Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Kur'anı Kerim-Tefsir  (Okunma Sayısı 48 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yakup
Admin
Hep Burda
*******

Karma: 22
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7463



« : Şubat 20, 2010, 12:11:09 ÖS »

1-ALAK SURESİNİN AÇIKLAMASINI OKUYUN(Hakkı Yılmaz)

A- TAKDİM



Adını ikinci ayetteki “alak” sözcüğünden alan bu sure, peygamberimize Mekke`de inen “ilk” suredir.


Bu sureyi anlamak, bu surenin “ilk” sure oluş özelliğini bilmekle mümkündür.



Edebiyattaki “Mukaddime Tekniği” göz önüne alındığında, Alak suresine Kur`an`ın “ön sözü” demek yanlış olmaz. Fıkıh usulü kuralları gereği, bu surenin “İbare”sinden, “İşare”sinden, “Delâlet”inden ve “İktiza”sından, Kur`an`ın bütününe ulaşmak, Kur`an`da nelerin var olduğunu, Kur`an`ın neler içerdiğini anlamak mümkündür.




        Bu sure, “İbare” anlamıyla şahsa münhasır/ kişiye özeldir. Bu sure ile Rabbimiz, peygamberimizi muhatap alıp ona konuşmuştur, ona dikte etmiştir. Bu konuşma tek taraflı bir hitaptır. Rabbimiz bu konuşmayla, Abdullah oğlu Muhammed`e peygamberlik görevi vermiştir.



Bu sure, bir anlamda, Abdullah oğlu Muhammed`in peygamberliğe atanma kararnamesidir.




Rabbimiz bu sure ile peygamberimize ilk talimatlarını vermiş ve peygamberimizin zihninde oluşan soruları gidermiştir. Bu sureyi anlayabilmek için, yukarıda sayılan özellikler dikkatlerden kaçırılmamalıdır.


« Son Düzenleme: Şubat 20, 2010, 12:21:06 ÖS Gönderen: Yakup » Logged

Yakup
Admin
Hep Burda
*******

Karma: 22
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7463



« Yanıtla #1 : Şubat 20, 2010, 12:39:50 ÖS »

B- AYETLERİN İNİŞLERİYLE İLGİLİ MEŞHUR RİVAYET



        ( Sahih-i Buhari Vahy Kitabı 3 numaralı rivayet:  )



[Bize, Yahya ibn Bükeyr, ona Leys, ona Ukayl, ona İbni Şihap, ona Urve ibn Zübeyr, Urve de müminlerin annesi Ayşe`den tahdis etti. Müminlerin annesi Ayşe şöyle dedi:




        Rasülüllah`a ilk vahyin başlayışı, uykuda  “Doğru rüya” dır. Her gördüğü rüya sabah aydınlığı gibi ortaya çıkardı. Sonraları ona, YALNIZLIK  sevdirildi. Hıra dağındaki mağaraya yalnızlığa çekilir, belirli gecelerde ailesinin yanına gelinceye kadar ibadet ederdi. Tekrar yiyecek içecek alır yine giderdi. Tekrar Hadice`nin yanına döner, yiyecek içecek tedarik edip yine giderdi. Ta ki vahy gelene kadar.

        Ve Hıra mağarasında iken ona melek geldi, “oku” dedi. O da  “Ben okuyucu değilim”  dedi. Peygamber buyurdu ki: O zaman melek beni alıp takatım kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine, “oku” dedi. Ben de ona, “Ben okuyucu değilim” dedim. Yine beni alıp, ikinci defa takatım kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine, “ oku” dedi. Ben yine, “Ben okuyucu değilim” dedim. Sonra beni üçüncü defa sıkıştırdı. Sonra bırakıp:

       
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı kan damlasından yarattı. Oku! Rabbin en büyük cömertliğin sahibidir.”



Bunun üzerine Rasulüllah, bu ayetlerle yüreği titreyerek Hadice`ye döndü. “Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz!” dedi. Korkusu gidinceye kadar vücudunu sarıp, örttüler.  Ondan sonra, olanları Hadice`ye haber verdi. “Kendimden korktum” dedi.  Hadice de:




        “Hayır, vallahi. seni ebediyen rüsva etmez. Çünkü sen, yakınlarına sıla yaparsın, acizlerin işini görürsün, fakire yardım eder, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafiri ağırlarsın. Hak vekillerine yardımcı olursun.” dedi. Ve hemen, Peygamberi alıp, amcasının oğlu  Varaka`ya götürdü. Bu kişi cahiliye döneminde Hıristiyan olmuş bir kişi idi. İbranice yazı yazmasını bilir, İncil`den `ın dilediği kadar bazı şeyleri İbranice yazardı. Ve kördü. Hadice, Varaka`ya:

“Amcaoğlu dinle! Kardeşinin oğlu ne söylüyor?” dedi. Varaka:

“Ne var kardeşimin oğlu?” diye sorunca, Rasülüllah, gördüğü şeyleri ona haber verdi. Bunun üzerine Varaka:

“O gördüğün, `ın Musa`ya indirdiği Namus`tur. Ne olurdu, senin davetin günlerinde ben de genç olsaydım. Kavminin seni çıkaracakları/hicrete zorlayacakları zaman sağ olsaydım.” Bunun üzerine Rasülüllah:

        “Onlar beni çıkaracaklar mı?” diye sordu. O da:

        “Senin getirmiş olduğun gibi her getirmiş olanlar, hep düşmanlığa uğramıştır. Senin davet günlerine ulaşırsam sana son derece yardım ederim” dedi. Ondan sonra çok geçmeden Varaka öldü. Ve bir müddet vahy kesildi.]




Bu rivayetin değerlendirilmesi


Alak suresi şimdiye kadar bu rivayet doğrultusunda anlaşılmaya çalışıldı. Biz ise Kur`an ile  anlamaya çalışıyoruz. Ve Kur`an ışığında bu rivayeti mercek altına alınca şu konular ister istemez insanın aklına gelmektedir:

          1- Rivayet, Hz. Ayşe`nin ağzıyla, sanki Hz.Ayşe olaylara tanık olmuş ve anlatmış gibi aktarılmış, geniş bilgi verilmemiştir. Halbuki herkes tarafından bilinmektedir ki, ilk vahyler geldiğinde Ayşe küçük bir çocuktur.

        2- İlk vahylerin uyku esnasında inmediği Kur`an ile sabittir (Necm suresi 11-13. ayetler).[1] Bu durumda, rivayette iddia edildiği gibi ilk vahyler rüyada inmiş ise, Alak suresinden önce inmiş olmalı ve bu rüyada inen vahylere ait başka ayetler de olmalıdır. Böyle bir şeyin kabulü; Kur`an`ın, yani vahyin eksik toparlandığının kabulüdür ki bu durum hem tarihî belgelere hem de Rabbimizin koruma garantisine ters düşer. Ayşe`den rivayet edilenler doğru ise, rivayette sözü edilen vahyler, ancak Ayşe`nin olayları hatırlayabileceği çağına ve peygamberimizin evine dahil olduğu döneme ait vahyler olabilir.

        3- Peygamberimiz, kendisine ilk vahy geldiğinde korkmamıştır, ürpermemiştir (Necm suresi; 13-17. ayetler).[2]

        4- Varaka gaybı bilmez, bilemez. Bu rivayette Varaka tahmin etmenin ötesinde kehanete geçmiş bulunuyor. Gaybı bilmek `a aittir. Aslında rivayetçiler bu bölümü yani peygamberlerin öz yurtlarından çıkarılması meselesini, İbrahim suresi 13. ayetten aparmışlardır. Böylece de Rabbimizin değişmez ve şüphe götürmez beyanını Varaka`ya yamamışlardır.[3]



        5- Kur`an`a göre ilk vahy Hıra mağarasında değil Mescid-i Aksa`da Cennetülme`va denilen yerde olmuştur. Peygamberimiz ile ilgili Hıra mağarasına ait rivayetler, hem peygamberimizi hem de vahyi rencide eder. (Kasas; 86) [4]

        6- Bu rivayet doğru sayılırsa, Kur`an`dan tam üç tane “İkra” sözcüğünün eksikliğini kabul etmemiz gerekir.

        7- Eğer bu rivayet doğru sayılırsa ilk mümin, ilk Müslüman peygamberimiz olmaz. Enam suresi; 14, 163 ve Zümer suresi; 12. ayetlerin hilâfına (aksine, tersine) ilk Müslüman Hadice olmuş olur. (!)[5]

        8- Rivayetteki “ve bir müddet vahy kesildi” ifadesi, karşımıza bir de “ fetret” problemi çıkarmaktadır. Sözlük anlamı olarak; “bir çeviklikten sonra gevşeme, sertlikten sonra yumuşama, güçlülükten sonra gelen zayıflık, aralık, boşluk” demek olan fetret, konumuz itibariyle kısaca, “Tebliğsiz dönem” anlamına gelir. Bu “Tebliğsiz dönem”in ne kadar sürdüğü konusu rivayetlere göre değişmektedir. Bu dönemin 12 gün, 15 gün, 25 gün, 40 gün hatta 3 sene sürdüğünü iddia eden rivayetler vardır. Bu dönemin sebepleri konusunda da rivayetler, birbirleriyle çelişki içinde olan bir çeşitlilik içindedirler.



