler, şiirler, kasideler ve birçok ilmî meselelerle hafızalarını donatmışlardır. Bütün bunlar (dimağ) dediğimiz kafatasının içindeki yumuşak maddenin nerelerinde ve nasıl muhafaza ediliyor? Hem öyle muhafaza ki, fotoğraf makineleri, gramofon plâkları bunun yanında sıfır kalıyor. Bunlara, bu esrâra nüfuz etmiş bir insan var mı?
    Allahu teâlâ'nın kudretiyle kurulan bu uzuv, böylece idrakimizin önünde bir muamma halinde dururken, onu yaratan kudreti, künhüyle nasıl idrâk edebiliriz? Hele o kudretin sâhibi, o ekmel varlığı tam bir biliş ile nasıl biliriz? Allahu teâlâ'nın künh-i zâtı bir sırr-ı mutlaktır; o sırrı ancak kendisi bilir. O'nun ihâtaya sığmaktan münezzeh olan azamet ve ululuğu sâhasına yükselmek isteyen fikirler, uçsuz bucaksız deryâlara düşmüş katrecikler gibi mahvolur... biter.
        KULA YARAŞAN ŞEY:
    Allahu teâlâ'nın hakîkatına ereceğim, O'nu ve O'nun ilmini, kudretini ihâta edeceğim diye uğraşmamalı. Zîrâ bu ihâta muhaldir. Böyle muhal ve imkânsız şeylerle uğraşmak Müslümanlıkta yasaktır. Çünkü bunda, faydasız yere emek ve ömür telef etmek vardır. Binâenaleyh Allahu teâlâ'yı tanımak için O'nun zâtı hakkında tefekküre dalmamah. gâyet açık ve âşikâr olan ef âl ve âsânnı, âlâ' ve eltâfını düşünmeli, emirlerini öğrenmeli, bitmez tükenmez lûtuflarının yollarım araştırmalı, neticesiz şeylerle değil, verimli şeylerle uğraşmalı, dünya ve âhiretin saâdetini kazanmaya bakmalı.
    Muhakkak sûrette bilinmelidir ki, kendisince faydalı şeyleri bırakıp ta neticesiz şeylerle çene yarışına çıkanlar, şeytana uymuş insanlardır.

Ali Osman Tatlısu
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 09:19:17 ÖS Gönderen: güliçkimi » Logged
Sayfa: 1 2 [3] 4 5 6   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: