|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #15 : Temmuz 11, 2009, 06:36:28 ÖS » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #16 : Temmuz 11, 2009, 06:50:37 ÖS » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #17 : Temmuz 11, 2009, 06:59:49 ÖS » |
|
 Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim.. Şanı yüce” anlamına gelen bu “el – Macid” ismi şerifi Kuranı kerimde el macid olarak geçmemekte. Ancak mübalağa sığasıyla “el- Mecid” olarak Kur’anda iki defa geçmekte.
İnsanlar arasında da şanı yüce insanlar vardır. Ancak onlar doğarlar ve ölürler . Elinin erdiği , gözünün gördüğü, gücünün yettiği kadar cömertlik yapar cesaret gösterir.
Şanı yüce ın görmediği bilmediği , gücünün yetmediği yoktur. “el – Macid” e iman eden bizlerde güneş gibi pisliklerden yücelerde olacağız ama pisliği kurutacağız. Güllerle içiçe olup güzelliklere renk ve koku katacağız .
Yolcunun yoldaşı, gariplerin arkadaşı , yetimlerin gönüldaşı , hastaların ilacı, mazlumların acısını paylaşan, zalimlerin zulmünü engelleyen olarak şanımızı yüceltmeye çalışacağız.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #18 : Temmuz 11, 2009, 07:10:04 ÖS » |
|
 Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim.. çok adil” anlamına gelen bu ismi celili Kur’anı kerimde bu haliyle geçmez. Ancak Yunus suresi ayet 54 de “Aralarında adaletle hükmolunur ve onlar zulmedilmezler, haksızlık yapılmaz” buyurur. Adaletle hükmedecek olan (c.c.) dır.
Bedenimizi yaratırken dengeli yaratan, dağları, denizleri, karıncayı, fili yaratırken dengeli yaratan Rabbimizin koyduğu kanunlarıda tabiata koyduğu kanunlar gibi dengeli, sağlam ve estetik ve her çağa uygundur.
“ ’ın koyduğu kanunlar 1400 sene önce nazil oldu. O günün şartlarına uygundu. Günümüze uygun değil” diyenler acaba bu tabiat kanunları Hz. Adem’in şartlarına uygundu, biz bu çağda Hz. Adem’in içtiği suyu içmeyiz, soluduğu havayı solumayız bize milenyum havası, suyu, ekmeği, güneşi lazım. Biz bu eskimiş güneşi istemeyiz” diyorlar mı acaba?
O güneşi, havayı, suyu yaratan , bizim adil olmamız için Kur’anını indirmiştir. O Kur’an bize adaleti emreder.
El-Muksit’e iman eden bizlerin adaleti ayakta tutmamız istenmekte. ’ın adaleti, kendi aleyhimize, anne baba, akrabalarımızın aleyhine bile olsa, hak sahibi zenginse, fakirin aleyhine olarak adaleti ayakta tutmakla görevliyiz. Hak sahibi fakirse zenginin aleyhine bile olsa yine adaleti yerine getirmeliyiz.
En sevmediğiniz bir insanla babanız veya anneniz mahkemelik olsa, babanız veya anneniz haksız ise siz haklının tarafında olun.
Dostlarınızın suçunu paylaşmayın, savunmayın, ama cezasını paylaşın.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
sevdaçkimi
|
 |
« Yanıtla #19 : Temmuz 11, 2009, 09:19:18 ÖS » |
|
El-Melîk (cc)(Bütün kâinâtın sâhibi, bi'1-esale ve mutlak sûrette hükümdârı) Görüyoruz ki, dünya yüzünde bir çok hükümdarlar var, her hükümdârın bir yurdu, teb'ası, ordusu, idârî teşkilâtı var Hiç bir hükümdar, yabancı bir kuvvetin yurduna saldırmasına, yurdundan bir parçasını koparmasına veya işlerine karışmasına tahammül edemez ve buna meydan vermemek için bütün kuvvetiyle çalışır Hükümdar, teb'asıyle yakından ilgilenmek, onların ahvâline vâkıf olmak, aralarında haklıyı haksızı, iyiyi kötüyü, hırsızı doğruyu, zâlimi mazlûmu, sâdıkı hâini bilmek ister Bunun için inzibâtî kuvvetler, kanunlar, hâkimler, mahkemeler, hapishâneler gibi bir çok teşkilât vücuda getirmek ve bu teşkilâtı beslemek ve ayakta tutmak için teb'asından vergiler almak mecburiyetindedir Arâzisi ne adar geniş, teb'ası ne kadar çok, ordusu ne kadar kuvvetli olursa olsun, dünya hükümdarlarından hiç birinin hükümdarlığı hakikî ve bi'1-esâle değildir Belki Allahu teâlâ tarafından muvakkaten iktidar mevkiine getirilmiş mecâzî ve niyâbî birer memuriyetten ibârettir ve bunlardan her biri hakîkî hükümdarı bildiren küçük birer izdir O izlerden hakîkî hükümdar sezilir Kâinâtın ezelî ve ebedî tek hükümdârı ancak Allahu teâlâ'dır Kâinatda hakîkî ve mutlak olarak hükümdarlık ancak Allahu teâlâ'nın hakkıdır Bu sıfatda O'na denk olacak başka bir hükümdar yoktur Çünkü mülkü yaratan O'dur, bütün mahlûkâtı yoktan var eden O'dur O'nun mülkünün genişliğini, ordularının sayısını yine ancak O bilir Üzerinde bir çok hükümdarların barındığı arz küresi, bu genişliğin içinde nihâyet bir zerre olmaktan ileri değildir (Zerre, milyonlarcası bir araya geldiği takdirde ancak görülebilen bir cisimdir) İşte bu sonsuz âlemlerde ve bu sayısız mahlûkat üstünde hâkimiyet ve saltanat ancak O'nundur, ancak O'nun irâdesi, hüküm ve