Örnek olarak Razî`nin nakline göre fetretin sebepleri şunlardır: 


a- Ehli Beyt içinde tırnağı uzun olanlar varmış.

      

b- Peygamberimiz bir savaşta ayağını taşa vurup kanatmış. İşte o zaman  “Sen, kanayan ve karşılaştığı şey yolunda sayılan bir parmak mısın?” diye sızlanmış. Buna da kızmış. Vahyi kesivermiş.

[ Oysa bu olay, Sahih-i Buhari`de başka konular dolayısıyla yer alan ve ilk vahylerin gelmesinden yıllar sonrasına ait bir olaydır.]



c- (İbn Zeyd adıyla) Peygamberimizin evinde, torunları Hasan ile Hüseyin`e ait köpek yavruları varmış. Onun için bir melek olan Cebrail  peygamberimizin evine girememiş.


      

[Oysa peygamberimizin kızı Fatıma; ehli sünnet kaynaklarına göre vahyin başlangıcında henüz beş yaşlarında bir çocuktur ve ehlibeyt imamlarına  göre (Şia kaynaklarına göre) ise peygamberimiz peygamberlik görevi aldıktan beş yıl sonra doğmuştur. Daha ötesi, Fatıma`nın eşi Ali ile evlenmesi hicretin ikinci yılındadır. Yani rivayete göre ilk vahyler sırasında çocuk olan Hasan ve Hüseyin, gerçekte hicretin ikinci yılından sonra dünyaya geleceklerdir.]



d- Yahudiler peygamberimize Zülkarneyn ve Ashab-ı Kehf hakkında sorular sormuşlar, peygamberimiz de “yarın cevap vereyim” demiş, “İnşaallah” dememiş.




[Halbuki Zülkarneyn ve Ashab-ı Kehf`ten Kur`an`da ilk defa 69. sure olan Kehf suresinde söz edilmektedir. Kehf suresi, Alak suresinden en az on sene sonra 69. sırada inmniştir.]




Fetretle ilgili, yani vahyin kesildiği ile ilgili rivayetler çok saçmadır. Gerçekte böyle bir dönem yaşanmamıştır, vahy kesintisiz devam etmiştir. Aslında bu rivayetlerde yer alan fetret konusuna, Duha suresinin 3. ayeti malzeme yapılmıştır.




        “Geleneksel” olarak nitelendirilebilecek çevirmen ve yorumcular bu ayeti; “Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da” şeklinde anlamışlar ve kitaplarına da bu anlamda yansıtmışlar böylece ilk vahylerden bu ayete kadar bir kesintinin olduğunu kabul etmiş görünmüşlerdir. Oysa Duha suresi, iniş sırası olarak 11. suredir. Eğer bu kabul doğru olsaydı, ilk vahylerden sonra bu ayete kadar hiç vahy gelmemiş olması gerekirdi. Veya Duha suresinin 2. sure olması lâzım gelirdi.



Söz konusu ayetin gerçek anlamı; “Rabbin sana darılmayacak ve seni bırakmayacak da” demektir. Yani bu ayetle peygamberimiz ve misyonu âdeta sigorta edilmiş, garantiye alınmıştır.


Bu ayetteki ifadeler, ayetin içeriğine kesinlik kazandırmak için (olacağın kesinliğini tembih için) geçmiş zaman kipiyle gelmiştir. Kur`an`da bunun, şakkı kamer (Ay`ın yarılması) gibi yüzlerce örneği vardır. Duha suresinin söz akışı da bunu ifade etmektedir.
Logged

Yakup
Admin
Hep Burda
*******

Karma: 22
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7463



« Yanıtla #2 : Şubat 20, 2010, 12:44:49 ÖS »

C- BU SURENİN İNİŞ SEBEBİ



        Rabbimizin rahmet ve hidayeti kendi üzerine yazışıdır. Biz daha sonraki ayetlerden öğreneceğiz ki Rabbimiz;

       - Rahman ve rahîmliği gereği rahmeti kendi üzerine borç kılmıştır.
         (En’âm; 12, 54).

        - Hidayeti kendi üzerine yazmıştır (Leyl; 12, Nahl; 9).

        - Her canlıya rızık vermeyi kendi üzerine borç kılmıştır (Hud; 6).



