|
ruveyda
|
 |
« : Ekim 27, 2010, 04:58:01 ÖS » |
|
 Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Peygamber’in kulluk ve ubudiyet yönünü inceleyeceğimiz bu çalışmaya, bazı hususları nazar-ı dikkate vererek başlamak istiyoruz. Kulluk ve ubudiyet, hiçbir insanı dışarda bırakmaksızın, bütün insanlığa bir sorumluluk olarak yüklenmiş olup, Kur’an-ı Kerim’in ağırlıklı bir şekilde ele aldığı mevzulardandır. Yüce Rabbimiz, “Ben, cinleri ve insanları, Bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat/56) buyurmaktadır. Âyette belirtildiği üzere, kulluk ve ubudiyet, insanların ve cinlerin yaratılış gayesi olarak açıklanmaktadır. Bu âyetten ve Kur’an-ı Kerim’in genelinden çıkarılabilecek sonuçlara göre, bütün mahlukatı var eden bir yaratıcı vardır ve yaratılan varlıklarla bu yaratıcı arasındaki ilişki, yaratılanların O’nu tanıması (marifet), O’na, ibâdetetmesi, O’na kulluk yapması şeklinde ortaya konulmaktadır. Peygamberler de insan olmaları hasebiyle ve ayrıca kulluk ve ubudiyet hususunda seçilen, örnek kimseler olmaları sebebiyle, bu gerçeğin dışında değerlendirilemezler. Zaten bütün peygamberler, ’a kulluk ve taatte son derece titiz davranmışlar ve tebliğ ettikleri hususları önce bizzat kendileri uygulayarak, ümmetlerine örnek olmuşlardır. Öte yandan peygamberlerin gönderiliş amaçları arasında zikredilenlerden biri de kulluk ve ubudiyettir. Nitekim Kur’an’da; “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, Benden başka ilâh yoktur, o halde Bana kulluk edin diye vahyetmiş olmayalım” (21/Enbiyâ, 25) buyurularak, peygamberlerin temel misyonuna işaret edilmektedir.Diğer bir âyette de “Gerçek şu ki, Biz, her toplumun içinden ‘ ’a kulluk edin, tağuttan kaçının (mesajıyla gönderdiğimiz) bir elçi çıkardık. , o geçmiş nesillerden bir kısmını hidâyetiyle doğru yola yöneltti; bir kısmı da sapıklık içinde bırakılmaya müstehak oldu. O halde, şimdi, yeryüzünde dolaşın ve hakkı yalan sayanların sonunun nasıl olduğunu görün!” (16/Nahl, 36) buyurulmuş, bütün peygamberlerin “ ’a ibâdet ve tağuttan ictinab” esası çerçevesinde vazifeli oldukları vurgulanmıştır.Yukarıdaki âyetlerde ifâde edilenlere, peygamberler hem birer kul olmaları yönüyle muhatap olmuş, hem de bu gerçekleri tebliğ ederek, hayata geçirilmesine örneklik etme sorumluluğunu üstlenmişlerdir.Hz. Peygamber’e hitap eden şu âyetler de peygamberlerin konumunu, Kur’an perspektifinden çok net bir şekilde ortaya koymaktadır: “De ki (ey Peygamber) Ben size ’ın hazineleri bendedir, demiyorum; ne insan idrakini aşan şeyleri bildiğimi söylüyorum ve ne de size Ben bir meleğim, diyorum. Ben sadece bana vahyedileni yerine getiriyorum. De ki, hiç gören ile görmeyen bir olur mu? Siz düşünmez misiniz?” (6/En’âm, 50); “(Ey peygamber) De ki : dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insan kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşamazdı bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren bir müjdeci.” (7/A’râf, 188); “De ki: Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım. Tanrınızın Bir ve Tek Tanrı olduğu vahy olundu bana. Öyleyse, artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koysun ve Rabbine özgü kullukta hiç kimseyi, hiçbir şeyi (O’na) ortak koşmasın.” (18/Kehf, 110)Peygamberlerin insan olmaları yönüne işaret eden bu âyetlerin yanısıra, onların kulluk yönünü vurgulayan âyetler de vardır.Meselâ, 17/İsrâ sûresinin ilk âyetinde, Yüce , peygamberimizi kulluk yönüyle tanıtmakta, kendine nispet ederken “abdihî” ifadesini kullanmaktadır. Yine aynı şekilde Kehf suresinin ilk âyetinde de peygamberimiz kendisine kitabın indirildiği kul olarak tanıtılırken “abduhû” kelimesi kullanılmaktadır.Diğer peygamberler de kulluk ve ubudiyet açısından farklı bağlamlarda ve çeşitli ifadelerle tanıtılmaktadır. Hz. İsa için “Ne İsa, ’ın kulu olmaktan kaçınacak kadar gurura kapıldı, ne de ona yakın olan melekler. O’na kulluk etmeyi gururlarına yediremeyenler ve küstahça böbürlenenler (bilsinler ki Hesap Günü) hepsini kendi katında toplayacaktır” (4/Nisâ, 172) denilmektedir. Yine Hz. İsa’nın ağzından “Ben ’ın kuluyum. O, bana ilahi mesajı bahşetti ve beni peygamber yaptı” (19/Meryem, 30) denilerek, Hz. İsa’nın “abdullah” oluşuna dikkat çekilmektedir. Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. İsa’nın “onurlandırılan ve İsrailoğulları için örnek kılınan bir kul” (43/Zuhruf, 59) olduğu vurgulanmaktadır. Hz. Nuh ve Hz. Lut’un hanımlarının kıssaları anlatılırken, bu iki peygamber “kullarımızdan iki sâlih kul” (66/Tahrîm, 10) denilmek sûretiyle dile getirilmektedir.Hz. Nuh, “O, gerçekten de çok şükreden bir kuldu” (17/İsrâ, 3) ifâdesiyle tanıtılmaktadır. Hz. Zekeriya, “Kulu Zekeriya’ya Rabbinin bahşettiği rahmeti dile getiren bir anmadır, bu” (19/Meryem, 2) ifâdesiyle anılmaktadır. Hz. Süleyman’ın “ne güzel bir kul” olduğu ve “her zaman Rabbine yöneldiği” (38/Sâd, 30) anlatılmaktadır. “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla” (38/Sâd, 41) denilerek, yine bir peygamber, Rabbine kul olarak nispet edilmektedir.Tüm bu âyetlerde ortaya konulduğu üzere, peygamberlerle yaratıcı olan ’ın ilişkisi KUL ve RAB düzleminde ifâde edilmektedir.Aslında Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtildiği üzere tüm mahlukatın karşısındaki konumu kul olmadır. Nitekim “Göklerde ve yerde var olan her şey sınırsız rahmet sahibinin huzuruna ancak ve ancak birer kul olarak çıkmaktadırlar” (19/Meryem, 93) âyeti bu hakikati açıkça ortaya koymaktadır. Kur’an’ın bu âyetinin, Hz. İsa’yı, onun kul oluşunu, onu haşa ’ın oğlu olarak gören ve ona uluhiyet isnad edenlerin yanlışlığını zikreden bir bağlamda gelmesi de manidardır. Dikkatlerden kaçırılmaması gereken noktalardan biri de peygamberlerin kullukları ile peygamber oluşları hususunda nasıl bir telakki ve tasavvura sahip olunacağı, var olan anlayışlardaki ifrat ve tefrit boyutlarının nasıl değerlendirilmesi gerektiğidir.Kanaatimize göre, peygamberlerin değerlendirilmesinde önceki dönemlerin (muhtemelen o dönemlerin din ve vahiy anlayışlarına paralel olarak gelişen) yüceltici ve kutsallaştırıcı yaklaşımı ne kadar yanlışsa; modern zamanların pozitivist ve rasyonalist etkileriyle oluşan indirgemeci ve sıradanlaştırıcı yaklaşımları da en az o kadar yanlıştır. Hz. Peygamber’in bizzat kendi ifadelerinden hareket ederek, onun beşeri yönünü ön plana çıkarmaya ve sıradanlaştırmaya çalışanlar, onun kendisine vahiy gelen bir peygamber olduğunu, bizzat ’ın övgüsüne mazhar olan, seçkin bir insan olduğunu düşünmeli; ona insanüstü vasıflar ve özellikler atfederek, onu yücelttiğini zannedenler de yine bizzat onun dikkat çektiği, Hz. İsa’nın Hristiyanlarca yüceltilmesi hatasında olduğu gibi bir hataya düşmemelidir. Vasat ümmet olmanın bir gereği ve sonucu olarak, âdil ve dengeli bir yaklaşımla ve yine Kur’an’da ve onun ifadelerinde geçtiği şekliyle “ALLAH’IN KULU VE RASÛLÜ” olduğuna dikkat edilmelidir. Son derece sorumluluk sahibi, müttaki ve seçkin bir kul; âlemlere rahmet olarak gönderilen mütevazı bir rasûl. İnsanlığı ele alınırken rasüllüğü, vahye muhataplığı ele alınırken tevazuu devreye giren örnek şahsiyet.Bu hatırlatmalardan sonra Hz. Peygamber’in nasıl bir kul olduğu hususunu ele almaya başlayabiliriz.Peygamber Efendimiz (s.a.s.), her konuda olduğu gibi kulluk ve ubudiyet konusunda da ümmetine örnek olmuş; peygamberliği onun bir beşer olduğu gerçeğini ortadan kaldırmadığı gibi, bir kulun yaratıcısına ibâdetetmesi mükellefiyetinden de azade kılmamıştır. Hz. Peygamber de ümmetin diğer fertleri gibi her türlü emir ve yasağın muhatabı olmuş, hatta bazı durumlarda (mesela gece namazı) bizlere göre ek mükellefiyetlerle daha ağır bir sorumluluk üstlenmiştir.Peygamber oluşundan dolayı hiçbir zaman ayrıcalıklı biriymişçesine tavır ve davranışlarda bulunmayan Efendimiz, “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede haddi aştıkları gibi beni övmede siz de haddi aşmayın. Bilin ki ben sadece bir kulum. Benim hakkımda ’ın kulu ve elçisidir deyin” (Buhârî, Enbiyâ 48) buyurarak kul olma bilincinde de bizlere güzel bir örneklik sergilemiştir. “Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kulluk konumuna Kur’an perspektifinden bakıldığında şunları söylemek mümkündür : “O, Rabbinden indirilene tâbi olan” , “ona sımsıkı sarılan”, “sırat-ı müstakim üzere olmakla emrolunan” , “ilk müslüman olan” , “kulluğunu yerine getirmek için elinden geldiğince amel eden” , “ ’ı zikreden” , “muvahhid olarak hak dine yönelen” , “ ’a tevekkül eden” , “isyan ve şirk durumuna düşüp de ’ın azabına uğramaktan korkan” , “ ’a sığınan” , “eda etmekle emrolunduğu namazı” ve “bütün ibâdetleri, hayatı, ölümü âlemlerin Rabbi olan için olan” , “ ’a iman eden” , “O’na kulluk eden” , “sıkıntılara sabreden” , “ ’a şükreden” , “O’na duâeden” , “ ’ı hamd ile tesbih eden” , “secde yapan” , “Kur’an okuyan” , “ ’tan bağışlanma dileyen” , “ahirete yönelmiş” ve “şeriata tâbi olmuş” bir kulluk konumu vardır.” [Yasin Pişgin, İnsan ve Peygamber Olarak Hz. Muhammed (s.a.s.), İlâhiyat Y. Ankara 2002, s. 59]Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (s.a.s.), hamd, tesbih, secde, ibâdet, sabır gibi emirler; müşriklere itaat etmeme, aceleci olmama gibi nehiylerle muhatap olmuş, bu türden emir ve nehiyler karşısında samimi ve ihlaslı bir kulun nasıl davranması gerekiyorsa Hz. Peygamber de o şekilde davranmış, sorumluluklarını en güzel bir şekilde yerine getirmeye gayret etmiştir.“Ey örtünüp, bürünen! Birâzı hariç geceleri kalk namaz kıl ...” (73/Müzzemmil, 1-4) âyetleri mü’minlere gece namazını farz kılmış, sonra bu farz nâfileye dönüştürülmüş (73/Müzzemmil, 20), daha sonra da “gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl” (17/İsrâ, 79) âyetiyle bu emir, Hz. Peygamber’e mahsus bir yükümlülük haline getirilmiştir. Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) Sahâbîler, Hz. Peygamber’in hayatı boyunca gece namazına devam ettiğini rivâyetederler. Hatta gece namazına olan bu itinası dolayısıyla bazı sahabilerin “ senin geçmiş ve gelecekteki bütün günahlarını bağışladığı halde bu kadar zahmete niye katlanıyorsun?” diye sorduğu, Hz. Peygamber’in de “Şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdiği rivâyet edilir (Tirmizî, Şemâil 44).Efendimizin gece namazlarında kıyamda uzun sureler okuduğu, rüku ve secdeleri de uzun tuttuğu, âyetlerin derin anlamları üzerinde düşündüğü, namazların peşinden duâlar yaptığı, Teâlâ’yı zikrettiği, bol bol tevbe ve istiğfar ettiği de gelen rivâyetlerden anlaşılmaktadır.Bütün mü’minleri bağlayan farz ibâdetler yanında Efendimizin nafile ibâdetlere de önem verdiği, farz olan namazlar yanında her vesileyle bolca nafile namaz kıldığı, Ramazan orucuna ilaveten çokça nafile oruç tuttuğu da bilinmektedir.Hz. Peygamber’in ibâdetler konusunda en çok dikkat ettiği husus devamlılıktır. Kendisi ibâdetlerini hiç terketmemiş, ashâbına da “en hayırlı ibâdetin devamlı yapılanı olduğunu” söylemiştir (Buhari, Savm 52; Teheccüd 7, 18, İman 32).İbâdetlerle ilgili olarak kişilerin ibâdetetme gayretiyle ağır yükler altına girmemesini, kendi uygulamaları dışında yanlış ibâdet alışkanlıklarına tevessül edilmemesi gerektiğini belirtmiştir. Bu çerçevede adeta ruhbanlık anlayışına kapı aralayacak girişimlere engel olmuştur. Mesela kendini hadım ettirmek isteyen, evlenmek istemeyen, sürekli oruç tutmak isteyen, sürekli namaz kılmak isteyen, Kur’an’ı çok kısa zaman dilimlerinde hatmetmeye çalışan sahabilere uyarılarda bulunmuş, kendisini takip etmeleri gerektiğini, itidalli olmaları gerektiğini hatırlatmış ve bazı yanlış telakkileri daha baştan düzeltmiştir.Efendimiz pek yüksek bir kulluk şuuruyla ibâdetlerini yerine getirmiş, iman, ibâdetve her türlü davranışında ümmetine örnek olmuş, çevresinde Teâlâ’ya ibâdetetmeyi vazgeçilmez bir çabayla sürdüren ve ibâdet şuuruna eren bir sahâbîtopluluğu oluşmasına da öncülük etmiştir.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
ruveyda
|
 |
« Yanıtla #1 : Ekim 27, 2010, 05:03:54 ÖS » |
|
 Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Peygamber, Teâlâ’nın eşsiz lütuflarına mazhar olmasına rağmen mütevazı bir kul olmayı, ’ın kulu olarak anılmayı tercih etmiş ve bunu pekçok vesilelerle dile getirmiştir.“Acemlerin birbirlerini ta’zim ederek ayağa kalktıkları gibi benim için ayağa kalkmayın. Çünkü ben kulun yediği gibi yemek yiyen, kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” buyurması, ondan bahsederken sahâbîlerin “merkebe binerdi, arkasına adam bindirirdi, yoksulları ziyaret ederdi, fakirlerin yanına otururdu, kölenin davetine icabet ederdi, sahabilerin arasında oturduklarında kimseyi rahatsız etmeden mecliste boş bulduğu yere otururlardı.” (Ebû Dâvud, Edeb 152) şeklinde ifadeler kullanması onun tevâzuuna işaret etmektedir. Aşağıya aldığımız rivâyetler de “âlemlere rahmet olarak gönderilen” bir peygamberin nasıl bir tevâzu örneği sergilediğini açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Âişe vâlidemiz anlatıyor: “Rasûlullah evinde herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder, koyun sağar, hayvanlara yem verir ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu.” (Buhârî, Edeb 40)Sofraya hizmetçisiyle beraber oturduğu, çocuklara selâm verdiği, hastaları ziyâret ettiği, cenâzelerde bulunduğu, kölelerin dâvetine icâbet ettiği de gelen rivâyetler arasındadır. (Buhârî, Et’ıme, İsti’zan)Bir gün yanına gelen ve (belki de peygamber olmasından dolayı) titreyen adama “Kardeşim korkma! Ben de senin gibi anası kuru ekmek yiyen bir insanım” demiştir (İbn Mâce, Et’ıme 30). Peygamber Efendimizin meclisine ilk defa gelenler, ashâbı arasında kimin Hz. Muhammed (s.a.s.)olduğunu ancak o konuşursa ya da ashâbın ona karşı davranışlarından anlayabiliyorlardı.“Hz. Ömer (r.a.), bir gün Rasûlünün  Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Ömer (r.a.), bir gün Rasûlünün huzuruna girdi. Efendimiz yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de içinde birkaç avuç arpa bulunan bir torba vardı. İşte Rasûlünün odasında bulunan eşya bunlardan ibaretti. Hz. Ömer, bu manzara karşısında rikkate geldi ve ağladı. Rasûlü niçin ağladığını sorunca Hz. Ömer “Ya Rasûlallah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, sen sadece kuru bir hasır üzerinde yatıyorsun ve o hasır senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı” cevabını verir. Bunun üzerine Rasûlü, Hz. Ömer’e şu karşılıkta bulunur. “İstemez misin ya Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun.” (Buhârî, Tefsir (66) 2). Başka bir rivâyette “Dünya ile benim ne alakam olabilir? Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu ... sonra da orayı terkedip yoluna devam eden ...” (Tirmizi, Zühd 44)”, Sonsuz Nur, Feza Y. İstanbul 1994. c. 2 s. 230)Ashâb-ı Kiram’ın kendisine hürmeten kullandığı bazı ifadeleri düzelten Rasûlü (s.a.s.), bir defasında kendisini “ey kâinâtın en hayırlısı” diye çağıran kişiye dönmüş ve “o, İbrahim’di” demiştir (Müslim, Fezâil 43). Başka bir rivâyette “Beni Yunus b. Matta’ya üstün tutmayın. Peygamberler arasında tafdil (daha faziletli olduğunu söyleme) yapmayın. Beni, Mûsâ’dan daha hayırlı görmeyin. Ben şüpheye düşme hususunda İbrahim’e göre daha zayıfım. Yusuf’un kaldığı kadar hapiste kalsaydım kralın dâvetine hemen uyardım” (Buhârî, Enbiyâ, Kitabu’t Ta’bîr) ifâdeleriyle kendisine aşırı ta’zimde bulunulmasını yasaklamıştır.Abdullah b. Mes’ud (r.a) anlatıyor: “Bedir savaşına giderken her üç kişiye bir deve düşüyordu. Peygamber’in (s.a.s.)binek arkadaşları Ebû Lübâbe ile Ali idi ( her ikisinden de râzı olsun). Yürüme sırası Rasûlullah’a gelince adları geçen iki zat: ‘Yâ Rasûlallah! Sen bin, biz yürürüz’ dediler. Rasûlü: “Ne siz benden güçlüsünüz, ne de ben sevaba sizden daha az muhtacım” buyurmuşlardır.” (Ahmed bin Hanbel, Nesâî)Abdurrahman b. Avf (r.a) anlatıyor: “Bir defâsında Peygamberimiz (s.a.s.), evinden çıktı, kendi özel odasına doğru yönelip içeri girdi. Kıbleye karşı durarak secdeye vardı. Secdesini o kadar uzattı ki öldü sandım. Hemen yanına yaklaşıp oturdum. Başını kaldırdı ve : Kimsin ? diye sordu. Abdurrahman, dedim. Ne istiyorsun? Yâ Rasûlallah, dedim. Öyle bir secde yaptın ki rûhunu kabzetti diye endişe duydum. Rasûlullah: “Cibril bana gelerek ’ın şöyle buyurduğunu müjdeledi: Kim sana salevat getirirse ben de ona rahmet ederim. Kim sana selâm verirse Ben de ona selâmet dilerim. Ben de şükretmek için ’ın huzurunda secdeye kapandım” buyurdu” (Ahmed bin Hanbel).EbûHüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullahtan sonra, Ondan daha çok ‘estağfirullah ve etûbu ileyh’ diyen birini görmedim” (EbûYa’lâ)Huzeyfe (r.a) anlatıyor: “Rasûlullaha dilimin keskinliğinden yakınarak ‘ey ’ın Rasûlü, çoluk-çocuğuma karşı acı bir dilim var, beni ateşe sokacağından korkuyorum’ dedim. Rasûlullah: “Niye istiğfar etmiyorsun? Gerçek şu ki ben her gün yüz defa istiğfar ediyorum” buyurdu.” (Ebû Nuaym)Eşsiz bir tevâzû örneği sergileyen peygamberimiz, geçmiş ve gelecek bütün günahları affedildiği halde istiğfar etmekten de geri durmamış, gerek bağışlanma dilemede ve gerekse tevbe etmede ümmetine öncülük vazifesini bihakkın ifa etmiştir. Onun tevbe ve istiğfarı, günahlar için olmayıp, Rabbine kulluğunun bir göstergesi ve ümmetine örnekliğinin uygulamadaki yansıması olsa gerektir.  Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) Tüm bu anlatılanlara ilaveten, Hz. Peygamber’in bizzat kendisi de pek çok defâlar bir insan olduğunu hatırlatarak, yaşanan olaylarda kendisinin de bir beşer olduğu gerçeğinin altını çizmiştir. Meselâ hurma ağaçlarını aşılayan Medinelileri gördüğünde merak edip sormuş, sonra “bu işlemin bir faydası olacağını zannetmiyorum” demiş, aşılamanın bırakılması ve o yıl hasadın az olması üzerine de “ben ancak bir beşerim, size dininizden bir şey emredersem onu alınız, ancak kendimden bir şey emredersem, ben de bir beşerim” buyurmuştur (Müslim, Fezâil 43, 38).Kendisine getirilen dâvâlarla ilgili olarak şunları söylediği de rivâyet edilmektedir: “Ben de yalnızca sizler gibi bir insanım. Siz birbirinizle olan davalarınızın çözümü için bana başvuruyorsunuz. Mümkündür ki bir taraf kendisini diğerinden çok daha iyi savunabilir. Eğer ben buna dayanarak onun lehine hükmeder de gerçekte kendisine ait olmayan bir şeyin ona verilmesi kararını verirsem, o bundan küçük bir parça dahi almasın. İyi bilsin ki o, onun için ateşten bir parçadır.” (Muvattâ, Akdiye 36, 1)Hz. Peygamber, bir beşer olması yönüyle, insanların yaşayabildiği pek çok olayı bizzat yaşamış ve bu olayların garipsenmemesi gerektiğini belirtmiştir. Meselâ bir defasında namaz kıldırırken yanılması üzerine şöyle buyurmuştur: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum.” (Müslim, Mesâcid 92-94)Bir başka örneğe göre, Hz. Peygamber (s.a.s.), kişinin hâmile olan eşine yaklaşmasının sakıncalı olduğunu söylemiş, fakat bu kararının yanlış olduğunu anlayınca şöyle buyurmuştur: “Ben hâmile olan kadına kocasının yaklaşmasını yasaklamak istemiştim. Fakat Farslıların ve Rumların bunu yaptıklarını ve çocuğun bir zarar görmediğini haber alınca bu kararımdan vazgeçtim.” (Müslim, Nikâh 24)Hz. Peygamber’in (s.a.s.) beşerî yönünün en bâriz göstergelerinden biri de vahye muhâtap olduğu zaman, korkması ve tedirginlik sebebiyle evine gidip, örtülere bürünmesidir. Hz. Peygamber de (s.a.s.) diğer insanlar gibi her yönüyle bir insandı. Yani o da biyolojik, psikolojik ve sosyal yönlerden bir insandı. Onun peygamberliği, beşeriyetini ortadan kaldırmamıştır. Hz. Âişe’nin rivâyetettiğine göre Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) “bir adam Hz. Peygamber’e gelip, oruca niyetli bir şekilde cünüp olarak sabahladığını ifade ederek ne yapması gerektiğini sordu. Hz. Peygamber de “Ben de oruca niyetli bir şekilde cünüp olarak sabahlıyorum, sonra yıkanıyorum ve orucuma devam ediyorum” dedi. Adam da “Yâ Rasûlallah, sen bizim gibi değilsin. senin gelmiş, geçmiş bütün günahlarını affetmiştir. , sana dilediğini helâl kılar” deyince, Hz. Peygamber (s.a.s.)kızdı ve “ ’a yemin ederim ki ’tan en çok korkanınız ve O’ndan neyle sakınacağını en çok bileninizin ben olduğumu zannediyorum” demiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki, Hz. Peygamber de diğer ümmet mensupları gibi kullukla yükümlüdür.Zaten, Hz. Peygamber’in, Kur’an ahlâkı ile ahlâklanmış olması ve Kur’anın teyidiyle “örnek alınması gereken biri olması” ve “yüce bir ahlâka sahip olması” gibi husûsiyetleri bizlere onun örnek şahsiyetinin birer yansıması olup, onun daha çok kulluk yönüne vurgu yapmaktadır.Peygamberler vahyin ilk muhatapları, ilk mü’minleri ve ilk uygulayıcıları olmuşlar, kendilerine gelen vahyi hiçbir şekilde değiştirmeksizin almışlar, vahye tabi olması gereken herhangi bir kul gibi, iman ettikleri esasların toplumlarında yaygınlaştırılması için mücâdele vermişler ve her yönden ümmetlerine örnek olmuşlardır.Hz. Peygamber’in en bâriz vasıflarından biri de, onun huşu içinde ve ihsan makamında ’a ibâdeteden bir kul oluşudur. “De ki: Dini ’a halis kılarak, O’na ibâdetetmekle emrolundum” (39/Zümer, 11) âyetinde belirtilen ihlâslı kul olma özelliği Hz. Peygamber’in hayatında göze çarpan en önemli özelliklerdendir.Hz. Peygamber, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (11/Hûd, 112; 42/Şûrâ, 15) âyetlerinin gereğini yerine getirme husûsunda çok gayret sarfetmiş, “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı” buyurmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de kendisine hitâben ifâde edilen tüm emirleri yerine getirmede ve bütün nehiylerden kaçınmada Hz. Peygamber, son derece titiz davranmıştır. Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) İbâdetlerde az da olsa devamlılığı tavsiye eden Hz. Peygamber, sadece ibâdet zamanlarında değil, hayatının her anında Rabbi olan ile sürekli irtibat halinde olmaya çalışmıştır. Elbise giyerken, çıkarırken, yatarken, uykudan uyandığında, eve girerken, evden çıkarken, kısacası her işinde duâları olan Hz. Peygamber’in, bir an bile ile irtibatını kesmemeye, her zaman ve mekanda, ’ı hatırlayacak bir amelde bulunmaya çaba sarfettiğini görmek mümkündür.Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur’ân-ı Kerim’de insanlara yönelik olarak “vahyi alması”, “tebliğ etmesi”, “beyan etmesi”, “ta’lim”, “tezkiye” gibi pekçok vazifesinin yanında; “iman etmesi”, “namaz kılması”, “emrolunduğu gibi dosdoğru olması” gibi emirlere de muhatap olmuş ve bütün emrolunduğu şeyleri en güzel örnekliklerle yerine getirerek, tebliğ ve irşad vazifesi yanında, kulluk ve ibâdetsorumluluğunu da bihakkın yerine getirmiştir.Hz. Peygamber’in kulluğu ve ibâdetanlayışı değerlendirilirken dikkat çeken noktalardan biri de onun sanki bütün hayatını ibâdetle geçiren birisi gibi algılanabileceği hususudur. Evet onun bütün hayatı ibâdet şuur ve bilinciyle geçirilen bir hayattır, ama o, çok yoğun ve samimi bir kulluk şuuru içinde olmakla beraber, bu durum onu, sosyal hayattan ve insanlara karşı olan sorumluluklarından uzaklaştırmamıştır. Nihâyetinde ibâdeti yaratılışın gayesi perspektifinden ele alırsak, Hz. Peygamber, hayatının bütün yönleriyle bu yaratılış sırrını en iyi anlayan ve en güzel bir şekilde hayatında uygulayan bir kul olarak çıkar karşımıza.Kendisine gelerek, geceleri hep namaz kılacağını, hep oruç tutacağını, hep ibâdet ederek, hiç evlenmeyeceğini söyleyenlere “ ’tan en çok korkanınız, O’nun emirlerine uyma konusunda en hırslı olanınız ben olduğum halde ben de bazen oruç tutuyorum, bazen de tutmuyorum, gecenin bir bölümünde ibâdetle meşgul oluyorum, diğer bölümünde de uyuyorum ve kadınlarla da evleniyorum” (Buhârî, Nikâh 1) buyurarak kendi ibâdet anlayışının toplumdan tecrid edilmiş bir ruhban anlayışı olmadığına dikkat çekmiştir.Hz. Peygamber’i, bir kul olarak ele aldığımız bu çalışmada, en başta dikkat çekilen değerlendirme yanlışlarına düşmemek için; yani onu çok farklı ve ayrıcalıklı görme ve tabiri caizse uçurma hatasına düşmemek ya da sıradanlaştırma, aleade bir beşer konumuna indirgeme yanlışını yapmamak için şu hususları da göz önünde tutmamız gerekmektedir: Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) Evet, Hz. Peygamber (s.a.s.), yemek yiyen, uyuyan, çarşılarda gezen, sevinen, üzülen, kızan, ibâdeteden bir beşer ve bir kuldur. Ama o, aynı zamanda birtakım özellikleri de olan özel ve seçkin bir kuldur. Meselâ; âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Bir numûne-i imtisaldir. Yüce bir ahlâka sahiptir. Kendisine iman ve itaatin farz olduğu birisidir. Kendisine sevgi ve saygı duyulmalıdır.Onu diğer insanlardan ve diğer kullardan ayıran bazı özellikleri de söz konusudur. Kur’an- ı Kerim’de pek çok yerde vurgulanan bu özelliklerden bazıları aşağıda verilmiştir: Geceleyin diğer insanlardan ayrı olarak, namaz kılmakla emrolunmuştur.Ona ve akrabalarına zekât verilemez. ve melekler ona salât ü selam getirmiş ve mü’minlere de ona salât ü selam getirmeleri emredilmiştir.Ona herhangi bir şekilde eziyet verecek, onu rencide edecek davranışlar şiddetle kınanmış, buna cüret edenler lanetlenmiş ve dünyevi ceza ve uhrevi azapla tehdit edilmişlerdir.Mü’minlerin kendi aralarında yüksek sesle konuştukları gibi, peygamberle konuşmamaları, ona odaların ötesinden bağırarak, hitap etmemeleri emredilmiştir.Bir ortamda ondan izin almadan ortamın terk edilmesine bile müsaade edilmemiştir.Mü’minlere, onun evine çağrılmadan gidilmemesi, eğer yemek vaktinin dışında ise yemek vaktini beklememeleri, yemeğe dâvetedilmişlerse, yemeği yer yemez, konuşmaya dalmadan ayrılmaları gerektiği hatırlatılmıştır.Kendisine vahiy gelmesi. Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) Kur’an-ı Kerim’le birlikte kendisine hikmetin de verilmesi.Kendisine Kevser’in verilmesi.Rasûlü’s Sakaleyn (hem insanların hem cinlerin peygamberi) olması.Son peygamber olması.Risâletinin evrensel olması.Hanımlarının, mü’minlerin anneleri olarak tavsif edilmesi.Geçmiş gelecek tüm günahlarının affedilmesi.Ona ganimetlerin helâlkılınması.Kendisi hakkında diğer peygamberlerden söz alınması.Kendisiyle görüşme yapılmadan önce bir sadaka vermenin gerekliliği.Kendisine Makam-ı Mahmud’un verilecek olması.Ümmetinin en hayırlı ümmet olması.Hayatına ve beldesine yemin edilmesi.Kendisine itaatin ’a itaat olması.Kadir Gecesi’nin verilmesi.Savaşlarda meleklerle desteklenmesi.Tüm bu anlatılanların sonucu olarak şunları söylememiz mümkündür: Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur’an’a ve sahih hadislerdeki kendi beyanlarına göre bir insandır. O, aynı zamanda “âlemlere rahmet” olarak gönderilen ve insanlar arasından seçilen bir peygamberdir. Onun peygamberliği, beşerî boyutunu ortadan kaldırmadığı gibi, beşerî yönü de alelâde bir beşer gibi değildir. O, bir beşerin ihtiyaç duyduğu her şeye ihtiyaç duymuş, bir beşerin hayat yolunda çekmiş olduğu bütün zorluk ve sıkıntıları çekmiş ve ihtiyaçlarını karşılamak için çabalamıştır. Bütün ayırıcı vasıfları ve katındaki değeri, onu kulluk ve taatten alıkoymamıştır.O, “ ’ın kulu” ve “Rasûlü”dür (abduhû ve rasûluhû). (Veli Karataş)AHMET KALKAN
 Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
RUMEYSA
|
 |
« Yanıtla #2 : Ekim 28, 2010, 01:02:58 ÖÖ » |
|
 Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) Kur’ân’ın Anlattığı Peygamber
KUR’ÂN’ın bize Peygamberimizi anlatan ve ona uymayı emreden pek çok âyeti vardır. Bu âyetlerden biri olan Tevbe Sûresinin 128. âyeti, onu beş önemli özelliğiyle bize tanıtıyor:
1. O bir elçidir, bir peygamberdir.
2. O bizden biridir.
3. Bizim sıkıntıya uğramamız ona ağır gelir.
4. O bize çok düşkündür.
5. Mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.
Bu maddeleri alt alta sıraladığımız zaman, pek büyük bir ibret tablosuyla karşı karşıya kalıyoruz:
Âyet,onu bir elçi olarak nitelemiştir. Bu elçi, Âlemlerin Rabbi tarafından gelen bir elçidir; izzet ve şerefi pek yüksektir. Onun emrine uymak ve yasakladığı şeyden sakınmak, onu elçi olarak gönderen Âlemlerin Rabbine itaat etmek anlamını taşır. Ona isyan da, dolayısıyla, ’a isyan demektir.
Fakat âyet, dikkat çekici bir şekilde, onun elçiliğinden sonra sıraladığı özellikleriyle, onun heybet ve haşmetinden ziyade, bize yakınlığını vurguluyor, bize düşkünlüğünden ve bize olan şefkat ve merhametinden söz ediyor.
Burada tasvir edilen Peygamber, biz âciz ve günahkâr kulların asla erişemeyeceği, çok uzaklarda duran, durduğu yerden de bizim ihmal ve isyanlarımızı çatık kaşlarla izleyen haşin bir gözetleyici değildir.
Yahut bize bir kitap getirip bıraktıktan sonra “Benden bu kadar; ne haliniz varsa görün” deyip kenara çekilmiş birisi de değildir.
Kur’ân’ın bize anlattığı Âhirzaman Peygamberi, herşeyden önce, bizden biridir. Bizim dünyamızda yaşamış, bizim katlandığımız sıkıntılara fazlasıyla katlanmış, yetimlikten evlât acısına kadar tatmadığı acı kalmamış, açlık ve yoksulluk çekmiş, sadakatler ve ihanetler görmüş, dostları ve düşmanları olmuş, mutlulukları ve ıztırapları bir arada yaşamış bir insandır.
Gün gelip de Müslümanlar güçlü bir devlet halini aldığında, o, yine bizden biri olarak yaşamaya devam etmişti. Onunla görüşmek için gelen elçiler, tahtına kurulmuş bir hükümdar yerine,yoksullarla oturup kalkan, söküğünü diken, insanlarla şakalaşan bir insan buldular.
Kur’ân, Peygamberimiz için “sizden biri” buyurduktan sonra, onun bize olan ilgi ve şefkatini, peş peşe sıfatlarla vurguluyor:
Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir.O size çok düşkündür.O mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.
Bunlardan bir tanesi bile bir peygamber ile ümmeti arasındaki gönül bağının sıcaklığını anlatmaya yeterken, ard arda sıralanan şu özellikler, bir ana-baba şefkatinden daha büyük bir ilgiyle ümmetine bağlı bir peygamberin portresini çizmiyor mu?
Bir mü’minin başına gelen sıkıntının ona pek ağır geldiğine dair vak’alar saymakla bitecek gibi değildir. Hz. Cafer’in şehit düştüğünü ailesine haber vermeye gittiği zaman, henüz bir şey söylemeye dili varmadan onun çocuklarını kucağına almış, öpüp koklamaya başlamış, bu arada gözlerinden süzülen yaşlardan onun acı bir haberle geldiği anlaşılmıştı. Bir tarafta kendisini elçi olarak gönderen Rabbinin takdirini teslim ve tevekkülle karşılamak, bunu yaparken de, bir parçası olduğu mü’minler vücudunun çektiği acıyı bütün zerrelerinde yaşamak hiç kolay değildi şüphesiz.
Onun düşkünlüğü sadece kendi zamanında yaşamış insanları ve kendi akrabalarını değil, kıyamete kadar gelip geçecek bir bütün iman ehlini kucaklıyordu. Bu düşkünlüğü onu her gece uykusunun en tatlı yerinde yatağından kaldırır, sabahlara kadar ümmeti için yüreğinin derinliklerinden kopup gelen dualarla Rabbine yakarmaya sevk ederdi. Bir gün, Peygamberimiz ellerini kaldırmış, “ ’ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye ağlayarak dua ederken, Yüce , Cebrail’e buyurdu ki:
“Ey Cebrail! Gerçi Rabbin her şeyi bilir; ama sen git, Muhammed’e niçin ağladığını sor.“
Cebrail geldiğinde, Peygamberimiz, ona, ümmeti için ağladığını söyledi.
Cebrail huzuruna dönüp durumu anlattı.
Yüce buyurdu ki:
“Ey Cebrail, Muhammed’e git ve şunu söyle: Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz.“[1]
Yüce , bize elçi olarak gönderdiği Peygamberimizi bu şekilde anlatırken, sadece onun bize şefkat ve merhametini vurgulamakla kalmıyor; onun daha ötesini de gösteriyor:
Bize elçi olarak gönderilen zâtın bize olan düşkünlüğü böyle bir derecede ise, ya onu bize gönderenin biz kullarına olan şefkat ve rahmeti nasıl bir şeydir?
Ve bu âyetin önümüze serdiği bir başka ibret levhası daha:
Rahmeti sonsuz bir Rab tarafından böyle bir şefkat ve muhabbetle donatılıp bize gönderilen bir elçiyi tanımamak, yahut ona karşı ilgisiz kalmak nasıl bir bir hüsrandır?
Ümit Şimşek
|
|
|
|
|
Logged
|
Bismillahirrahmanirrahim 48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı (Tevbe suresi-48).
|
|
|
|
|
|