tasarrufu câridir Ancak O'nun istediği olur, istemediği olmaz Fermânını geri döndürecek, hüküm ve kazâsını bozacak yoktur Her dilediğini dilediği gibi yapar Dilerse mülk verir, şah yapar, dilerse pâdişâhken indirir atar, dilerse cebreder, dilerse serbestlik verir, dilerse küçültür, dilerse büyültür, dilerse sıkar, dilerse açar, dilerse yıkar, dilerse yapar, dilerse daha başka âlemler yapar, onlarda da dilediği gibi tasarruf eder Velhasıl bu muazzam devletde, bu sonsuz mülk ve saltanatta her şeyin varlığı veya yokluğu O'nun bir tek irâdesine bağlıdır "Ol" deyince oluverir "Olma" derse bir lâhzada her şey yokluğa dönüverir Her şey O'nun kudreti altında makhur, herkes O'nun irâdesine tâbî, fermânına baş eğmeye mecburdur O'nun müsaadesi olmadan kimin haddine düşmüş ki, O'nun karşısında hükümdarlık da'vâ etsin , O'nun mülküne göz diksin Hükümdarlar teb'asından vergi alır Allahu teâlâ mahlûkâtından bir şey almaz, her şeyi O verir O, kâinâta muhtaç değil, kâinat O'na her lâhza muhtaçtır Kâinat üzerinde tasarrufu bi'l-istiklâldir Yardımcıya, vezire, vekile, vâsıtaya ihtiyacı yoktur Bütün dünya hükümdarları bir araya gelseler O'nun irâdesi inzimam etmedikçe hiç bir şey yapamazlar O pâdişâhlar pâdişâhı, hükümdarlar hükümdarı, dünyâyı bir çalışma yeri, âhir eti de hesap günü olarak yaratmıştır Mahkeme-i kübrâ oradadır İyiler için cennetler, kötüler için cehennem hazırlanmıştır Herkes âkıbetini görecektir O günden ve o mahkemeden kaçıp kurtulacak bir sığınak da yoktur BU İSM-İ ŞERÎF HÜKMÜNCE KUL İÇİN GEREKEN ŞEY: Kendisinin önü, sonu nereye varacağı belirsiz bir serseri değil, Alîm ve Habîr, Rahîm ve Kâdir bir hükümdârın hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu ve hayâtı boyunca, iyi kötü bütün söylediklerinin, yapıp ettiklerinin, görüp işittiklerinin kamusunun muntazam kayıtlarla tesbit ve tescil edilmekte olduğunu ve mahkeme-i kübrâda bütün bu dosyaların ortaya dökülüp hesâbı sorulacağını kat'i sûrette bilerek, giderini ona göre ayarlamaktır Hele yüksek mevki'ler, hudutsuz salâhiyetler çok defa insanı sarhoş eder Öte taraftan mürâilerin, dalkavukların uyuşturucu sözleri de insana kendisini düşünmeyi güçleştirir İşte o zaman gurûra , hodgâmlığa kayar Kendisini hiç bir şey değilken âmir yapan, hükümdar yapan, her şey yapan Hâlik-ı zü'1-celâlini ve buyruklarını unutur, isyan eder Küfrân-ı ni'metde bulunur, gadabına çarpılır ve bir daha da nu kimse kurtaramaz Dünyanın bir gölge gibi geçici ni'met ve devletleriyle gevşeyip bayılmamalı, o ni'meti vereni düşünüp daha ziyâde ayılmalıO'nu veren 'ın almağa da kâdir bulunduğunu ve düşmez kalkmaz yalnız 'tan başka olmadığını bilmeli de, kendisinin nihâyet muayyen bir zaman için ücretle tutulmuş bir çoban vaziyetinde olduğunu ve idâresi altındaki koyunların hastasına bakar, geride kalanlarını gözetirse ücretini almağa hakkı olacağını, böyle yapmaz'sa mücâzâta çarpılacağını aslâ unutmamalı Günün birinde bu muvakkat tasarruf kudreti, müddeti bitip de hakiki sâhibine dönünce, bu hakikat anlaşılır Lâkin onu sonradan değil, önceden anlamak ve ona göre ondan faydalanmak gerektir
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
sevdaçkimi
|
 |
« Yanıtla #20 : Temmuz 11, 2009, 09:21:59 ÖS » |
|
El Muksit(c.c)
Çok adil” anlamına gelen bu ismi celili Kur’anı kerimde bu haliyle geçmez. Ancak Yunus suresi ayet 54 de “Aralarında adaletle hükmolunur ve onlar zulmedilmezler, haksızlık yapılmaz” buyurur. Adaletle hükmedecek olan (c.c.) dır.
Bedenimizi yaratırken dengeli yaratan, dağları, denizleri, karıncayı, fili yaratırken dengeli yaratan Rabbimizin koyduğu kanunlarıda tabiata koyduğu kanunlar gibi dengeli, sağlam ve estetik ve her çağa uygundur.
“ ’ın koyduğu kanunlar 1400 sene önce nazil oldu. O günün şartlarına uygundu. Günümüze uygun değil” diyenler acaba bu tabiat kanunları Hz. Adem’in şartlarına uygundu, biz bu çağda Hz. Adem’in içtiği suyu içmeyiz, soluduğu havayı solumayız bize milenyum havası, suyu, ekmeği, güneşi lazım. Biz bu eskimiş güneşi istemeyiz” diyorlar mı acaba?
O güneşi, havayı, suyu yaratan , bizim adil olmamız için Kur’anını indirmiştir. O Kur’an bize adaleti emreder.
El-Muksit’e iman eden bizlerin adaleti ayakta tutmamız istenmekte. ’ın adaleti, kendi aleyhimize, anne baba, akrabalarımızın aleyhine bile olsa, hak sahibi zenginse, fakirin aleyhine olarak adaleti ayakta tutmakla görevliyiz. Hak sahibi fakirse zenginin aleyhine bile olsa yine adaleti yerine getirmeliyiz.
En sevmediğiniz bir insanla babanız veya anneniz mahkemelik olsa, babanız veya anneniz haksız ise siz haklının tarafında olun.
Dostlarınızın suçunu paylaşmayın, savunmayın, ama cezasını paylaşın.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|
|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #22 : Ağustos 28, 2009, 11:34:57 ÖÖ » |
|
 Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim.. [JUSTIFY] El-Kebîr (c.c.)
(Pekbüyük) Göklerde ve yerde eşsiz tek büyük O'dur. Kâinâtın büyüklüğü, elbette ki Yaradan'ın büyüklüğüne delâlet eder. Bulutsuz berrak bir gecede, başını gökyüzüne kaldıran ve orada sayısız yıldızların ışıldadıklarını gören aklı başında, iz'ânı yerinde bir insanın bu büyüklüğe hayrân olmaması mümkün müdür? O parlayan yıldızların herbiri, bizim güneş gibi güneştir ve herbiri başlıbaşına bir âlemin merkezidir. GÖKLERİN ESRÂRINI ÇÖZMEYE ÇALIŞAN İLİMLER: Bu ilimler diyor ki, güneş bir âlemdir. Göklerin derinlikleri içinde böyle nice güneşler ve herbirinin etrâfında nice yavrular ve torunlar vardır. Fakat bu güneşlerin sayısı, bugün kat'î olarak tesbît edilememiştir ve o kadar çalışmalara rağmen tesbîtine de imkân yoktur; çünkü ihâtâ dâiresi genişledikçe, ufuklar nâmütenâhîliğe doğru açılıp gidiyor. Bugün bu ilimlerin elindeki netice şudur: Nâmütenahî fezâ içinde, nâmütenahi güneşler vardır. Halbuki mahlûkat, nâmütenahi olamaz, mahlûkat hakkında kullandığımız nâmütenahî sözü, bizim bilgimize ve ihâtamıza göredir; yoksa 'ın ilminde sayısı, zaman ve mekân yönünden sınırlı apaçık bellidir. "Nâmütenahî fezâ içinde, nâmütenahî güneşler vardır." sözü, hakîki bir nâmütenahi. lik mefhûmunu değil, kâinatın bizim idrâk ve ihâta çerçevemize sığmıyacak kadar büyüklüğünü ifâde içindir. Farzedelim, fikir kadar serî bir vâsıtamız olsun, bu nakil vâsıtası, bir hat-tı müstakîm üstünde, bizi semânın ölçülmesi imkânsız olan derinlikleri içine sülüklesin, yâni sâniyede bir milyon güneşin önünden geçirsin; bu şekilde, yâni sâniyede bir milyon güneş tâdât etmek şartiyle, ömrümüz olsa da milyarlarca asır gitsek, yaratılmış âlemlerin yine pek azını saymış oluruz ve daha milyarlarca asır mesâfeler alsak ve sonra etrâfımıza bir göz atsak, yine içinde güneşlerin kaynaştığı muazzam bir gökyüzü göreceğiz ki, bu güneşler aczimizle alay eder gibi, bize uzaklardan göz kırpmağa devâm edip duracaklardır. İşte akıllan durduran, insan havsalasına sığmayan bu varlık, O'nun tek bir irâdesiyle meydana gelmiştir ve O, isterse tek bir irâde ile daha başka âlemler de yaratır, yine kudretinden bir zerre eksilmez. Bir zerreyi yaratmakla, bu ölçüsüz, sayısız âlemleri yaratmanın O'na göre aslâ bir farkı yoktur. Velhâsıl her şeyin varlığı veya yokluğu, Allahu teâlâ'nın bir irâdesine bağlıdır. Ol! deyince oluverir. Olma! derse bir anda her şey yokluğa dönüverir. Bu, ne kudrettir, ne büyüklüktür! BU İSM-İ ŞERÎF HÜKMÜNCE KULA YARAŞAN ŞEY: Yalnız 'tan korkmak, yalnız 'ı sevmek, yalnız 'a kul olmaktır. Korku iki türlüdür; biri, haksız yere evbark söndüren zorbaların zulmünden korkmaktır. Bu korku, gönüllerde o zorbalara karşı nefret ve istikrah uyandırır. Öteki de en yüksek kuvvet ve kudret sâhibi olduğu halde, suçlar bağışlayan, hâcetler bitiren, af ve ihsânı bol, keremkâr bir zâtı sevmek neticesi olan korkudur. Bu korku gönüllerde, o zâta karşı derin bir saygı husûle getirir. Allahu teâlâ'ya karşı olan korku işte budur. Buna daha ziyâde "haşyet" denir. Bu haşyeti duyan gönüller, 'ın emir ve fermânını her şeyin, her hatır ve nüfûzun üstünde tutarlar. Hatırını saydığımız veyâ nüfûzundan korktuğumuz kimselere hoş görünmek gayreti, 'ın emir ve fermanım ihmâl veyâ inkâra sebep olmamalıdır. İnsanoğlu için en büyük musibet, 'ın gadabına uğramaktır. En büyük kazanç da, kişinin kendini 'a sev dirmesidir. İnsanların sevgisini kazanmak veyâ onların gözünden düşmek, ehemmiyetli bir şey değildir. Çünkü Allahu teâlâ'nın ezelî takdirine karşı, bunların hiçbir te'sîri olamaz. Bir kimse yanında makbûl ise, bütün insanlar ondan yüz çevirseler, ona hiçbir zarar gelmez. Bunun aksi- ne olarak, yanında makbûl olmayan bir kimseye bütün insanların hürmet ve ta'zîmi ne fayda te'mîn eder? Hâlık'ı unutup da, mahlûkun gözüne girmeye çalışanlar, efendisini bırakıp da, kendini kapı yoldaşlarına beğendirmeğe çalışan ahmak hizmetçilere benzer. Hem de çalışıp çabalıyarak kendini mahlûka sevdirenler, Hâlık'ın ezelî hükmünü değiştiremiyeceklerinden, beyhûde yorulmuş olurlar. Velhâsıl nazarlar, ancak 'ın râzı olacağı yere dikilmelidir. Gönüller yalnız O'nun rızâsı ile ferahlanmalı, ancak O'nun gazabı ile kederlenmelidir. Bir kimseden halkın yüz çevirmesi, o kimsenin Hâlık'a ilticâsını mûcip olduğundan, ondan kederlenmek şöyle dursun, daha sevinmek lâzımdır. Şu muhakkak ki, halkın teveccühüne aldanmak bir nevî sarhoşluktur.Ali Osman Tatlısu[/COLOR][/JUSTIFY]
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 11:36:01 ÖÖ Gönderen: güliçkimi »
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #23 : Ağustos 28, 2009, 11:41:42 ÖÖ » |
|
 Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim.. El-Hafîz (c.c.)
(Yapılan işleri bütün tafsilâtiyle tutan, her şeyi, belli vaktine kadar âfât ve belâdan saklıyan.)
Allahu teâlâ, insanlar tarafından yapılan hiçbir şeyi kaçırmaz. İyiden, kötüden, insanların yaptıkları bütün işleri, konuştukları bütün sözleri, kafalarındaki bütün niyetleri ve düşünceleri bir bir bilir, hiçbirini unutmaz, hiçbirinde yanılmaz, hiçbirini başkalarına karıştırmaz. O'nun için, yapılan kötülüklerin hiçbir zerresi kaybolmaz, yapan cezâsını bulur. ALLAHU TEÂLÂ, KÂİNATI MUHAFAZA BUYURMAKTADIR: Gökleri, yeri ve kamu yaratılmışları, ta'yin edilen ömürlerini tamamlayıncaya kadar, her türlü âfât ve belâdan muhâfaza buyurmaktadır. Bu sâyededir ki, fezâlar içinde ölçüye sığmaz bir hızla uçuşan sayısız ecrâm, birbiriyle çarpışmadan, herbiri kendi hudûdu içinde yüzmektedir. Allahu teâlâ, her mahlûkuna, kendine zararlı olan şeyleri bilecek bir his ilham buyurmuştur. Bu da El-Hafîz ism-i şerifinin tecelliyâtındandır. Bir hayvan kimyevî tahlil raporuna muhtâc olmadan, kendine muzır olan otları bilir ve yemez. İnsanlara da, muzır olan şeyleri haram kılmıştır. Meselâ, halâl, zülâl bir yemek ekşir veya bozulursa, bir ekmek yanarsa, harâm olur. Çünkü onlar artık gıda maddesi olmaktan çıkmış, uzviyeti zehirleyen muzır şeyler hâline gelmiştir. , insanların maddî varlıklarını zehirleyen bu kabil şeyleri, fuhşu, alkolü ve benzerlerini haram kıldığı gibi, ma'nevî varlıklarını zehirleyen dalâleti, sapıklığı, câhilliği ve benzerini de haram kılmıştır. HARAM, HALÂL SINIRLARINI GÖZETMEYENLER: Allahu teâlâ'nın insanları maddî, ma'nevî zararlardan, zulmetlerden muhâfaza için; akıl, fikir, basîret vermesi, peygamberler göndermesi, kitaplar indirmesi, halâli, harâmı bildimesi hep bu ism-i şerifin hükmü olarak şükrü ödenmez ni'metlerdir. Hem ister ki, insanlar bu ni'metlerden faydalansınlar. Nankörlük etmesinler. Onun için , bunlardan faydalanmak isteyenlerin hafızıdır. Onları günahlara dalmaktan, sapıklara uymaktan, her türlü kötünün kötülüğünden muhâfaza buyurur. Fakat, ni'metlere karşı körlükte isrâr ile inkâr ve şirk bataklarına sapan nankörler, kendi arzuları ile Allahu teâlâ'nın hıfz ve himâyesinden yüz çevirmişler demektir. Onun için onlar hakkında El-Hafîz ismiyle muâmele buyurmaz. Er-Rakîb ismi ile muâmele buyurur. Onların gözlerini ve kalplerini çevirir, körlük ve dalâlet yaratır. Karanlıklara bırakır ve bir daha onları nûra çıkaracak bir dost ve muhâfız da bulunmaz. Bu nasipsizler 'ın verdiği imkânlardan faydalanmağı arzu etmediklerinden mes'uliyet kendilerine âittir. KULA GEREKEN ŞEY: 'ın ihsan ettiği muhâfaza vâsıtalarını iyi kullanmak, yaptığı iyiliklerin veyâ kötülüklerin bir zerresinin bile ,kaybomıyacağına ve günün birinde önüne çıkacağına inanarak, iyilikleri çoğaltıp, kötülüklerden sakınmaktır.
Ali Osman Tatlısu
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #24 : Ağustos 28, 2009, 11:48:00 ÖÖ » |
|
El-Alîm (c.c.)
(Her şeyi çok iyi bilen.)
Allahu teâlâ Alîm'dir. Her şeyi bilir. Olmuşları bildiği gibi, olacakları da, olmuşlar kadar açık bilir. Zamânın başladığı tarihten sonuna kadar olmuş, olacak her şey 'ın ilminde her lâhza hazırdır. Hiç bir hâdise 'ın ilminden bir lâhza dışarıda kalamaz. Hiç bir şey O'na karşı kendini gizliyemez. Mahlûkat O'nun yaratmasiyle var olduğu gibi, O'nun tâyin ettiği kadar yaşar, yer, içer. O'nun müsâade ettiği kadar bilir. İlerisini bilemez. Öteki sıfatları da böyledir. Meselâ, 'ın muktedir kıldığı kadar yapar, ilerisine gücü yetmez. O'nun irâde ettiği kadar görür, işitir, ilerisinden haberi olmaz. İnsanların her şeyi bir hudut içinde ve bir ölçüye göre olduğu gibi, bilgileri de böyle. İNSANLARDAKİ İLMİN KIYMETİ: Bu varlık içinde insanın bildiği bir ise, bilmediği hadsiz ve hesapsızdır. Meselâ, arz küresi, insanın evi demektir. İnsan oturduğu evin muhteviyâtını bile henüz tamâmiyle öğrenmiş değildir. Halbuki bu evin içinde, mahzenlerinde, ambarlarında, dolaplarında acaba daha neler var? diye asırlar boyunca durmadan, dinlenmeden araştırmalar yapagelmiştir. Yattığı yerin bir metre altında, altun hazînesini bilemediği için açlıktan ölen bir insan farzedelim. Yâhut devâsız derde düşmüş, ümitsizlik içinde ıztırap çekiyor. Kimbilir o bilinemeyen devâ, belki de hergün çiğneyip geçtiği bir ottadır. İşte bu haller, her şeyi öğrendim zanneden insanların hakîkaten acınacak taraflarıdır. Evet insanlar bir çok şeyler öğrenmiştir, fakat daha öğrenilecek o kadar esrar var ki, bilgi arttıkça bunların kesâfeti de artıyor. Bir de şu var ki, insanlar bildikleri şeylerde tam ve mutlak bir biliş sâhibi olamıyorlar; bütün bilgiler eşyânın ve hâdiselerin dışında kalıyor. İç yüzüne nüfuz etmeye sarfedilen ? gayretlerin sonu, acze varıp dayanıyor. İnsanların bilgi hususundaki aczleri, asıl istikbâle dönünce daha açık canlanır. Bir lâhza sonra ne olacak? Bunu görebilecek bir göz veya gözlük insana verilmiş değildir. Zaten bir insanın nihâyet yüz senelik hayâtı, ezellerin, ebedlerin sonsuzluğu içinde nedir ki? Göz açıp yumacak kadar bir zaman değil mi? Bu kadar kısa bir ömür içinde neyi görecek, neyi bilecek? Eğer aczini görebilirse ne mutlu! İnsanoğlu, bu günkü atom devrinde elindeki hikmet ve kimyânın ışığıyle denizlerin dibinde yüzmesine, havaların üstünde gezmesine rağmen, bilgisi de, kendisi de dar bir çember içinde bağlı bulunmaktadır. Meselâ, oturduğu arzın sathından merkezine doğru yüz kilometre inemediği gibi, aksi istikamette de başını alıp hudutsuz uzaklaşamaz. Halbuki arzın tabiî büyüklüğüne bakarak bu kadarcık mesâfe, bir yumurta kabuğu kalınlığı demek olduğuna göre, mağrur insan, iki kabuk arasına sıkışmış kalmış bir vaziyette olduğunu unutur veya idrak etmez de, her şeyi bilirim ve her şeyi yaparım zanneder. Zaman olur ki, insan bildiklerini unutur da bilmez hâle gelir. (Unutmak, ilmin âfetidir.) Bâzan da insan bildiği şeyde yanılır ve yanlış bilir. Hakkı bâtıl, bâtılı hak sanır. Hele bu ne kadar fecidir! KULA GEREKEN ŞEY: İnsanda birtakım kemâller bulunduğuna şüphe yok, fakat bunların mahdut olduğunda da şüphe yoktur. Öyle ki; insanın yaşayışı mahdut, mevkii mahdut, bilgisi mahdut, iktidârı mahdut, her şey mahduttur. Kendisinde gördüğü bu mahdut
Ali Osman Tatlısu
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 11:49:11 ÖÖ Gönderen: güliçkimi »
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #25 : Ağustos 28, 2009, 11:50:49 ÖÖ » |
|
 Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim.. El-Azim (c.c.)
(Pek azametli.)
Azamet, büyüklük ma'nâsınadır. Hakikî büyüklük 'a mahsustur.Yerde, gökte, bütün varlık içinde mutlak ve ekmel büyüklük ancakO'nundur ve herşey O'nun büyüklüğüne şâhittir. Bu sıfatta da 'aherhangi bir denk bulunması muhaldir. Çünkü her şey, her an ve herhususta, 'a ihtiyacını gösterip dururken büyüklük bahis mevzuuolur mu? İhtiyâç ile büyüklük birbirine zıt şeylerdir. Varlığımızı O'naborçlu olduğumuz gibi, kafamızda ve kasamızda ne varsa, onları da O'naborçluyuz. İhtiyaçlarımızın husûlü O'nun lûtf ve keremine bağlı,maksatlarımızın meydana gelmesi O'nun irâdesine mütevakkıftır. MAHLÛKUN BÜYÜKLÜĞÜ: Yaradılmışlar kendi aralarında içlerinden bâzıları hakkında "büyük"sözünü kullanırlar. Meselâ, zaferler kazanmış bir komutana büyük asker,bilgi şûbelerinin her hangi birinde yepyeni mevzular açana büyük âlim,Süleymâniye câmii gibi seyrânı bile insana hayranlık veren eserlerkurana büyük mimar... derler. Kendilerine büyüklük ünvânı verilen buzâtların büyüklüklerini isbat eden alâmet, şüphe yok ki, her birininortaya koyduğu eserdir. Bu eserlere ne kadar nüfuz edilirse, onlarınbüyüklük dereceleri o kadar iyi anlaşılmış olur ve o nisbette degönüllerde kendilerine karşı bir sevgi ve tâzim hissi uyanır. Fakat bueserlere nüfuz edebilmek de bilgiye bağlıdır. Süleymâniye câmiinin birâbide-i san'at olduğunu ben de görüyorsam da, san'atın bütüninceliklerine vâkıf olan bir mimar-mühendis kadar zevk alamam. ALLÂHU TEÂLÂ BÜYÜKLER BÜYÜĞÜDÜR: İyice düşünülünce tasdik edilir ki, büyük dediğimiz bu adamları birdamlacık sudan meydana getiren ve onlara büyüklük vasfını kazandıran,kudret ve kâbiliyet bağışlıyan, büyükler büyüğü Allahu teâlâ, dahaevvel sezilmek, sevgi ve saygının en yükseği ona tahsis edilmek iktizâeder. Her göz attığımız noktada, 'ın yarattığı, bir değil,milyarlarca eser görüyoruz. Bir çimen yaprağı, teâlâ'nın sun'undaki büyüklüğü gösterenbir kitaptır. Ufak bir çimen yaprağında, Süleymâniye câmiinden ziyâdesan'at esrârı bulunduğuna şüphe yoktur. Ben bir nebatat mütehassısıolmadığım halde, kaba görüşlerimle, bu çimen yaprağındaki esrâratamâmiyle nüfuz edilerek künhüne, son haddine ulaşıp, son esrâra eldokundurmanın imkânsızlığına kâniim. Evet, yaprağın eb'âdı, üst ve arka satıhlarının kuruluşu, rengi,biçimi, dokunuşu, cilâsı, kokusu... birer bahis değil midir? Sonragörüyoruz ki, yaprağın tam ortasında uzanmış bir ana damardan ikitarafa nasıl birçok damarlar ayrılmış ve her ayrılan damar mütemâdiyençatallanıp gitmiştir. Öyle ki, bu çatallanmalar gözle ve hattâmikroskopla görülemiyecek kadar incelmiştir. Allahu teâlâ o yaprağagıdalanma ve nemâlanma kuvvetleri bahşetmiştir. O kuvvetlerletoprakların alünda kendine yarayan ve dağınık bir halde bulunan gıdamaddelerini bir hortum gibi nasıl kendine çekiyor. Bu gıda zerreleriırmaklar gibi o damarlardan akıyor. Yaprağın her zerresi bundannasibini alarak, süt emen yavrucaklar gibi o da büyüyüp gidiyor. Muhakkak ki, o yaprağın içinde ve dışında çok geniş bir teşkilâtvar... Alan, veren, çeken, toplayan, saklayan, bağlayan, ıslatan,kurutan, dokuyan cihâzlar, teller, düğmeler var. Bunlar Allahuteâlâ'nın emir ve takdiri ile durmadan işleyip duruyor. İnsan bunlarınne ince, ne acaip şeyler olduğunu öğrenmeğe kalkışsa, sonu acze varırdayanır. İşte Allahu teâlâ'nın büyüklüğünü görmek ve öğrenmekisteyenler için bir çimen yaprağı, bir kitap kadar derin ve geniştir. KULA GEREKEN ŞEY: Küçük bir yaprağın yaradılışındaki esrara nüfuz edemiyeceğinianlayan bir insan, onu yeryüzünde henüz ismini, cismini öğrenemediğimizmilyarlarca çeşit nebâtâtâ, yüksek dağlara, engin denizlere ve odenizlerde yaşıyan hadsiz hesapsız acâip mahlûkâta ölçmeli de, kâinâtınyaradılışındaki hikmet ve esrârın zihinler yırtıcı heybeti karşısındaYaradan'a secdeye kapanmalı ve "Yâ Rabbe'l-âlemîn! Büyüksün, büyüksün.Büyüklük, ancak Sen'in şânındır. Bizi ancak Sana kulluk edip, rızânaeren kullarına kat! Câhillerin, Sen'in şânına yaraşmıyan sözlerindenSen'i tenzîh ve takdîs ederiz. Bizi onlarla berâber tutma" diye dâimalûtf ve merhametini istemelidir.
Ali Osman Tatlısu
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 05:40:10 ÖS Gönderen: güliçkimi »
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #26 : Ağustos 28, 2009, 11:52:46 ÖÖ » |
|
 Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim.. Eş-Şekûr (c.c.)
(Kendi rızâsı için yapılan iyi işleri daha ziyâdesiyle karşılayan.)
Şükür; iyiliği iyilikle karşılamak demektir. Şükür, Allahu teâlâ'ya karşı kulun yapması gereken bir vazifedir. Çünkü onu yaratmış ve sayısız ni'metlerine müstağrak kılmıştır ve bu ni'metlere karşı kullarını şükran veya küfran yollarından herhangi birini seçmek üzere serbest bırakmıştır. Kul şükrederse onun şükrünü karşılıksız bırakmaz. Kul serbestliğini şükür yolunda kullanır; elindeki ni'metleri 'ın râzı olacağı bir surette sarfederse, onun da şükrünü karşılıksız bırakmaz. İyiliği daha geniş iyiliklerle karşılayarak ni'metini arttırır. İyiliklerin çoğalmasına meydan verir. çünkü Allahu teâlâ Şekûr'dûr. Ni'met, esâsen kendisinin olduğu halde, şükreden kullarına mahz-ı lûtfundan, ni'metlerini arttırarak şükür muâmelesi yapar. ŞÜKRAN YOLUNU TUTANLARIN ALÂMETLERİ VE AKIBETLERİ: Kendilerine gelmiş olan ni'metleri, sebeplerden, vasıtalardan değil, ancak 'tan olduğunu i'tiraf ederler. Çünkü onlar hediyeyi getiren uşaklara değil, gönderen efendiye bakarlar. Gönüllerinden inanmışlardır ki, ni'meti yaratan, kısmet eden, gönderen, onunla meşgul olacak kuvvetleri, sebepleri veren, tertip eden ancak 'tır. O halde teşekkür edilmeye lâyık olan O'dur. Şükran yolunu tutanlar, vücutlarının her uzvunu ne iş için yaratılmışsa ancak o işlerde çalıştırırlar. Meselâ, neslin teselsül ve devâmı için ihsan edilmiş bir uzvu, neslin kuruması için kullanmadıkları gibi, hakikatlerin keşfi ile bilgisi kazanmak için bahşedilmiş akıl ve zekâ nûrunu, mefsedetler tervici ve hakların iptâli için kullanmazlar. 'ın verdiği her ni'metin kıymetini bilir ve o ni'metten kendi heveslerine göre değil, 'ın irâdesine ve rızâsına göre faydalanırlar. Allahu teâlâ Şekûr olduğu için, verdiği ni'meti kötüye kullanmayan bu sadâkatli kullarını sever. Sevdiği için onlara yardımeder. İşlerinde muvaffak kılar, ni'metlerini de arttırır. Çünkü, şükrü yerine getirilen ni'metleri arttıracağına dâir 'ın kat'î va'di vardır. KÜFRAN YOLUNU TUTANLARIN ALÂMETLERİ VE AKIBETLERİ: Bunlar da gelmiş olan ni'metleri örterler. O ni'metlere dâir ağızlarından bir kelime olsun işitilmez. Halleriyle, tavırlarıyla gûya kendilerine böyle bir ni'met verilmemiş gibi davranırlar. Hak yoluna bir para sarfetmezler, fakat şeytan yoluna hiç gözünü kırpmadan binlerce lira dökerler... Böylelerine "Kâfir-i ni'met" denir ki, nankör demektir. verdiği ni'metlere karşı bu sûretle nankörlük edenleri sevmez. Sevmediği için onları himâye etmez. Kendi nefisleriyle, arzularıyle başbaşa bırakıverir. Onlar da hevâ ve heveslerine kapılır. Bütün ni'metleri o uğurda çürütürler. Zarardan zarara, felâketten felâkete uğrarlar. Eğer bu zarar ve felâketlerden de akıllanmazlarsa kapıldıkları bu hevâ ve heves cereyanları onları nihayet ebedi helâk ve hüsrana sürükler ve bitirir. Böyle bir âkıbetten 'a sığnırız. KULA GEREKEN ŞEY: Sıhhatini korumak, mevkiini kuvvetlendirmek için, Allahu teâlâ'ya şükretmesini bilmek ve elinden geldiği kadar bunu yerine getirmektir. Sermâyesinin tükenmemesini, bilâkis çoğalmasını isteyen ticârethâne sâhipleriyle, müessesesinin yıkılmamasını, bilâkis uzun ömürlü olmasını isteyen fabrikatörlerin dikkat nazarlarını çekerim. Bu işin hakikî sigortası budur.
Ali Osman Tatlısu
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 05:42:03 ÖS Gönderen: güliçkimi »
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #27 : Ağustos 28, 2009, 11:57:56 ÖÖ » |
|
 Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim.. El-Muhsî (c.c.)
(Nâ-mütenâhî de olsa, bir bir her şeyin sayısını bilen.) Hakîkî nâ-mütenâhîlik Allahu teâlâ'ya mahsustur. Mahlûk ne olursa olsun nâ-mütenâhî olamaz, fakat biz mübâlâğa ma'nâsı ifâde etmek için bu kelimeyi mahlûk hakkında kullandığımız olur. Bu hakîkî değil mecâzîdir. Meselâ, deniz suyunun damlaları ve bu damların zerreleri ne kadardır? Elbette bir sayısı vardır. Lâkin bunu bilmek bizim idrâkimizin çerçevesine sığmaz. Çünkü bizim o zerreleri saymağa kudretimiz yoktur. Bizim ölçümüze sığmayan bu sayıyı, muayyen bir rakamla ifâde edemediğimizden nâ-mütenâhîdir deyip geçiyoruz. Allahu teâlâ ise her şeyi olduğu gibi görür ve bilir, yâni bütün mevcûdatın toptan bir yığın hâlinde, birbirinden seçilmez, karışık bir şekilde değil, cinslerini, nevi'lerini, sınıflarını, fertlerini, zerrelerini birer birer saymış gibi gâyet açık görür ve bilir. Allahu teâlâ, yerde ve göklerde her şeyin sayısını, nâmütenahi de olsa, ihsâ ettiği gibi, müddet-i hayâtımızda ne kadar nefes alıp verdiğimizi de sayar, bilir, iyi, kötü bütün yaptıklarımızı, bir bir bilir ve her ne yapıyorsak bir bir defterimize, hesâbımıza kaydeder. İcâbında bir bir ortaya kor ve söyler. Alîm, Habîr, Şehîd ism-i şeriflerinde olduğu gibi, bu isimde de, dostlarını teşvîk, düşmanlarını tehdît vardır. KULA GEREKEN ŞEY: Mâdemki bütün istediklerimizi Allahu teâlâ bir bir görüyor ve biliyor, o halde yapacaklarımızı yaparken bunu düşünmek, hayr veyâ şer, eğri veyâ doğru, iyi veyâ kötü olup olmadığını hesâb etmektir. Hiçbir lâhza gaflet etmemek, her vakitte, her nefeste, her harekette, her sükûnda kendini gözetip uyanık bulunmak cidden büyüklüktür.
Ali Osman Tatlıs
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 06:08:12 ÖS Gönderen: güliçkimi »
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #28 : Ağustos 28, 2009, 12:00:51 ÖS » |
|
 Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim..
El-Kavîy (c.c.)
(Pek güçlü.)
Allahu teâlâ kaviy'dir, hiçbir zaman kendisine dermansızlık erişmez. Kuvvet, tam bir kudretin ifâdesidir. Yâni " kaviy'dir" demek kudret-i tâmme sâhibidir demektir. O'nun kudreti de öteki sıfatları gibi nâ-mütenâhîdir, tükenmez, gevşemez, hudut içine sığmaz, ölçüye gelmez. Allahu teâlâ kayıtsız şartsız, her şeye kaadirdir ve hiçbir şey 'a karşı kaadir değildir. 'ın kudreti bahsinde zorluk, kolaylık bahis mevzûu olamaz. Bir çimen yaprağını yaratmakla, kâinatı yaratmak birdir. Biri zor, biri kolay değildir. Yaratılmışların isterse milyarlarca emsâlini yaratır ve yine de kudretinden bir zerre eksilmez. Hâsılı, Allahu teâlâ'ya göre ağır ve yorucu bir iş yoktur. Hâdisâtı ezelî takdiri uyarınca yürütmek, mahlûkâtını hıfzetmek, amellerini zaptetmek O'na ağır gelmez. Ne kadar güç, ne kadar büyük olursa olsun, bir işi yapmak için kuvvet ve kudretin yetersizliği yüzünden zorlanmaktan ve kendisine herhangi bir sebeple bir durgunluk ve gevşeklik ârız olmaktan münezzehtir.
Ali Osman Tatlısu
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 06:11:19 ÖS Gönderen: güliçkimi »
|
Logged
|
|
|
|
|
güliçkimi
|
 |
« Yanıtla #29 : Ağustos 28, 2009, 12:02:02 ÖS » |
|
 Gelin hep beraber Esma-ül Hüsnayı öğrenelim.. El-Hay (c.c.)
(Diri, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten.) Hay, diri demektir. Bunun zıddına meyyit denir ki, ölü demektir. Mahlûkat içinde hayat sâhibi olanların ötekilerinden, yâni taş ve toprak gibi hayâtı bulunmayanlardan daha kıymetli olduğunu görüyoruz. Çünkü hayat sâhibi olan her mahlûk, bir bilgi ve faâliyet kaynağıdır. Bilgi ve faâliyet hayâtın izleridir. Fakat bu izler her hayat sâhibinde g değildir ve her hayâtın kıymeti bu izlerle ölçülür. NEBÂTAT, HAYVÂNAT VE İNSANDAKİ HAYAT: Allahu teâlâ hayat sâhiplerine yaradılışlarındaki hikmete göre bir hayat vermiştir. Meselâ, otlar ve ağaçlar hayat sâhibidir. Çünkü onlar da doğar, yer, içer, büyür, ürer ve nihÂyet | ölür. Hallerine göre bilgileri de vardır. Bir âlete, bir vâsıtaya muhtaç olmadan kendilerine yarayanı, yaramayanı ayırdederler. faâliyetleri vardır. Havada, suda, toprağın derinliklerinde, büyümesine, üremesine yarayan maddeleri arar bulur, kendilerine çeker, hazmeder. Bizim için türlü meyvalar, gıdalar, devâlar ve daha binler çeşit faydalı şeyler hazırlarlar. Böyle olmakla berâber, kendi hayatlarından daha yüksek, daha kudretli | bir hayat bulunduğundan haberleri yoktur. Halbuki hayvânattaki hayat daha üstündür. Çünkü hayvanlarda fazla olarak duygu da vardır; görür, işitir, hareket serbestliği vardır. Nebâtat gibi olduğu yerde saplanıp kalmaz ve istediği yere gidebilir, yatar, kalkar... Otlar ve ağaçlardaki hayat bunlara bakarak eksik, zayıf ve sönüktür. Onun için hayvânât nebâtata hâkimdir. Çiğner, koparır, yer... Ancak hayvanların üstünde daha üstün bir hayat var ki, Allahu teâlâ Hazretleri bu şerefi de insanlara ihsan buyurmuştur, İnsanlardaki hayat bunlardan daha üstündür. Çünkü bunlarda saydığımız bütün vasıflar insanlarda da var. Fazla olarak insanlarda bir takım kuvvetler daha var ki, bunların hiç biri ötekilerinde yok. Meselâ, insan bir hayvan gibi sâdece görüp işitmekle kalmaz; aynı zamânda bunları düşünür, inceler, mukâyese yapar, muhâkeme eder, neticeler alır. Kaynayan suyun, kapağını fırlatmasından buhar kuvvetini keşfeder. Her işin önündeyken sonunu görür, ona göre vaziyet alır. İşte insanlardaki hayat, akıl ve hayâle sığmayacak kadar büyük hâdiseleri bilmeye ve onları başarıp meydana getirmeye elverişli bir kaynaktır. Bir hayat nerde, ötekilerindeki hayat nerede?.. Onun için insanlar yer yüzünün efendisidir. Demek ki, nebâtatta görülen hayat, basit ve iptidâî bir hayattır. Hayvânattaki hayat daha üstün, insanlardaki hepsinden üstündür. Bu üstünlüğü te'min eden şey ise, hayat vasıflarının kuvvet ve kıymetidir. Hayâtın iptidâî vasıfları, yemek, içmek, doğurup üretmektir. Hayâün yüksek ve kıymetli vasıfları iptidâî vasıflarla berâber bilmek ve yapmaktır. Bu sebeptendir ki, hayatta insanlar bile müsavi olmayıp, bilgisi ve kudreti nisbetinde birbirinden üstündür. Şahıslar olsun, milletler olsun, en ileride bulunanlar, bilgisi ve kudreti en çok, en geniş olanlardır. Şu halde bir şey bilmiyen, bir şey yapamayan insanlar yaşıyor değil, sürünüyor demektir. HAKÎKÎ HAYAT: Allahu teâlâ'ya mahsustur. 'ın hayâtı, ilim ve irâdeye mebde olan ezelî bir sıfattır. Kayıtsız şartsız her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten, ekmel bir hayâttır. Onun için her şeyi görür, işitir, bilir, istediği gibi yapar. Yoksa şuursuz, kör, sağır bir kuvvet değildir. Dinsizler O'na öyle iftiâ ediyorlar. Böyle ise bu herifler, kendilerindeki şuurlu ve irâdeli hayâü nereden ve hangi membâdan almışlardır? Bir eser, müessirinden daha üstün olabilir mi? Yaratılmış olan bir şeyde, kâmil bir hayat görüp dururken, onu yaratanda noksan, bilgisiz bir hayat kabûl etmek bir hezeyandan başka birşey değildir. Allahu teâlâ ölmez, dâimâ hâzır ve nâzırdır. Yaşayan mahlûkâtının hayâtını veren de O'dur. O olmasaydı hayattan zerre kadar eser görülmezdi. Hem O'nu ne gaflet basar, ne uyku. O dâimâ fenâdan, zevalden, hatâdan münezzehtir. Her an Alîm, her an Habîr, her an Kaadir'dir. ŞU HALDE KULA GEREKEN ŞEY: Her işini O'na ısmarlamak ve her hususta ancak O'na dayanıp güvenmektir.
Ali Osman Tatlısu
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2009, 06:15:11 ÖS Gönderen: güliçkimi »
|
Logged
|
|
|
|
|