        İşte bunları kendi üzerine borç kılan Rabbimiz, insanlara hidayet etmeyi (doğru yola kılavuzlamayı); onlara akıl ve vicdan vermek, peygamber yollamak ve kitap indirmek suretiyle kendi üzerine borç kılmıştır.



        O günün Mekke`sinin sosyal, siyasal, dinsel ve ahlâkî konumu bir peygamberin gelmesini gerektiriyordu. (Cehalet döneminin sosyal, siyasal ve ahlâkî yapı ve yaşayışını tarih kitaplarından tetkik ediniz.)


Rabbimizin hangi şartlarda toplumlara peygamber gönderdiğini Kur`an`ın bir çok ayetlerinden biliyoruz.

        O günün Mekke`sinde dinî inanç yozlaşmış, bozulmalar sonucu topyekûn (tamamen) müşrikleşmiş bir kitle vardı ve bu kitlenin yüzlerce hatta binlerce tanrıları vardı. Bu kitle içinde tağutî sistemler oluşmuş ve yeni firavunlar meydana gelmişti. Bunlar kendi rabblıklarının, düzenlerinin sarsılmaması için gayret ediyorlardı.



        İşte bu ortamda doğmuş, onların arasında büyümüş bir başka insan vardı. O, Abdullah`ın oğlu Muhammed (sav) idi.  O da onlardan biri olmasına rağmen farklı bir uygulamaya tâbi tutulmuş, Rabbinin özel nimetlerine mazhar olmuştu.



        Henüz peygamber olmadan evvel mazhar olduğu bu nimet; `ın, müşrik olmayan, tektanrıcı bir Müslüman olan İbrahim`e de verdiği “doğruyu bulma yeteneği”ni kendisine de bağışlamış olmasıydı. (Enbiya; 51)[6]



        Evet, kendisine bağışlanan bu anlama ve kavrama yeteneği sayesinde dalâletten (sapkınlıktan) kurtulmuş, tevhit mücadelesi veren, bu uğurda toplumuyla tersleşen bir kimliğe bürünmüştü. Ve artık onlardan birisi değildi. Onların şirkini ve tağuti düzenlerini protesto etmekteydi.



        O tarihte Kâbe, Mekkelilerin halka açık parlâmentosu, ibadet merkezi idi. Ama Kâbe`de yapılan ibadetler; Kâbe`nin çırılçıplak tavaf edilmesi, ıslık çalarak ve el çırparak namaz kılınması şeklinde yapılan, yozlaşmış ibadetlerdi (Enfal; 35).[7]



Kâbe`nin içi ve çevresi yüzlerce yapay tanrı ile dolu idi. İdare de, yöresel firavunların yani Dar-ün Nedve (halk meclisi) üyelerinin kontrolünde idi. Ama artık onlara karşı koyan kimsesiz bir adam vardı: Adı, Muhammed. Abdullah`ın oğlu.




        Kâbe`nin Araplar arasındaki işlevini de dikkate alarak, bir karşılaştırma ve bir saptama yapmak için; önce o günün Mekkesinin emiri, kerimi, kralı Ebu Cehil`i ve sonra da yine o Ümmül gura (anakent) olan Mekke`de doğmuş-büyümüş bir kulu, Abdullah`ın oğlu Muhammed`i (sav)düşünmek gerekir. Ve yine düşünmek gerekir ki Abdullah`ın oğlu Muhammed, o günlerde müşriklerin kıldıkları namazdan farklı bir namaz kılmaktadır.



İşte bu ahval ve şerait içinde gecelerden bir gece  Abdullah`ın oğlu Muhammed, (sav) Kâbe`de namaz kılma girişiminde bulunmuş ama Ebu Cehil buna engel olmuştur (Alak; 9, 10).




Bakara suresi 185. ayete göre Ramazan ayı içinde yer alan bu gece; Duhan suresi  3. ayetteki adıyla “Mübarek Gece” ve Kadr suresindeki adıyla “Kadir Gecesi”dir. Alak suresi 9 ve 10. ayetlerde bahsedilen “Kul”, tüm tefsircilerin ve araştırmacıların oy birliğiyle Abdullah`ın oğlu Muhammed`dir. Bu olay hakkında geniş açıklamayı sünen ve siyer (İslâm Tarihi) kitaplarında bulabilirsiniz.[8]




       İşte bu tartışma (engelleme) sonrasında Abdullah`ın oğlu Muhammed, bulunduğu Mescid-i Haram`dan Mescid-i Aksa`ya yayan yürür (uçmaz). Nitekim bu olay İsra suresi 1. ayette anlatılırken “… Yürüten… tarafından yürütüldüğü…” şeklindeki ifadelerle anlatılır.[9]
Logged

Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: