Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: ALLAH  (Okunma Sayısı 351 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yakup
Admin
Hep Burda
*******

Karma: 22
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7654



« : Eylül 21, 2008, 01:50:09 ÖÖ »



                 http://www.kara-kule.de/wallpapers/allah-kabe.jpg
ALLAH







Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
 

; Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Hüdâ'ya ait özel isimdir. ; En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma'buddur. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır, olmayacaktır da.

ismi, ifâde ettiği ilâhî mânâsıyla yalnız 'a aittir ve hiçbir kelime bu ismin anlamını ve muhtevâsını ifâde gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz.[1] İsmin, ait olduğu yaratıcı, bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda "şehirler" denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için "İstanbullar" denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Teâlâ'nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe'de Tanrı, Farsça'da Hudâ, İngilizce'de God, Fransızca'da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler "" gibi özel isim değildir. İlâh, rab, ma'bud gibi cins isimdirler. Arapça'da ilâhın çoğuluna "âlihe", rabbın çoğuluna "erbâb" denildiği gibi Farsça'da Hudâ'nın çoğulu da "hudâyân" ve lisanımızda da "tanrılar", rablar, ilâhlar, ma'budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma'bud -Allah- için kullanıldığı gibi, 'ın dışında gerçek olmayan bir nice ma'bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar'da güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, vs olduğu gibi. Halbuki "Allahlar" denilmemiş ve denilemez. Mânâsındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.
« Son Düzenleme: Eylül 21, 2008, 01:54:47 ÖÖ Gönderen: egeli » Logged

Yakup
Admin
Hep Burda
*******

Karma: 22
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7654



« Yanıtla #1 : Eylül 21, 2008, 01:51:21 ÖÖ »

İslâm'ın temel ilkesi olan "Lâ İlâhe İllâllah" tevhid kelimesi, meselâ Fransızca'ya tercüme edildiği zaman "Diyöden başka diyö yok" Türkçe'ye aktarılmasında "İlâhtan başka ilâh yoktur." denir. O zaman da kelimesi "ilâh" kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid "tanrı" kelimesiyle Türkçe'ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. "" kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.

; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, herşeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibadet edilmeye lâyık Hak mabud. , mabud olduğu için değil, olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibadete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi 'zat'ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa 'ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde , bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibadet etse de etmese de o, zatıyla olduğu için ibadete lâyıktır. Beşerin inkârı onu olmaktan uzaklaştıramaz.

İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem'in yaratılışından önce ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı[2] ve bu konuşmada Âdem'in -insanın- yeryüzünde halife olarak yaratılması hususunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına 'a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize 'a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber'in (s.a.s.) "Her doğan insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar, onu Mecûsi, Hristiyan veya Yahûdi yapan ana ve babasıdır"[3]  hadisi ve “Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız 'a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler).” (Yûnus: 10/23) âyeti de keza inancının -her ne suretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.
Logged

Yakup
Admin
Hep Burda
*******

Karma: 22
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7654



« Yanıtla #2 : Eylül 21, 2008, 01:52:59 ÖÖ »

Nereye gidilmişse orada basit ve bâtıl da olsa bir dîne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, herşeyi yaratan, terbiye eden, merhamet eden bir varlığın mevcûdiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir. "Biz, bunlara, sırf bizi 'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz." (Zümer: 39/3) derler. Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.

Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir 'a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile 'ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, 'a îmanla mükelleftirler.

Akıl ile 'ın bilinebileceğine, birçok âyet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim'in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek "...Ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O’na şirk/ortak koşanlardan değilim." En'âm: 6/79) âyetidir. Mâturîdiyye mezhebine göre 'a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. "Akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfidir" derler. "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan 'ın varlığında şüphe mi vardır?" (İbrâhim: 14/10) âyetini delil gösterirler. Eş'ariye imamları ise "akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfi değildir" derler ve "Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz." (İsrâ: 17/15) âyetini delîl gösterirler. Netice olarak, semâvât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, 'ın varlığını ispat eden delîller vardır.[4]

'ın zâtı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zatını idrak etmek aklen mümkün değildir. Çünkü 'ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O'na denk değildir.[5] Gözler Onu idrak edemez.[6] Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. ise madde değildir. Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. 'ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise 'ın varlığına, birliğine, yani, 'tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara ('a, 'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mümin, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, 'ın varlığına inanması gerekir. 'ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. 'ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir.
   KAVRAMLAR ANSİKLOPEDİSİ

Logged

RUMEYSA
Webmaster
Hep Burda
********

Karma: 28
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9892



WWW
« Yanıtla #3 : Eylül 21, 2008, 02:45:34 ÖÖ »

http://i218.photobucket.com/albums/cc299/topcuoglu11/Allah_yeil.jpg
ALLAH


Kur'an da benzerlerine   siklikla  rastladigimiz  bu  ifade ile tarzi mü'minleri  onurlandirmakta..'in kendisine iman ettigini  söyleyen kullarinin   üzerinde  görmek istedigi  bir  renktir.O renk insanin hayatinada
  ne kadar  izleniliyorsa,  Islam o  kisinin hayatinda  o  kadar  var  demektir.Nasil dogadaki renkler isikle  buluntugunda  renklerin nitelikleri ortaya cikiyorsa, hayatin islam ve akidesi ile birlestiginde insanin uzerindede imanin guzellliklerini  görebilmekteyiz.
Günes  nasil esyanin orjinal renklerini  ortaya cikartiyorsa, islamda insanda gercek renkleri ortaya  cikarmaktadir.


Bu bir anlamda insanin boyasidir.Boyasini nereden almis, ona bu  boyayi kim sürmüs? Boya sürülmüs ise, o acaba   hangi  anlayisin, hangi  guc  odaginin, hangi ideolojinin, hangi  zihniyetin  boyasi?

Kur'an insanlarin hangi  boya  ile boyanmalarini en guzel sekilde acikliyor.Hangi boyanin  insanin taa iliklerine  kadar   sinmesini harika  bir  benzetmeyle  ortaya  koyuyor.

"'in  boyasi...'in (boyasindan) daha  güzel boyasi olan kimdir? Biz yanlizca  O'na ibadet ederiz.." (Bakara 138)

 ’ın boyası “fitrat”tir, yani yaratilisindan gelir.. Fitratin boyasi dogal boyadir, o boyanin üzerine sürülen tüm boyalar sunidir..
 Cünkü o, kullarini imanla boyar ve onunla onlara bulasmis olabilecek inkarin kirlerini ve sirkin pisliklerini temizler.  Biz, bu büyük nimeti bize bahseden 'a sükretmek icin ibadet ederiz. Kulun isi ibadet olunca, kendini güzel bir boya ile süslemis olur ki, o boya da ona bir leke getirmeyip, bilakis onu güzellestirir ve mükemmellestirir.



 
« Son Düzenleme: Eylül 21, 2008, 02:46:38 ÖÖ Gönderen: RUMEYSA » Logged



Bismillahirrahmanirrahim
48-Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve 'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı
(Tevbe suresi-48).
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: