Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: “Din Batıl İnancı Yok Etmezse,Batıl İnanç Dini Yok Eder”  (Okunma Sayısı 263 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9892



WWW
« : Ağustos 06, 2011, 12:23:09 ÖÖ »

http://www.hicrethaber.com/images/haber/16976.jpg
“Din Batıl İnancı Yok Etmezse,Batıl İnanç Dini Yok Eder”



Yüce , insanoğluna verdiği güç, akıl, irade, düşünme, değerlendirme, gibi maddi ve manevi bütün imkân ve yeteneklerin yanında, nasıl inanacağını, hayatını nasıl düzenleyip yaşayacağını ve kendisine nasıl kulluk ederek dünyada ve ahirette huzurlu olacağını öğretmek üzere peygamber gönderir ve vahiy indirir. Vahiy insana, tarihin aydınlatamadığı geçmişini ve geleceğini aydınlatıp bilgilendirdiği gibi, şimdiki hayatını da nasıl yaşayıp kurtulacağını ve geleceğinin ne olacağını göstermek üzere de yolunu aydınlatır.
Onun için vahiy, insanoğlu için aydınlatan nur/ışıktır, yol gösteren kılavuzdur, doğruyu yanlıştan ayıran ayraç/furkan’dır, gerçekleri kanıtlayan ve yanlışları iptal eden delil/burhan’dır, verilen öğüt/mev’ize’dir, açık delil/beyyinedir, hatırlatma/zikirdir, bilgilendiren kitaptır ve azaptan koruyup cennete götüren dosdoğru yol/sırat-ı mustakimdir. Bütün bunları içeren vahyi indirmesi ’ın insanoğluna rahmeti, iyiliği ve lütfudur

(Vahyin bu nitelikleri için mesela bakınız: Ali İmran 3, 138, Maide 16, Enam 88, 122, Yunus 25, 35, Nahl 89, İsra 9, 174-175, Hac 16, Ahzab 4, Sebe’ 6 vd.)

İnsan, çoğu zaman kabına sığmayarak bid’at ve uydurmalarla, tevessül ve şefaat anlayışlarıyla bu inancı bozmakta, bulandırmakta ve doğru yoldan sapmaktadır. Onun için insan gerçekten ayetlerin belirttiği gibi cahil, nankör, zalim ve isyankârdır. “Kahrolası insan! Ne kadar nankördür!”(80 Abese 17)

Bidat, tevessül ve şefaat anlayışları Şeytan’ın ‘Bermuda Üçgeni’ olup, insanları ağına düşürdüğü ve saptırma amacına ulaştığı en sinsi ve tehlikeli tuzaklardır. Çünkü din ve dindarlık adına bu yollara girilmektedir. Bunu görmek için Cahiliye Arap toplumunun din ve ibadet anlayışına, bugünkü Müslüman toplulukların çoğunun, din yerine onların yaptıklarını aratmayan uygulamalarına, türbeler, yatırlar, erenler, cinler, burçlar, ricalu’l-gayb, Peygamberler, vd. şeyleri aracılar ve şefaatçılar yaparak onlara sığınmalarına bakmak yeterlidir.

Denilebilir ki tarihte bi’dat uydurmak olsun, tevessül ve şefaat anlayışıyla şirke davetiye çıkarmak olsun, ortaya çıkan sapmalar sıradan cahil insanlardan çok, istisnalar dışında, söylem ve eylemleriyle onun yolunu açan, süsleyen, savunan ve sürdüren hocalar, şeyhler, efendiler, üstadlar ve meşhurlar eliyle olmuştur. Çünkü bunlar halka din ve akıl hocalığı yapmakta, model örnekler oluşturmakta, inandıkları gibi inandırmakta ve yaptıkları gibi yaptırmaktadırlar. Bunlar, yüceltme ve abartmalarla kavuştukları şöhret sayesinde toplumun gözünde hidayet önderleri gibi algılanmakta, cahil halk yığınları onları takdis ederek körü körüne izleyip itaat etmektedir.

Hurafe sigara gibidir. Ona alışan, kötü olduğunu bilir ama bırakamaz. Kur’an’dan uzaklaşma âlimleri de hurafe tiryakisi yapmış, Kur'an’a temelden aykırı nice şeyi normal görmelerine sebep olmuştur”1


tespitinde belirtildiği gibi birçoğu inandıkları ve savundukları bid’at, tevessül ve şefaat inancı ve uygulamasının Kur'an’ın öğretisi olmayıp zamanla oluşan kültürde ortaya çıkan inanış ve uygulamalar olduğunu bilmelerine karşın, geleneğin esiri oldukları için bu bid’atlara ya ses çıkarmamakta yahut topluma ters düşmemek adına onaylayıp savunmaktadırlar. Oysa yüce dini O’na halis kılmamızı, yani din olarak yaptığımız bütün şeylerin onun için yapılması ve öğretilerine uygun olması gerektiğini belirtir.
Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9892



WWW
« Yanıtla #1 : Ağustos 06, 2011, 12:28:49 ÖÖ »

http://www.hicrethaber.com/images/haber/16979.jpg
“Din Batıl İnancı Yok Etmezse,Batıl İnanç Dini Yok Eder”

