Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Asıl provokatör yasakçı devlettir!  (Okunma Sayısı 173 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9892



WWW
« : Ekim 26, 2010, 08:31:50 ÖS »

http://www.okubakim.com/plugins/content/contentoptimizer/af05080ddfd318d62b62cf1c7e6acea67859300b_250x250_Q75.jpeg
Asıl provokatör yasakçı devlettir!


Asıl provokatör yasakçı devlettir!
Başörtüsü yasağı Türkiye’nin tüm üniversitelerinde 28 Şubat darbe sürecinden bu yana insani, ahlaki ve hukuki hiçbir sınır tanınmaksızın vahşice icra edildi. Bu zulmün uygulanmasında kimisi karar verici pozisyonunda, kimisi icracı,


Son dönemlerde yaşanan gelişmelerle birlikte ardında sayısız mağdur ve onulmaz acılar bırakan bu büyük çirkinliğin artık daha fazla sürdürülemeyeceği anlaşılmış görünüyor. Ne var ki, boyunlarında kıyamete kadar bu zulmün sorumluluğunu taşıyacak olan işkenceci güruh kirli geçmişleriyle yüzleşip, halktan özür dileyeceklerine şimdilerde yeni yasaklar ihdas ederek zorbalıklarını devam ettirme çabasındalar.
 
Zaten fiilen uygulanması imkânsız hale gelmiş olan üniversitede başörtüsü yasağının kaldırılmasına onay verme “lütfu”nda bulunabileceklerini beyan ediyorlar! Mamafih bunun karşılığında çeşitli tip ve markalarda yeni yasaklar öneriyorlar. Yüksek öğrenimde başörtüsü ile okunmasına rıza göstermenin bedeli olarak hem ilköğretim ve lise öğrencileri hem de kamu personeli için başörtüsünün kesin biçimde yasaklanmasını talep ediyorlar. İslami kimlik ve talepleri toplumsal hayattan dışlamaya yönelik dayatmalarda bulunuyorlar. Oysa başörtüsünü şurada ya da burada yasaklamanın hiçbir meşruiyeti ya da mantığı olamaz. Yasakçılık nasıl üniversitede kabul edilemezse, diğer alanlarda da kabul edilemez. ’ın emri olarak başörtüsü takan insanlar “inançları ile eğitim hayatları” veya “inançları ile çalışma hayatları” arasında tercihe zorlanamaz.
 
Kendilerinde Müslümanların nasıl yaşaması gerektiği hususunda kurallar koyma, norm belirleme yetkisi vehmeden bazı hastalıklı kafalar tam bir despotik yaklaşımla başörtüsünün ilköğretimde kesinlikle olamayacağı, kamuda hizmet verenlerce asla takılamayacağı türünden fetvalar vermekten çekinmiyorlar. Bunlara soruyoruz: Size ne? Başkalarının giyimleri sizi neden ilgilendiriyor?
 
İlköğretimde başörtüsü takılır, takılmaz tartışması yürüten siyasetçiler, gazeteciler bizim çocuklarımızın ne giyip ne giymeyecekleri hususunda karar verme, söz söyleme, kanaat belirtme yetkisini nereden almışlar? Biz size bu yetkiyi vermedik! Siz ancak kendi çocuklarınızın kıyafetlerine karışabilirsiniz! Bizim çocuklarımız üzerine söz söylemeye kalkışmanız ise tam bir ölçüsüzlüktür, edepsizliktir!   
 
Yine bu çerçevede son günlerde gündeme gelen bazı ilköğretim okullarında kız çocuklarının başörtülü öğrenim görme talepleri karşısında takınılan saldırgan tavırlar da aynı hastalıklı kafanın ürünleridir. Başka insanların çocuklarının ne giyeceği üzerinde bu kadar rahat ahkâm kesilebilmesi sağlıklı bir psikolojinin tezahürü olarak görülemez.
 
Yasalara aykırı deniliyor. Ortada yasa yok, basit bir yönetmelik var. Kaldı ki yasalar, değiştirilemez tabiat kanunları falan değildir. Toplumun talepleri istikametinde değiştirirsiniz yasaları, sıkıntı kalmaz. Daha önce yaptığınız nice yasaları değiştirdiniz. Temel haklarımızı yok sayan bu tür yasaları da değiştirmek zorundasınız.
 
Çocuklar kendi iradeleriyle örtünmüyorlarmış, ailelerinin baskısıyla hareket ediyorlarmış! Nereden biliyorsunuz, hiç konuştunuz mu, araştırdınız mı? Pozitivist teoriler ışığında müneccimlik yapmanızdan gerçekten bıktık! Belli ki, başörtüsüzlüğü asıl, baş örtmeyi anormal algılayan bir perspektiften baktığınızdan çocuklarımızın kendi iradeleriyle başlarını örtebileceklerini bir türlü kabullenemiyorsunuz. Oysa kendinizi hapsettiğiniz dar bakış açısının dışına bir çıkabilseniz sizinkinden farklı hayat algısı ve tercihlerine sahip milyonlarca insanın mevcudiyetini görürsünüz! Kaldı ki, neden hep bizim çocuklarımızı tartışıyoruz? Ya sizinkiler? Onlar örneğin başörtüsüzlüğü kendi iradeleriyle mi seçtiler? İçine doğdukları çevrenin, yetiştirdiğiniz kültürün, aşıladığınız değerlerin sizin çocuklara da İslami kurallara uzak bir hayat algısını ve örneğin başörtüsüzlüğü dayattığını neden düşünmüyorsunuz? 
 
Yağma yok! Biz sizin köleniz falan değiliz! Parya muamelesini de asla kabul etmeyiz! Kimseye inancımızı dayatmıyoruz, kimsenin de inancımızı yok saymasını hoş karşılamayız.
 
Bu konuyla ilgili olarak yasakçı Kemalist koronun koparttığı vaveylanın etkisi altında kalan İslami duyarlıklı kimi şahıs ve çevrelerin takındığı tutumun da büyük bir ayıp ve sorumsuzluk olduğunu vurgulamayı gerekli görüyoruz. İslam’ın emirlerine uygun bir tarzda çocuklarının eğitim görmesini talep eden insanları komploculukla, provokatörlükle suçlamak olsa olsa derin bir aşağılık kompleksi içinde olunduğunu gösterir. Bu kişiler ve çevreler İslami kimliklerinin gereğini yerine getirme çabası içinde olan insanların haklı taleplerini desteklemek, zalimane bir dayatmaya karşı ortaya koydukları çabaları yaygınlaştırmak yerine Kemalist yasakçıların çok sevdiği niyet okuyucu tutumlar takınarak provokatörlük ithamında bulunuyorlar. Neyin karşılığı olarak? Düzen çevrelerinden aferin almak için mi? Oysa bilmelidirler ki, bu zavallı tutumlar sahiplerine ahrette vebal, dünyada ise büyük bir utançtan başka bir şey sağlamayacaktır.
 
Yine bu çerçevede ilköğretim öğrencilerinin başörtülü okuma taleplerini provokatörlükle suçlayan AK Parti hükümetinin Eğitim Bakanı ve diğer yetkililerine asıl provokasyonu, yönetmeye çalıştıkları devletin dayatmalarında aramaları gerektiğini hatırlatıyoruz. İlla da bir provokasyondan söz edilecekse, bir yandan zorunlu eğitim adı altında çocuklarımızı zorla okula çağıran ama aynı zamanda kendi belirlediği kılık kıyafet içinde gelme mecburiyetini dayatan anlayışın provokasyonun kaynağı olduğu görülmelidir. İnsanların inancını, temel tercihlerini dikkate almak yerine eğitimde Kemalist dogmalarla çocuklarımızın zihinlerini şekillendirmeye kalkmanın kendisi provokasyonun ta kendisidir!
 
Çocukları ailelerinin mensubu olarak değil de devletin tapulu malı gibi gören otoriter anlayış artık sorgulanmalıdır. Ve mutlaka TC devleti de temel insan haklarına saygı duymayı öğrenmelidir. Bugün TC devletinin model kabul ettiği Batılı ülkelerin Fransa hariç tümünde, ilköğretimde çocuklar başlarını örtebilirken, Fransa’da dahi özel okullarda herhangi bir başörtüsü yasağı bulunmazken, hangi pedagojik, psikolojik, sosyolojik gerekçeyle ilköğretim okullarında okuyan çocuklarımıza başörtüsü yasağı dayatıldığının izahını hiçbir hükümet yetkilisinin yapabileceğini sanmıyoruz.
 
Bu yüzden herkesi tutarlı, ahlaklı, muhataplarına saygılı olmaya çağırıyor; zorbalığı, dayatmayı her yerde reddediyor, başörtüsüne egemenlerin lütfettiği kadar değil, koşulsuz, sınırsız özgürlük talep ediyoruz!   

Rıdvan Kaya

ÖZGÜR-DER
Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği
Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
ruveyda
Byn Admin
Hep Burda
******

Karma: 12
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 5731



« Yanıtla #1 : Kasım 02, 2010, 12:45:23 ÖS »

Türkiye’de siyasi ve ideolojik bir mahiyet taşıyan bu sorunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da bir ideolojik sorun haline getirilmesi olaya yeni bir boyut kazandırmıştır. Bilindiği üzere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan hak ve hürriyetlerin uygulamasını denetlemek üzere kurulmuştur. Önüne getirilen olaylarda, Mahkeme, iç hukuk düzenlerindeki kuralları gözönüne almaksızın, sadece Sözleşme’ye uygunluğu denetler. Bu durum tabii karşılanmalıdır; çünkü taraf olan devletler, sadece uygulamayı değil, mevzuatlarını da Sözleşme’ye uygun hale getirme taahhüdü altına girmişlerdir. O zaman, esas hukuk metni, Mahkemeye göre, Sözleşme’dir; iç hukuk kuralları ancak Sözleşme’ye uygun olduğu takdirde bir kıymet ifade eder. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihadı da bu şekildedir. Pek çok kararda, Mahkeme, iç hukuk kurallarının kendisi için bağlayıcı hukuk normu olmadığının altını çizmiştir.



Ancak, Mahkeme, başörtüsü ile ilgili kararında, onlarca yıldır uyguladığı, Sözleşme’nin varoluş amacına ve ruhuna uygun olan bu genel tutumunu değiştirmiştir. Leyla Şahin v. Türkiye kararında Avrupa’nın pek çok ülkesinde başörtüsünün serbest olduğunu fakat Türkiye gibi halkın çoğunluğunun belli bir dine mensup olduğu bir ülkede müdahaleyi gerektiren yerel koşulları, idari makamların daha iyi belirleyeceğini öngörmüş ve Türk Anayasa Mahkemesi kararını olduğu gibi kabul etmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başörtüsü kararı Sözleşme’nin amacına, Mahkeme’nin varoluş sebebine aykırıdır; kendi kendini inkar, temellerini sabote etmektir. Mahkeme, başörtüsü ile ilgili kararını tamamen Türk hukukuna ve mahkemelerin yorumlarına dayandırmıştır. Olayın Sözleşme’ye uygunluğunu denetlemekten kaçmıştır; yani görevini yapmamıştır. Eğer Mahkeme bütün kararlarında, taraf devletlerin iç hukuk sistemlerini uyguluyor olsaydı, ne Sözleşme’ye ne de Mahkemeye gerek kalırdı; zaten iç hukuku ülke mahkemeleri uygulamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, iç hukukun yanlış uygulanmasında doğan hak ihlallerini değerlendirdiği gibi, iç hukukun bizzat kendisinden kaynaklanan Sözleşme’ye aykırılık hallerini de incelemektedir.



Mahkemenin kararı yukarıda açıkladığımız gibi bir “hata”dan ibaret olsaydı, münferit bir mesele olarak kalacaktı. Ancak, kararı daha vahim kılan, Mahkemenin bu “hata”yı bilerek, kasden yapmış olmasıdır. O zaman, Mahkemenin ideolojik tutumundan söz etmemiz doğru olacaktır. Burada iki temel anlayış öne çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, Mahkemenin kararında çok belirgin olarak görülen, “Türkiye’ye göre bir karar” verme gayretidir; Avrupa’da geçerli olmayan, kabul görmeyen bir çerçevenin, Türkiye’de geçerli olabileceğini, yani Türkiye için ayrı bir “insan hakları standardı”nı mümkün görme anlayışıdır. İkincisi ise, İslam Dini hakkında Mahkemenin olumsuz görüş ve kanaatleri, kendi dinlerinin (Hristiyanlığın) doğru ve üstün olduğuna dair yerleşik inançlarıdır. Bu iki husus, Mahkemenin evrensel bir insna hakları anlayışına sahip olmadığını, dini ve bölgesel ayrımcılık yaptığını, kategorik düşündüğünü göstermektedir. Bundan, Mahkemenin, Avrupa kökenli “insan hakları” kavramının sorgulanmasına yol açacak bir süreci başlattığını düşünmek mümkündür. Korunacak olan “insan hakları” hangi “insan”ın haklarıdır? Avrupalı, beyaz ve Judeo-Christian olan insanın hakları… Bu üç özelliği beraber

taşımayan “insan” Avrupalı ile aynı haklara sahip değildir. Mahkemenin başörtüsü kararıyla ilgili olarak ortaya koyduğu siyasi ve ideolojik arkaplan budur. Kararla birlikte Avrupalı hukukçuların da tartışması gereken asıl nokta bu kategorik zihniyet dünyasıdır.



Başörtüsü kararıyla ilgili başka bir önemli nokta, daha önce Mahkemenin Refah Partisi kararında da yaptığı gibi, İslam Dini hakkında genel değerlendirmeler yapması, hükümler vermesidir. Mahkeme üyeleri iyi bir Hristiyan veya Yahudi olmasalar da, bu iki dinin oluşturduğu bir kültür dünyasının mensuplarıdır. Yargıçların dinlerine dair, dolayısıyla başka dinler hakkında çeşitli görüşlere sahip olması doğaldır. Ama yargıçlar, başka bir dini yargılama hak ve yetkisine sahip değildirler. Özellikle “evrensel insan hakları” anlayışını oturtmaya çalışan bir mahkemenin yargıçları olarak başka dinler ve kültürler hakkında objektif ve saygılı davranma niteliğine sahip olmalıdırlar. Mahkemenin kararında ise, tam aksine, İslam Dini hakkında cahilce ve kasıtlı yorumlar yapılmakta, daha doğru bir ifade ile zihniyet dünyasında mevcut “İslam düşmanlığı” ortaya konulmaktadır. Şerefli yargıçlara düşen, eğer bir din veya kültür hakkında olumsuz kanaate sahipseler, o dinle ilgili davada tarafsız davranamayacaklarını ileri sürerek yargılamadan çekilmektir. Üzüntü verici olan, Avrupa dışında bir ülke veya Yahudilik ve Hristiyanlık dışında bir din sözkonusu olduğunda, genel hukuk ve ahlak kurallarının göz ardı edildiği kanaatinin oluşmasıdır.



Mahkemenin başörtüsü kararında taraflı hareket ettiğini gösteren pek çok ifade bulunmaktadır. Ama bunlardan da önemli olan, davacının iddialarının, ilk kez, Mahkeme tarafından tamamıyla ele alınmadığı hususudur. Sözleşme’nin önemli maddelerinden olan, 1 numaralı Protokolün 2. maddesinde düzenlenen “eğitim ve öğretim hakkı”nın ihlaliyle ilgili olarak davacıların ileriye sürdüğü deliller, bilgiler ve belgeler hiçbir şekilde ele alınıp incelenmemiştir. Yine, kız öğrencilere ayrımcılık yapıldığı, aynı niteliklere sahip erkek öğrenciler için yasak uygulanmadığına dair iddialar değerlendirilmemiştir. Aslında müdahalenin haksız olduğunu ortaya koyan, eşitlik, kadın hakları, ayrımcılık, çoğulculuk ilkeleri müdahalenin haklı sebebi olarak kabul edilmiştir. Hiçbir somut vakıaya dayanmadan on sekiz yaşını geçmiş öğrencilerin birbirlerinin kıyafetlerinden olumsuz etkilenebileceği gibi mantıken kabul edilemez gerekçeler sunmuştur. Kararda açıkça anlaşıldığı üzere, Mahkeme, farklı bir karar vermesine yarayacak bilgi ve belgeleri görmezden gelerek, yargılama öncesi oluşmuş kanaatlerini destekleyecek bilgilerle karar vermeyi tercih etmiştir. Bu ise, bırakın uluslararası bir mahkemeye, bir kabile mahkemesine bile yakışmayacak bir tutumdur. Böylece, tarihinde ilk defa “ısmarlama” bir karar

hazırlayan Mahkeme kendi kendisiyle çelişmiş ve kendini yok etme sürecini başlatmıştır.
[JUSTIFY]Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başörtüsü ile ilgili kararında evrensellik, objektiflik ve hukuka bağlılıkla siyasi, dini ve ideolojik tutum arasında sınanmıştır; ilgili daire bu sınavı ittifakla kaybetmiştir. Halen büyük kurulda derdest olan bu davada Mahkemenin son bir şansı daha olacaktır.  Hukuk camiasının beklentisi, mevcut hatadan dönülerek eşitlik, çoğulculuk ilkelerinin herkese eşit olarak uygulanmasıdır.



[JUSTIFY]



[JUSTIFY]Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararından sonra Türkiye’de başörtüsü sorunu yeni bir boyut kazanmıştır, ancak sonuçlanmamıştır. Bu süreçte Evrensel insan haklarını temel alan ve hukukun üstünlüğünü önceleyen Hukukçular Derneği olarak çabamız, insanların kıyafetlerine göre sınıflandırılmadığı ve haklarının kısıtlanmadığı özgür bir dünyanın gelecek nesillere bırakılmasıdır.



[JUSTIFY]



[JUSTIFY]                                          Hukukçular Derneği

« Son Düzenleme: Kasım 02, 2010, 12:47:03 ÖS Gönderen: ruveyda » Logged

RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9892



WWW
« Yanıtla #2 : Kasım 02, 2010, 10:45:42 ÖS »

 
Alıntı

insanların kıyafetlerine göre sınıflandırılmadığı ve haklarının kısıtlanmadığı özgür bir dünyanın gelecek nesillere bırakılmasıdır.


ahhhhhhhhhhhh nerdeeeeeeeeeeeeee
Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: