|
ruveyda
|
 |
« Yanıtla #1 : Kasım 02, 2010, 12:45:23 ÖS » |
|
Türkiye’de siyasi ve ideolojik bir mahiyet taşıyan bu sorunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da bir ideolojik sorun haline getirilmesi olaya yeni bir boyut kazandırmıştır. Bilindiği üzere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan hak ve hürriyetlerin uygulamasını denetlemek üzere kurulmuştur. Önüne getirilen olaylarda, Mahkeme, iç hukuk düzenlerindeki kuralları gözönüne almaksızın, sadece Sözleşme’ye uygunluğu denetler. Bu durum tabii karşılanmalıdır; çünkü taraf olan devletler, sadece uygulamayı değil, mevzuatlarını da Sözleşme’ye uygun hale getirme taahhüdü altına girmişlerdir. O zaman, esas hukuk metni, Mahkemeye göre, Sözleşme’dir; iç hukuk kuralları ancak Sözleşme’ye uygun olduğu takdirde bir kıymet ifade eder. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihadı da bu şekildedir. Pek çok kararda, Mahkeme, iç hukuk kurallarının kendisi için bağlayıcı hukuk normu olmadığının altını çizmiştir.
Ancak, Mahkeme, başörtüsü ile ilgili kararında, onlarca yıldır uyguladığı, Sözleşme’nin varoluş amacına ve ruhuna uygun olan bu genel tutumunu değiştirmiştir. Leyla Şahin v. Türkiye kararında Avrupa’nın pek çok ülkesinde başörtüsünün serbest olduğunu fakat Türkiye gibi halkın çoğunluğunun belli bir dine mensup olduğu bir ülkede müdahaleyi gerektiren yerel koşulları, idari makamların daha iyi belirleyeceğini öngörmüş ve Türk Anayasa Mahkemesi kararını olduğu gibi kabul etmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başörtüsü kararı Sözleşme’nin amacına, Mahkeme’nin varoluş sebebine aykırıdır; kendi kendini inkar, temellerini sabote etmektir. Mahkeme, başörtüsü ile ilgili kararını tamamen Türk hukukuna ve mahkemelerin yorumlarına dayandırmıştır. Olayın Sözleşme’ye uygunluğunu denetlemekten kaçmıştır; yani görevini yapmamıştır. Eğer Mahkeme bütün kararlarında, taraf devletlerin iç hukuk sistemlerini uyguluyor olsaydı, ne Sözleşme’ye ne de Mahkemeye gerek kalırdı; zaten iç hukuku ülke mahkemeleri uygulamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, iç hukukun yanlış uygulanmasında doğan hak ihlallerini değerlendirdiği gibi, iç hukukun bizzat kendisinden kaynaklanan Sözleşme’ye aykırılık hallerini de incelemektedir.
Mahkemenin kararı yukarıda açıkladığımız gibi bir “hata”dan ibaret olsaydı, münferit bir mesele olarak kalacaktı. Ancak, kararı daha vahim kılan, Mahkemenin bu “hata”yı bilerek, kasden yapmış olmasıdır. O zaman, Mahkemenin ideolojik tutumundan söz etmemiz doğru olacaktır. Burada iki temel anlayış öne çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, Mahkemenin kararında çok belirgin olarak görülen, “Türkiye’ye göre bir karar” verme gayretidir; Avrupa’da geçerli olmayan, kabul görmeyen bir çerçevenin, Türkiye’de geçerli olabileceğini, yani Türkiye için ayrı bir “insan hakları standardı”nı mümkün görme anlayışıdır. İkincisi ise, İslam Dini hakkında Mahkemenin olumsuz görüş ve kanaatleri, kendi dinlerinin (Hristiyanlığın) doğru ve üstün olduğuna dair yerleşik inançlarıdır. Bu iki husus, Mahkemenin evrensel bir insna hakları anlayışına sahip olmadığını, dini ve bölgesel ayrımcılık yaptığını, kategorik düşündüğünü göstermektedir. Bundan, Mahkemenin, Avrupa kökenli “insan hakları” kavramının sorgulanmasına yol açacak bir süreci başlattığını düşünmek mümkündür. Korunacak olan “insan hakları” hangi “insan”ın haklarıdır? Avrupalı, beyaz ve Judeo-Christian olan insanın hakları… Bu üç özelliği beraber
taşımayan “insan” Avrupalı ile aynı haklara sahip değildir. Mahkemenin başörtüsü kararıyla ilgili olarak ortaya koyduğu siyasi ve ideolojik arkaplan budur. Kararla birlikte Avrupalı hukukçuların da tartışması gereken asıl nokta bu kategorik zihniyet dünyasıdır.
Başörtüsü kararıyla ilgili başka bir önemli nokta, daha önce Mahkemenin Refah Partisi kararında da yaptığı gibi, İslam Dini hakkında genel değerlendirmeler yapması, hükümler vermesidir. Mahkeme üyeleri iyi bir Hristiyan veya Yahudi olmasalar da, bu iki dinin oluşturduğu bir kültür dünyasının mensuplarıdır. Yargıçların dinlerine dair, dolayısıyla başka dinler hakkında çeşitli görüşlere sahip olması doğaldır. Ama yargıçlar, başka bir dini yargılama hak ve yetkisine sahip değildirler. Özellikle “evrensel insan hakları” anlayışını oturtmaya çalışan bir mahkemenin yargıçları olarak başka dinler ve kültürler hakkında objektif ve saygılı davranma niteliğine sahip olmalıdırlar. Mahkemenin kararında ise, tam aksine, İslam Dini hakkında cahilce ve kasıtlı yorumlar yapılmakta, daha doğru bir ifade ile zihniyet dünyasında mevcut “İslam düşmanlığı” ortaya konulmaktadır. Şerefli yargıçlara düşen, eğer bir din veya kültür hakkında olumsuz kanaate sahipseler, o dinle ilgili davada tarafsız davranamayacaklarını ileri sürerek yargılamadan çekilmektir. Üzüntü verici olan, Avrupa dışında bir ülke veya Yahudilik ve Hristiyanlık dışında bir din sözkonusu olduğunda, genel hukuk ve ahlak kurallarının göz ardı edildiği kanaatinin oluşmasıdır.
Mahkemenin başörtüsü kararında taraflı hareket ettiğini gösteren pek çok ifade bulunmaktadır. Ama bunlardan da önemli olan, davacının iddialarının, ilk kez, Mahkeme tarafından tamamıyla ele alınmadığı hususudur. Sözleşme’nin önemli maddelerinden olan, 1 numaralı Protokolün 2. maddesinde düzenlenen “eğitim ve öğretim hakkı”nın ihlaliyle ilgili olarak davacıların ileriye sürdüğü deliller, bilgiler ve belgeler hiçbir şekilde ele alınıp incelenmemiştir. Yine, kız öğrencilere ayrımcılık yapıldığı, aynı niteliklere sahip erkek öğrenciler için yasak uygulanmadığına dair iddialar değerlendirilmemiştir. Aslında müdahalenin haksız olduğunu ortaya koyan, eşitlik, kadın hakları, ayrımcılık, çoğulculuk ilkeleri müdahalenin haklı sebebi olarak kabul edilmiştir. Hiçbir somut vakıaya dayanmadan on sekiz yaşını geçmiş öğrencilerin birbirlerinin kıyafetlerinden olumsuz etkilenebileceği gibi mantıken kabul edilemez gerekçeler sunmuştur. Kararda açıkça anlaşıldığı üzere, Mahkeme, farklı bir karar vermesine yarayacak bilgi ve belgeleri görmezden gelerek, yargılama öncesi oluşmuş kanaatlerini destekleyecek bilgilerle karar vermeyi tercih etmiştir. Bu ise, bırakın uluslararası bir mahkemeye, bir kabile mahkemesine bile yakışmayacak bir tutumdur. Böylece, tarihinde ilk defa “ısmarlama” bir karar hazırlayan Mahkeme kendi kendisiyle çelişmiş ve kendini yok etme sürecini başlatmıştır. [JUSTIFY]Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başörtüsü ile ilgili kararında evrensellik, objektiflik ve hukuka bağlılıkla siyasi, dini ve ideolojik tutum arasında sınanmıştır; ilgili daire bu sınavı ittifakla kaybetmiştir. Halen büyük kurulda derdest olan bu davada Mahkemenin son bir şansı daha olacaktır. Hukuk camiasının beklentisi, mevcut hatadan dönülerek eşitlik, çoğulculuk ilkelerinin herkese eşit olarak uygulanmasıdır.
[JUSTIFY]
[JUSTIFY]Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararından sonra Türkiye’de başörtüsü sorunu yeni bir boyut kazanmıştır, ancak sonuçlanmamıştır. Bu süreçte Evrensel insan haklarını temel alan ve hukukun üstünlüğünü önceleyen Hukukçular Derneği olarak çabamız, insanların kıyafetlerine göre sınıflandırılmadığı ve haklarının kısıtlanmadığı özgür bir dünyanın gelecek nesillere bırakılmasıdır.
[JUSTIFY]
[JUSTIFY] Hukukçular Derneği
|