 




Altın Tas İçinde Sunulan Zehir


Dileklerinin kabul edilmesi için insanların kendileriyle arasında birtakım varlıkları aracı yaptıkları öteden beri bilinmektedir. Bu aracılara yüklenen işlevler ve nitelikler dinden dine, kültürden kültüre değişiklik göstermiştir. Tevhid dini mensuplarında bu tarz inanış ve anlayışlar, zamanla bozulma ve sapmalarla ortaya çıkmaktadır. Daha doğrusu, tevhid inancı bu şekilde bozulmaktadır. Hâlbuki ilahi/semavi dinin en temel öğretisi tevhid olup, bu öğretide ile insan arasındaki kulluk ilişkisinin daima aracısız ve katışıksız olması, ’ın yetki ve niteliklerinin başka varlıklara verilmemesi, onlarla paylaşılmaması ilkesine dayanır.

Gerçek böyle olmasına karşın, yaratıcının bütün niteliklerinde mutlak ve aşkın birliği ve istekleri direkt ona yapma inancı, tarihsel süreçte ortaya çıkan dini pratiklerde tahrifle eşdeğer bir dönüşüme uğramıştır. Sözgelimi, gerek Tevrat, gerekse İncil’de ’ın yüce, aşkın ve aynı zamanda insanlara yakın olup isteklerine cevap verdiği ifade edilmesine rağmen, bunlara inananlarda her nedense, mutlak manada aşkın Tanrı’ya ulaşmak için aracılara başvurma ihtiyacı duyulmuştur. Bunun Kur’an’da anlatılan ilk örneklerinden biri Nuh Kavmi’nin ’ın yanında Ved, Suva’, Yeğus, Yeuk, Nesr gibi kendileriyle arasında aracılar ve şefaatçiler olarak birtakım tanrılar edinmesi ve onlara dua edip yalvarmasıdır. Hz. Nuh’un bunu bırakmaları için yaptığı sürekli uyarı ve uzun mücadeleye karşın kavmi, tanrılaştırdıkları nesnelere dua etmeyi ve yalvarmayı bırakmamış, onları kendileri ile arasında aracılar yapmaktan vazgeçmemiştir.



Sakın tanrılarınızı terk etmeyin. Ved’di, Yeğus’u, Yeûk’u ve Nesr’i bırakmayın dediler. Böylece birçoklarını yoldan çıkardılar…” (71 Nuh 23-24)

Bunun örneklerinden biri de Hıristiyanlıktaki Ruhbanlık ve Papalık sistemi ile Hz. İsa ve annesine biçilen roldür. İncil’in tahrif edilmesinden sonra Hz. İsa’nın tabiatı/kimliği/neliği tartışma ve ihtilaf konusu olmuş ve Hıristiyanların bazıları onun beden olarak insan ama ruh olarak tanrı/monofizit, bazıları ise hem ruh hem beden olarak tanrı/diofizit olduğunu söylemişler ve Meryem’in ruh olarak tanrı yahut hem ruh hem beden olarak tanrı olan İsa’yı doğurduğu kabul edilmiştir. Böylece İsa ve annesi insan konumunun üstüne çıkarılmış ve kendileriyle tevessül edilecek/aracı yapılacak bir konuma yükseltilmiştir. Onun için gerek kiliselerdeki ayinlerde ve gerekse ikonaların ve resimlerin önünde yapılan dua ve yalvarmalarda ’tan önce İsa ve Meryem için istavroz çıkarılmakta, dilekler onlara yapılmaktadır.Batılı bir yazarın, “İnsandan büyük, Tanrı’dan küçük”
sözleriyle aklınca Hz. Muhammed’i överken bilerek veya bilmeyerek bu anlayışı yansıttığını görüyoruz. Buna özenen Müslüman bir yazar da Hz. Muhammed’i övmek için aynı ifadeyi kullanmakta sakınca görmemektedir3.
Bu ifadenin Hıristiyanlardan Arius’çuların inancı olduğu şöyle belirtilir:



Sonuncusu ise, Arius ve taraftarlarınca benimsenmiş, muvahhid bir anlayışa sahip olan görüştür ki buna göre İsa, ’ın dûnunda/altında yer alan beşeri ve yaratılmış (mahluk) bir tabiata sahiptir.4

Böylece Hıristiyanlar, istisnalar dışında, bugün gördüğümüz gibi İsa’yı araya koymadan veya aracı yapmadan Allahtan bir şey istememekte, daha kötüsü, yerine her şeyi ondan ister hale gelmişlerdir. Zaten sapmalar hiçbir zaman başladığı yerde durmayıp doğru yapının zaman içinde tümden bozulmasına veya değişmesine kadar sürmekte ve sonunda gerçeğin yerini o bozulan yapı almaktadır.

Nitekim Hıristiyanlık sapmasında da bu olmuştur. Temeli tevhid olan Hıristiyanlık yerine, bugün cahiliye Arap müşriklerinin yaptığını aratmayan boyutta bir şirk anlayışı ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi Cahiliye Arap müşrikleri ’ın kızları olduğunu düşündükleri melekleri sembolize etmek üzere heykellerini dikmiş, kutsamış ve dileklerinin kabul edilmesi için kendileriyle arasında aracılar yaparak onlara dua etmişlerdir. Hıristiyanlar da gün gelmiş İsa’nın ’ın oğlu olduğunu söyleyerek kutsamış ve cahiliye müşriklerinin yaptığını aratmayacak şekilde onu tanrı yerine koyup isteyeceklerini ondan istemişlerdir

Şüphesiz bütün sapmalar gibi bu sapma da başlangıçta göze batmayan ve ciddiye alınmayan küçük boyutta ve de iyi niyetlerle başlamış ve devam etmiştir. Aracı yapılan kişiler başlangıçta çevresi veya birileri tarafından iyi kişidir, salih kişidir, temiz kişidir, âlim kişidir, takvalı kişidir, iyiliksever kişidir, ’ın sevdiği/veli kişidir, melek gibidir veya melektir, denilerek güzel niyetlerle abartılarak övülür, sevilir sayılır, ama bu övgüler ve yüceltmeler bir yerde durmayıp gün gelir anılan kişilerde insanlardan bir farklılık, bir üstünlük, bir ermişlik, bir olağandışılık, olaylara bir müdahale ve tasarruf gücü olduğu düşünülür, sonra bu yüceltme ve övme kutsallıkla kuşatılır ve sonunda tasavvuf kültüründeki ricalu’l-gayb dedikleri gavslar, aktab, ebdal, evtad, nüceba, nukeba, kırklar, yediler, üçler, olarak kategorize edilen evliya sınıfı oluşturulur ve batılı tarihçi yazarın Hz. Muhammed için söylediği ama gerçekte Hıristiyanlıktaki Azizler (erenler) için ve en sonunda Hz. İsa için beslenen anlayışı seslendirdiği “insanların üstünde ’ın altında” bir yere yerleştirilir

Bu sapma iyi niyetlerle o kadar masum ve o kadar ustaca başlar ve altın tas içinde o kadar güzel sunulur ki ne bunu başlatan, ne onun gibi düşünen ve inanan ne de uygulayanlar farkına varır. Mesela, tasavvuf kültürünü halis din gibi algılayan bir akademisyen, tevessülün gerekliliğini ve masumluğunu şöyle anlatır:

Tevessül kelime olarak, vesile edinmek, aracı edinmek, anlamına gelir. Kelime manasının daha iyi anlaşılması için basitten bir örnek vereyim:

Diyelim ki bizim herhangi bir makamdaki insana işimiz düştü ve işimiz ancak oradan görülecektir. Biz kendimiz doğrudan gitsek belki de bizi kabul etmeyeceklerdir ya da randevu alamayacağız. Görüşsek bile hakkıyla dinlenmeyeceğiz. Ne yapıyoruz bu durumda, o makamdaki kişinin saygı duyduğu, sevdiği bir başkasına ulaşıyoruz ve diyoruz ki “bizimle beraber filan makamdaki insana gidelim, benim bir derdim var onu bir anlatalım” diyoruz. O da bizimle geliyor. O makamdaki kişi yanımıza aldığımız insanın hatırına bizi kabul ediyor, bizi iyi dinliyor, işimizi görüveriyor.

Teşbihte hata olmasın, Cenab-ı Hakk’a dua ederken -u Teâlâ katında değeri olan, hürmeti, manevi seviyesi, kıymeti olan birini duamızda hatırlatarak Cenab-ı Hakk’ın huzurunda o kişinin adını anarak “Ya Rabbi, bizim duamızı kabul et” şeklindeki duaya tevessül denilir. Mesela “Ya Rabbi, Habibin Muhammed hürmetine benim bu duamı kabul et” dediğimiz zaman, Peygamberimizi ’a yalvarırken vesile edinmiş oluruz. Vesile bu. Yani dua ederken, katına çıkarken yanımıza ’a nazı geçen ve Cenab-ı Hakk’ın onu kıramayacağı birini anıp onun ismini duamızda zikrederek ’a dua etmek anlamındadır. Böylece ’ın duamızı kabul etmesini daha çok ümid etmiş olacağız. Buna tevessül denir.”5
« Son Düzenleme: Ağustos 06, 2011, 12:32:19 ÖÖ Gönderen: RUMEYSA » Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9892



WWW
« Yanıtla #2 : Ağustos 06, 2011, 12:38:37 ÖÖ »

http://www.hicrethaber.com/images/haber/17093.jpg
“Din Batıl İnancı Yok Etmezse,Batıl İnanç Dini Yok Eder”


Mesleği ve görevi icabı tevhidden sapmalara karşı en çok kendisinin duyarlılık göstermesi gerektiği halde yazar, “Ona vesile arayınız”(5 Maide 35) ayetini de bazı rivayetleri ve tarikatlara bağlı olan yahut tasavvuf kültürüne sempati duyan kimi meşhurların söylediklerini delil göstererek bunun caiz olup hiçbir şekilde dine aykırı olmadığını söylemekte ve kişi ile, salih amelle, mukaddes bir mekanla, mübarek bir zamanla tevessül gibi kısımlara ayrıldığını belirterek tevessülü savunmaktadır6.

Yine bir tarikatın şeyhi olan başka bir hocaefendi yazdığı bir kitapçıkta tevessülü şöyle anlatır:

“Maddi veya manevi iş olsun, ihtiyaçları gidermek için Teâlâ bazı insanlara emaneten nimet vermiştir. Nimetleri yarattığı gibi, hayırlıları da yaratmıştır. İzzet ve azametini sebep perdeleri arkasında gizler, muhtacı zengine gönderir. Öyleyse güzel abdest, tadili erkan üzere iki rekat namaz ve duadan sonra, ihtiyaç sahibi, müdüre, fabrikatöre ve her dünyevi iş adamına yahut şeyhe, veliye, âlime gider ihtiyacını ona arzeder. “Gerçekten Teâlâ’nın bazı kulları vardır. Onları kullarının ihtiyaçlarının giderilmesine tahsis etmiştir. İnsanlar ihtiyaçlarında onlara sığınırlar. Onlar Teâlâ’nın azabından emin olan kimselerdir.”


Bu hadisi şerifte maddi ihtiyaçlardan daha fazla manevi ihtiyaçlar kastedildiği gibi, maddi ihtiyaçları gideren zevattan daha ziyade manevi ihtiyaçları gidermeye vesile olan zevat kastedilmektedir. Nitekim “Onlar Teâlâ’nın azabından emin olan kimselerdir” cümlesiyle tefsir buyrulmuştur, yoruma ihtiyaç yoktur.

Bu esnada şirk ve putperestlikten korunur, tevhid ve iman şuuru içerisinde kendini bulundurur ve şöyle inanır: “Bu iş adamları Teâlâ’nın fazl, kerem ve rahmet kapılarıdır, nimet hazinesinin açılmasına anahtardırlar, vesiledirler. İhtiyacımın giderilmesi ve işimin görülmesi için vasıtadırlar. Feyzin gelmesine olukturlar. Rahmet barajından nimetin gelmesine ve hazine kapılarının açılmasına anahtardırlar. Hazine ve nimet sahibi ’tır, mülk sahibi ’tır. İş adamları olsun, lehte gelen sebepler olsun, hakiki fail ve tesir edici değildirler.

Müracaat ettiği kimsenin vasıtasıyla ihtiyaç sahibinin ihtiyacı giderildiyse, Teâlâ velinimet olduğu için ona özel olarak hamd, sena ve şükürde bulunur. Ayrıca Teâlâ’nın nimetinin ulaşmasına vesile kıldığı zata da teşekkür eder. Mecazi olan velinimetleri de över. “Kula teşekkür etmeyen, ’a teşekkür etmemiştir” buyrulmuştur.”7

Görüldüğü gibi tevessülün meşruiyeti, gerekliliği ve yararları o kadar masum, o kadar iyiliksever, o kadar güzel anlatılıyor ve herkesin “ne güzel!” diyeceği bir ambalajla sunuluyor ki işin gerçeğini veya nerede duracağını bilmeyen tevhit bilgisinden yoksun saf insanlar/yığınlar bu ambalaja aldanmakta ve sonunda ’a yaklaşmak ve rahmetini, lütfunu, bereketini, bağışlamasını ve ödüllendirmesini istemek gibi iyi ve güzel niyetlerinin kurbanı olmaktadırlar. Ambalaja göre makam sahibi ve zenginlerden birileri vasıtasıyla zengin birinden maddi bir yardım istemek gibi makul ve masum bir niyetten daha güzel ne olabilir? Oysa bu ambalaj, öncekileri de tuzağa düşürmüş ve zehiri altın tepsi içinde sunan bu gibilerin anlatımlarıyla zehirlenmişlerdir.

Çünkü aynı niyetler ve bir o kadar güzel düşüncelerle sapmaya başlayan ve putlaştırdıkları nesneleri kendileri ile arasında aracılar yaparak onlarla tevessül eden cahiliye Arap müşrikleri de, bir insan olan İsa’yı derecesine çıkaran ve her şeylerini artık ondan isteyen Hıristiyanlar da tıpkı bu anlatımdaki gibi her şeyin ’ın elinde olduğunu, her şeyi onun yarattığını, onun verdiğini söylemelerine karşın, sonunda gelip durdukları yer şirk/politeizm inancıdır. Yüce bunu o kadar açık ve kesin olarak anlatıyor ki iki taraf arasındaki benzerliği görmemek için akılsız, düşüncesiz ve bir o kadar da şirk konusunda duyarsız olmak; “Babalarımızı bir din üzerinde gördük ve biz onların yolundan gidiyoruz”(43 Zuhruf 22) ayetinde belirtilenler gibi bağnaz olmak gerekir. Yüce buyuruyor:

“Andolsun ki onlara: «Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı musahhar kılan kimdir?» diye sorsan, mutlaka, «Allah» derler. O halde ’a kulluktan nasıl çevriliyorlar!”(29 Ankebut 61).

“Andolsun ki onlara, «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan, mutlaka «Allah...» derler. De ki sonsuz mükemmel niteliklere sahip yalnız ’tır, ama onların çoğu bilmezler.”(31 Lokman 25; 39 Zumer 38)

Andolsun ki onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan; «Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen yarattı» derler.”(43 Zuhruf 9)

“Andolsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette «Allah» derler. O halde 'a kulluktan nasıl çevriliyorlar!”(43 Zuhruf 87)

“Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da görmeyi ve işitmeyi kim sağlıyor? Ölüden diriyi ve diriden ölüyü kim çıkarıyor? Evreni kim idare ediyor? diye sorsan, , diyeceklerdir. De ki Öyle ise ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”(10 Yunus 31)

“Andolsun ki onlara: «Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?» diye sorsan, mutlaka, «Allah» derler. De ki sonsuz mükemmel niteliklere sahip yalnız ’tır. Fakat onların çoğu düşünmezler.”(29 Ankebut 63)

Görüldüğü gibi Cahiliye Arap müşrikleri, yaratmada, yaşatmada, rızık vermede, yönetmede ve egemenlikte, kısaca ilahlıkta ve rablıkta ’ı ve onun birliğini kabul ve itiraf ediyor, onun yüceliğini ve her şeyi onun verdiğini söylüyordu, ama ubudiyete, yani kulluk yapmaya gelince; “Bizi ancak ’a yaklaştırsınlar diye bunlara tapıyoruz”(39 Zumer 3) deyip kendilerini ’a sadece yaklaştırmak ve dileklerini onların aracılığıyla gerçekleştirmek için yüceltip kutsadıkları nesnelere yalvardıklarını söylüyorlardı. Yani, bu nesneleri olarak, yaratıcı ve rızık veren olarak, yönetici ve egemen olarak değil, sadece ve sadece yukarıdaki alıntılarda şeyh/mürid efendilerin tasvir ettiği kişiler gibi aracı olarak yahut vesile olarak gördüklerini, şeyh efendilerin ifadesiyle onları sadece ‘veli nimet’ olarak gördüklerini söylüyorlardı.

Bir taraf, ’ın kızları olarak gördükleri melekleri sembolize etmek üzere yaptıkları dikitlerini, anıtlarını, heykellerini, resimlerini ’ın kırmayacağı, geri çevirmeyeceği inancıyla dualarında aracılar yapıyor, diğer taraf “ katında değeri olan, hürmeti, manevi seviyesi, kıymeti olan, ’a nazı geçen, ermiş salih kişiler olarak gördükleri ve aracılıklarını ’ın kırmayacağına inandıkları kişileri aracılar yapıyor! Ne kadar iyi ve masum bir niyet yahut girişim (!) değil mi? Hatta zihinlere yaklaştırarak ’ı tanıtmak veya tanımlamak için yapılan ne kadar masum (!) ve öğretici (!) benzetmeleri değil mi?

İkisi arasında bir fark görülüyor mu? İki taraftan biri iyi ve güzel bir niyetle bildiği bir zenginden, bir makam sahibinden işini görmek veya mal/para almak için sevdiği saydığı, yanında sözü geçen, hatırı sayılan ve isteği geri çevrilmeyen birini aracı yapıyor ve onunla işini görüyor yahut mal/para alıyor, diğeri sevdiği saydığı ve nezdinde itibarlı olup isteğinin geri çevrilmediğine ve ’ın üzerinde hakkının olduğuna inandığı bir Peygamberi, bir şeyhi, bir hocayı, bir veliyi, bir yatırı ve benzerini yücelterek onun aracılığıyla ’a yalvarıyor ve ’tan istediğini alıyor!

aşkına! Dua ve isteklerini ın kabul etmesi için melekleri aracılar/şefaatçiler yapan Cahiliye Arap müşriklerinin yaptığı ile bu anlatılanlar arasında çok mu fark vardır?

Herhalde İblis, saptırmak ve cehenneme göndermek için insanlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından yaklaşacağını söylerken (7 Araf 17) onlara gerçek niyeti ve kimliğiyle görünecek kadar ahmak değildi. Yahut insanları ne yapıp edip saptıracağını söylerken, ’ın varlığını ve işlevlerini yüzlerine karşı inkâr ederek tepki toplayacak ve başarısız olacak bir yolu izleyecek değildi. Onun yerine ’ın sıfatlarını kabul etmekle beraber insanları ürkütmeyecek şekilde yaptıkları yanlışları, bidatları ve sapmaları süsleyerek, onlara dost ve yardımcı görünerek yapmanın başarıya götürecek bir yol olduğunu bilecek kadar aklı vardır! İblis’in bu yaptıkları ile yukarıdaki anlatımlarda ve benzerlerinde yapılanlar arasında çok mu fark vardır?

Sonuç olarak, Aliya İzzet Begoviç’in söylediği gibi “Din, batıl inancı yok etmezse batıl inanç dini yok eder.”8 Bütün Müslümanlar bunu kulaklarına küpe yapmalı ve Hz. Peygamberin “Helal açıktır, haram da açıktır, ancak ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır, kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını korumuş olur”9 buyruğunu akıllarından çıkarmamaları gerekir.Dinin değerini bilen ve tek kurtuluş yolu olduğuna inananlar, ne adla anılırsa anılsın bidat ve hurafelerin, sapma ve bozulmaların dini yok etmesine meydan vermemek için vahyi iyi okumaları, anlamaları, anlatmaları ve toplumu uyarmaları gerekir. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez. Ya şirk inançlar ve uygulamalar din yerine egemen olacak ve insanların hayatlarını yönlendirecektir ya da vahyin aydınlığı bidat ve hurafeleri, sapma ve bozulmaları yok ederek insanları yönlendirecek ve egemen olacaktır.

-- Prof. Dr. İbrahim Sarmış
Dipnot:
1 Abdulaziz Bayındır, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, s. 70, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul 2007
2 Her iki kavram için bakınız: Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dünya Dinleri, s. 353-354, Fakülte Kitabevi, Isparta, 2008 ve Web siteleri.
3 Yusuf Sancaktar, Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed, s. 9, 14, Dosteli Derneği Yayını, Konya 2005.
4 Osman Güner, Rasulullah’ın Ehl-i Kitap’la Münasebetleri, s. 181, Kaynakları için yerine bakınız.
5 Orhan Çeker, Tasavvufi Meselelere Fıkhi Bakış, s. 82, Konya 2010
6 Bakınız, Orhan Çeker, Age. s. 84-117
7 İsmail Çetin, Tevessül, s. 7-10
8 Aliya İzzet Begoviç, İslam’ın Yeniden Doğuşunun Sorunları, s. 35, Fide Yayınları, 3. Baskı, İst.
9 Buhari, İman, 39, Buyu’, 2; Müslim, Müsakat, 107-108; Ebu Davud, Buyu’, 3; Tirmizi, Buyu’, 1; Nesai, Buyu’, 2, Kudat, 11; İbni Mace, Fiten, 14.


Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
ömer__fani_65
Moderatör
Hep Burda
****

Karma: 7
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1068


« Yanıtla #3 : Ağustos 06, 2011, 12:39:02 ÖÖ »

Logged
ömer__fani_65
Moderatör
Hep Burda
****

Karma: 7
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1068


« Yanıtla #4 : Ağustos 06, 2011, 12:45:31 ÖÖ »


http://www.hicrethaber.com/images/haber/17093.jpg
“Din Batıl İnancı Yok Etmezse,Batıl İnanç Dini Yok Eder”


Mesleği ve görevi icabı tevhidden sapmalara karşı en çok kendisinin duyarlılık göstermesi gerektiği halde yazar, “Ona vesile arayınız”(5 Maide 35) ayetini de bazı rivayetleri ve tarikatlara bağlı olan yahut tasavvuf kültürüne sempati duyan kimi meşhurların söylediklerini delil göstererek bunun caiz olup hiçbir şekilde dine aykırı olmadığını söylemekte ve kişi ile, salih amelle, mukaddes bir mekanla, mübarek bir zamanla tevessül gibi kısımlara ayrıldığını belirterek tevessülü savunmaktadır6.

Yine bir tarikatın şeyhi olan başka bir hocaefendi yazdığı bir kitapçıkta tevessülü şöyle anlatır:

“Maddi veya manevi iş olsun, ihtiyaçları gidermek için Teâlâ bazı insanlara emaneten nimet vermiştir. Nimetleri yarattığı gibi, hayırlıları da yaratmıştır. İzzet ve azametini sebep perdeleri arkasında gizler, muhtacı zengine gönderir. Öyleyse güzel abdest, tadili erkan üzere iki rekat namaz ve duadan sonra, ihtiyaç sahibi, müdüre, fabrikatöre ve her dünyevi iş adamına yahut şeyhe, veliye, âlime gider ihtiyacını ona arzeder. “Gerçekten Teâlâ’nın bazı kulları vardır. Onları kullarının ihtiyaçlarının giderilmesine tahsis etmiştir. İnsanlar ihtiyaçlarında onlara sığınırlar. Onlar Teâlâ’nın azabından emin olan kimselerdir.”


Bu hadisi şerifte maddi ihtiyaçlardan daha fazla manevi ihtiyaçlar kastedildiği gibi, maddi ihtiyaçları gideren zevattan daha ziyade manevi ihtiyaçları gidermeye vesile olan zevat kastedilmektedir. Nitekim “Onlar Teâlâ’nın azabından emin olan kimselerdir” cümlesiyle tefsir buyrulmuştur, yoruma ihtiyaç yoktur.

Bu esnada şirk ve putperestlikten korunur, tevhid ve iman şuuru içerisinde kendini bulundurur ve şöyle inanır: “Bu iş adamları Teâlâ’nın fazl, kerem ve rahmet kapılarıdır, nimet hazinesinin açılmasına anahtardırlar, vesiledirler. İhtiyacımın giderilmesi ve işimin görülmesi için vasıtadırlar. Feyzin gelmesine olukturlar. Rahmet barajından nimetin gelmesine ve hazine kapılarının açılmasına anahtardırlar. Hazine ve nimet sahibi ’tır, mülk sahibi ’tır. İş adamları olsun, lehte gelen sebepler olsun, hakiki fail ve tesir edici değildirler.

Müracaat ettiği kimsenin vasıtasıyla ihtiyaç sahibinin ihtiyacı giderildiyse, Teâlâ velinimet olduğu için ona özel olarak hamd, sena ve şükürde bulunur. Ayrıca Teâlâ’nın nimetinin ulaşmasına vesile kıldığı zata da teşekkür eder. Mecazi olan velinimetleri de över. “Kula teşekkür etmeyen, ’a teşekkür etmemiştir” buyrulmuştur.”7

Görüldüğü gibi tevessülün meşruiyeti, gerekliliği ve yararları o kadar masum, o kadar iyiliksever, o kadar güzel anlatılıyor ve herkesin “ne güzel!” diyeceği bir ambalajla sunuluyor ki işin gerçeğini veya nerede duracağını bilmeyen tevhit bilgisinden yoksun saf insanlar/yığınlar bu ambalaja aldanmakta ve sonunda ’a yaklaşmak ve rahmetini, lütfunu, bereketini, bağışlamasını ve ödüllendirmesini istemek gibi iyi ve güzel niyetlerinin kurbanı olmaktadırlar. Ambalaja göre makam sahibi ve zenginlerden birileri vasıtasıyla zengin birinden maddi bir yardım istemek gibi makul ve masum bir niyetten daha güzel ne olabilir? Oysa bu ambalaj, öncekileri de tuzağa düşürmüş ve zehiri altın tepsi içinde sunan bu gibilerin anlatımlarıyla zehirlenmişlerdir.

Çünkü aynı niyetler ve bir o kadar güzel düşüncelerle sapmaya başlayan ve putlaştırdıkları nesneleri kendileri ile arasında aracılar yaparak onlarla tevessül eden cahiliye Arap müşrikleri de, bir insan olan İsa’yı derecesine çıkaran ve her şeylerini artık ondan isteyen Hıristiyanlar da tıpkı bu anlatımdaki gibi her şeyin ’ın elinde olduğunu, her şeyi onun yarattığını, onun verdiğini söylemelerine karşın, sonunda gelip durdukları yer şirk/politeizm inancıdır. Yüce bunu o kadar açık ve kesin olarak anlatıyor ki iki taraf arasındaki benzerliği görmemek için akılsız, düşüncesiz ve bir o kadar da şirk konusunda duyarsız olmak; “Babalarımızı bir din üzerinde gördük ve biz onların yolundan gidiyoruz”(43 Zuhruf 22) ayetinde belirtilenler gibi bağnaz olmak gerekir. Yüce buyuruyor:

“Andolsun ki onlara: «Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı musahhar kılan kimdir?» diye sorsan, mutlaka, «Allah» derler. O halde ’a kulluktan nasıl çevriliyorlar!”(29 Ankebut 61).

“Andolsun ki onlara, «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan, mutlaka «Allah...» derler. De ki sonsuz mükemmel niteliklere sahip yalnız ’tır, ama onların çoğu bilmezler.”(31 Lokman 25; 39 Zumer 38)

Andolsun ki onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan; «Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen yarattı» derler.”(43 Zuhruf 9)

“Andolsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette «Allah» derler. O halde 'a kulluktan nasıl çevriliyorlar!”(43 Zuhruf 87)

“Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da görmeyi ve işitmeyi kim sağlıyor? Ölüden diriyi ve diriden ölüyü kim çıkarıyor? Evreni kim idare ediyor? diye sorsan, , diyeceklerdir. De ki Öyle ise ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”(10 Yunus 31)

“Andolsun ki onlara: «Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?» diye sorsan, mutlaka, «Allah» derler. De ki sonsuz mükemmel niteliklere sahip yalnız ’tır. Fakat onların çoğu düşünmezler.”(29 Ankebut 63)

Görüldüğü gibi Cahiliye Arap müşrikleri, yaratmada, yaşatmada, rızık vermede, yönetmede ve egemenlikte, kısaca ilahlıkta ve rablıkta ’ı ve onun birliğini kabul ve itiraf ediyor, onun yüceliğini ve her şeyi onun verdiğini söylüyordu, ama ubudiyete, yani kulluk yapmaya gelince; “Bizi ancak ’a yaklaştırsınlar diye bunlara tapıyoruz”(39 Zumer 3) deyip kendilerini ’a sadece yaklaştırmak ve dileklerini onların aracılığıyla gerçekleştirmek için yüceltip kutsadıkları nesnelere yalvardıklarını söylüyorlardı. Yani, bu nesneleri olarak, yaratıcı ve rızık veren olarak, yönetici ve egemen olarak değil, sadece ve sadece yukarıdaki alıntılarda şeyh/mürid efendilerin tasvir ettiği kişiler gibi aracı olarak yahut vesile olarak gördüklerini, şeyh efendilerin ifadesiyle onları sadece ‘veli nimet’ olarak gördüklerini söylüyorlardı.

Bir taraf, ’ın kızları olarak gördükleri melekleri sembolize etmek üzere yaptıkları dikitlerini, anıtlarını, heykellerini, resimlerini ’ın kırmayacağı, geri çevirmeyeceği inancıyla dualarında aracılar yapıyor, diğer taraf “ katında değeri olan, hürmeti, manevi seviyesi, kıymeti olan, ’a nazı geçen, ermiş salih kişiler olarak gördükleri ve aracılıklarını ’ın kırmayacağına inandıkları kişileri aracılar yapıyor! Ne kadar iyi ve masum bir niyet yahut girişim (!) değil mi? Hatta zihinlere yaklaştırarak ’ı tanıtmak veya tanımlamak için yapılan ne kadar masum (!) ve öğretici (!) benzetmeleri değil mi?

İkisi arasında bir fark görülüyor mu? İki taraftan biri iyi ve güzel bir niyetle bildiği bir zenginden, bir makam sahibinden işini görmek veya mal/para almak için sevdiği saydığı, yanında sözü geçen, hatırı sayılan ve isteği geri çevrilmeyen birini aracı yapıyor ve onunla işini görüyor yahut mal/para alıyor, diğeri sevdiği saydığı ve nezdinde itibarlı olup isteğinin geri çevrilmediğine ve ’ın üzerinde hakkının olduğuna inandığı bir Peygamberi, bir şeyhi, bir hocayı, bir veliyi, bir yatırı ve benzerini yücelterek onun aracılığıyla ’a yalvarıyor ve ’tan istediğini alıyor!

aşkına! Dua ve isteklerini ın kabul etmesi için melekleri aracılar/şefaatçiler yapan Cahiliye Arap müşriklerinin yaptığı ile bu anlatılanlar arasında çok mu fark vardır?

Herhalde İblis, saptırmak ve cehenneme göndermek için insanlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından yaklaşacağını söylerken (7 Araf 17) onlara gerçek niyeti ve kimliğiyle görünecek kadar ahmak değildi. Yahut insanları ne yapıp edip saptıracağını söylerken, ’ın varlığını ve işlevlerini yüzlerine karşı inkâr ederek tepki toplayacak ve başarısız olacak bir yolu izleyecek değildi. Onun yerine ’ın sıfatlarını kabul etmekle beraber insanları ürkütmeyecek şekilde yaptıkları yanlışları, bidatları ve sapmaları süsleyerek, onlara dost ve yardımcı görünerek yapmanın başarıya götürecek bir yol olduğunu bilecek kadar aklı vardır! İblis’in bu yaptıkları ile yukarıdaki anlatımlarda ve benzerlerinde yapılanlar arasında çok mu fark vardır?

Sonuç olarak, Aliya İzzet Begoviç’in söylediği gibi “Din, batıl inancı yok etmezse batıl inanç dini yok eder.”8 Bütün Müslümanlar bunu kulaklarına küpe yapmalı ve Hz. Peygamberin “Helal açıktır, haram da açıktır, ancak ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır, kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını korumuş olur”9 buyruğunu akıllarından çıkarmamaları gerekir.Dinin değerini bilen ve tek kurtuluş yolu olduğuna inananlar, ne adla anılırsa anılsın bidat ve hurafelerin, sapma ve bozulmaların dini yok etmesine meydan vermemek için vahyi iyi okumaları, anlamaları, anlatmaları ve toplumu uyarmaları gerekir. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez. Ya şirk inançlar ve uygulamalar din yerine egemen olacak ve insanların hayatlarını yönlendirecektir ya da vahyin aydınlığı bidat ve hurafeleri, sapma ve bozulmaları yok ederek insanları yönlendirecek ve egemen olacaktır.

-- Prof. Dr. İbrahim Sarmış
Dipnot:
1 Abdulaziz Bayındır, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, s. 70, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul 2007
2 Her iki kavram için bakınız: Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dünya Dinleri, s. 353-354, Fakülte Kitabevi, Isparta, 2008 ve Web siteleri.
3 Yusuf Sancaktar, Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed, s. 9, 14, Dosteli Derneği Yayını, Konya 2005.
4 Osman Güner, Rasulullah’ın Ehl-i Kitap’la Münasebetleri, s. 181, Kaynakları için yerine bakınız.
5 Orhan Çeker, Tasavvufi Meselelere Fıkhi Bakış, s. 82, Konya 2010
6 Bakınız, Orhan Çeker, Age. s. 84-117
7 İsmail Çetin, Tevessül, s. 7-10
8 Aliya İzzet Begoviç, İslam’ın Yeniden Doğuşunun Sorunları, s. 35, Fide Yayınları, 3. Baskı, İst.
9 Buhari, İman, 39, Buyu’, 2; Müslim, Müsakat, 107-108; Ebu Davud, Buyu’, 3; Tirmizi, Buyu’, 1; Nesai, Buyu’, 2, Kudat, 11; İbni Mace, Fiten, 14.



Logged
ruveyda
Byn Admin
Hep Burda
******

Karma: 12
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 5731



« Yanıtla #5 : Ağustos 06, 2011, 12:12:25 ÖS »

Sakın tanrılarınızı terk etmeyin. Ved’di, Yeğus’u, Yeûk’u ve Nesr’i bırakmayın dediler. Böylece birçoklarını yoldan çıkardılar…” (71 Nuh 23-24)
Logged

Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: